Journalist in exile. Chief editor of dailies Sabah Postası and Akşam (1953 to 1966) and weekly Ant (1967 to 1971) in Turkey, Info-Türk in Brussels since 1974
TEK PARTİ DÖNEMİNİN SOLA ZULMÜNÜ ANT'TA BELGELEMİŞTİ
Edebiyatımızın gerçekçi yazarlarından Hasan İzzettin Dinamo'yu 20 Haziran 1989'da kaybetmiştik. Kutsal İsyan, Kutsal Barış ve diğer belgesel yapıtlarıyla Türkiye'nin tarihine ve özellikle de tek parti döneminin baskı ve terörüne ışık tutan Dinamo, 1970 yılında Ant Dergisi'ne yazdığı iki yazıyla da bu konuda önemli açıklamalarda bulunmuştu.
1909'da Trabzon Akçaabat'ın Ahanda Köyü'nde doğan Dinamo babasını 1. Dünya Savaşı'nda kaybedince Darüleytam'a yerleştirimiş, 7 yaşına kadar orada kalmıştı.
Sivas Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra Malatya ve Adıyaman'da iki yıl öğretmenlik yapmış olan Dinamo 1935'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünün son sınıfındayken “Ey Türk işçisi ve köylüsü teşkilatlan” bildirisini düzenlemekten , ayrıca "Tren" adlı bir şiirinde hükümeti eleştirmekten dolayı tutuklanıp dört yıl hapse mahkum edilmişti.
Cezaevinden çıktıktan sonra askerlik hizmetini yaparken 1942 yılında "Yeni Edebiyat" dergisinde yayınlanan sekiz şiiri nedeniyle tutuklanmış ve sıkıyönetim mahkemesince 1 yıl hapse mahkum edilmişti.
1944 yılındaki ünlü tutuklama furyası sırasında, yayımlanmamış bir şiiri olan “Sosyalist Türkiye Cumhuriyeti” nedeniyle bir yıl daha ağır cezaya çarptırılınca yaptığı askerlik de yanmış, yeniden askere alınan Dinamo, ancak 1949’da terhis olabilmişti
Tutuklanma, yargılanma ve sürgünlerden dolayı askerliğini 7 yılda tamamlayabilen Dinamo 50'li yıllarda geçimini çevirmenlik,özel öğretmenlik ve fotoğrafçılık yaparak sağlamaya çalışmıştı.
1955 yılındaki 6-7 Eylül pogromundan sonra Aziz Nesin ve Kemal Tahir gibi sol yazarlarla birlikte tutuklanmıştı.
Birçok gerçekçi şiire de imza atmış bulunan Dinamo 60'lı yıllardan itibaren özellikle sekiz ciltlik Kutsal İsyan ve yedi ciltlik Kutsal Barış adlı kitaplarıyla Türkiye yakın tarihinin birçok gerçeklerini gün ışığına çıkartmıştı.
İstanbul'da bir gecekonduda yaşayan ve tüm yapıtlarını orada büyük imkansızlıklar içinde yazan Dinamo, militarizme ve kemalizme yönelik eleştirilerimizden dolayı son derece duygulanarak 1970 Mart ayında Ant'ı ziyarete gelmiş, "Sizleri kutluyorum, gerçekten bir komüniste yakışır mücadele veriyorsunuz. Kemalizm'e karşı başlattığınız eleştiriler, umarım, küçük burjuva kuyrukçuluğundan medet uman kimi sosyalistler için göz açıcı olur. Zira, bu Kemalistler bir gün yeniden tek başına iktidar olursa solculara geçmişte bizim çektiğimizden daha da ağırını çektirirler. İbret olsun diye ben kendi tanıklığımı getiriyorum" demişti.
Anlattıkları gerçekten insanın kanını donduracak nitelikteydi.
Dinamo'nun bu anılarını Ant'ın 7 Nisan ve 14 Nisan 1970 tarihli iki sayısında "Sosyalistlere yapılan işkenceleri unutmayalım!" başlığı altında yayınlamıştık.
Dinamo'nun yazdıklarının ne denli doğru ve yerinde olduğu 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden sonra uygulanan terörle anlaşılacaktı.
Sevgili Hasan İzzettin Dinamo'yu 37. ölüm yıldönümünde saygı ve sevgiyle anıyoruz.
https://t.co/r9qsMdhBso
Doğan Özgüden, Türk basın tarihinin en çalkantılı dönemlerine tanıklık etmiş ve bu uğurda ağır bedeller ödemiş önemli bir gazeteci ve yayımcıdır. 1936 yılında dünyaya gelen usta kalem, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren Türkiye'deki demokratikleşme ve özgür basın mücadelesinin en ön saflarında yer almıştır. Gazetecilik mesleğine adadığı ömrü boyunca kalemini halkın haber alma hakkı için kullanan yazar, karşılaştığı yoğun baskılar nedeniyle yaşamının büyük bir kısmını sürgünde geçirmek zorunda kalmıştır. Bu zorlu yaşam, adeta bir demokrasi yolculuğudur.
Akşam Gazetesi Yılları ve Sürgün Süreci
Özgüden'in meslek hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri, Türk basınında derin izler bırakan Akşam gazetesindeki editörlük dönemidir. Başarılı gazeteci, 1964 ile 1966 yılları arasında bu saygın yayının yazı işleri kadrosunda kritik sorumluluklar üstlenerek toplumsal sorunları cesurca gündeme taşımıştır. Ancak ülkedeki siyasi iklim hızla sertleşmiştir. 12 Mart Muhtırası'nın ardından muhalif aydınlara yönelik başlatılan sindirme operasyonları, onun da hayatını tamamen değiştirmiştir. Yazdığı yazılar ve çıkardığı yayınlar sebebiyle hakkında 300 yılı aşan hapis cezası tehdidiyle karşı karşıya kalan tecrübeli gazeteci, özgürlüğünü ve mesleğini koruyabilmek adına zorlu bir kararla karşı karşıya kalmıştır. Bu ağır tehditler karşısında Türkiye'den ayrılmak zorunda kalan Özgüden, 1974 yılından itibaren yaşamını Belçika'da sürdürmeye başlamıştır.
Belçika Günleri ve Info-Türk Çalışmaları
Sürgün hayatı, Özgüden'in gazetecilik tutkusunu ve mücadele azmini asla zayıflatmamıştır. Belçika'ya yerleşmesinin hemen ardından, kendisi gibi gazeteci olan hayat arkadaşı İnci Tuğsavul ile omuz omuza vererek Info-Türk adlı kurumu hayata geçirmiştir. Bu çok sesli oluşum aracılığıyla Türkiye'deki antidemokratik uygulamaları ve hak ihlallerini dünya kamuoyuna duyurmayı amaçlamışlardır. Brüksel merkezli bu haber ve bilgi servisi, sürgündeki Türk aydınlarının sesi haline gelmiş ve uluslararası alanda saygın bir referans kaynağı oluşturmuştur. İnci Tuğsavul ile yürüttükleri bu özverili çalışmalar, Türkiye ile Avrupa arasında adeta bir demokrasi köprüsü vazifesi üstlenmiştir.
Düşünce Özgürlüğü ve İnsan Hakları Mücadelesi
Bu onurlu arayış, sivil toplumun gözünden kaçmamıştır. Doğan Özgüden ve eşi İnci Tuğsavul, yürüttükleri ilkeli gazetecilik faaliyetleri dolayısıyla İnsan Hakları Derneği tarafından ödüle layık görülmüştür. Çift, 2006 yılında düzenlenen törenle Ayşe Zarakolu Düşünce Özgürlüğü Ödülü'nü gururla kucaklamıştır. Bu prestijli ödül, Özgüden'in yarım asrı aşan onurlu duruşunun ve düşünce özgürlüğü yolundaki kararlılığının en somut taçlandırılması olmuştur. Yaşamını halen Belçika'da sürdüren emektar gazeteci, bugün de kalemiyle özg��rlüklerin savunuculuğunu yapmaya kararlılıkla devam etmektedir.
IRKÇI UYGULAMALAR TARİHİNİN KARA SAYFALARINDAN
BİRİ DAHA: FURTUNA, 21 HAZİRAN 1934 POGROMU
Ülkeyi Türk ve Müslüman olmayan halklardan arındırma amacıyla Osmanlı döneminde başlayan, cumhuriyetten sonra da sürdürülen soykırım uygulamalarına Ermeni, Asuri-Arami-Süryani-Keldani, Grek ve Kürt'ler gibi 15. yüzyılda İspanya'da Engizisyon'dan kaçarak Türkiye'yi yurt edinmiş olan Yahudi halkı da hedef olmuştu.
Rumlar başta olmak üzere Türk ve Müslüman olmayanlara karşı 1955'in 6-7 Eylül'ünde İstanbul ve İzmir'de yapılan pogrom'dan 21 yıl önce 1934'te Trakya bölgesinde Yahudi halkına karşı utanç verici bir pogrom uygulanmıştı.
Tıpkı Asuri-Arami-Süryani-Keldani'lerin 1915 soykırımını SEYFO diye adlandırmaları gibi, Yahudiler de bu pogromu FURTUNA olarak adlandırmışlardı.
Alman nazizminin Türkiye'deki destekçileri Nihal Atsız'ın Orhun dergisinde, Cevat Rıfat Atilhan'ın ise Milli İnkılap dergisinde Yahudilere karşı ırkçı yazılar yazmaları sonucunda halk etki altında kalarak Yahudi azınlığa karşı şiddet olaylarına girişmişti.
Çanakkale'de Yahudiler'e yapılan ekonomik boykotun ardından 21 Haziran 1934'te yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları gönderme olayları başlamıştı. Bir süre sonra pogrom Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki'ye yayılmıştı.
Bu pogrom sonucunda yaklaşık 15 bin Trakya Yahudisi bulundukları şehirleri terketmek zorunda kalmışlardı.
Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Çanakkale gibi illerde Yahudilere ait dükkân ve evler yağmalanmış ve kadınlara tecavüz edilmişti.
Varlık Vergisi ve Yirmi Kur’a İhtiyatları (Müslüman olmayan azınlıkların II. Dünya Savaşı’nda askere alınması) gibi diğer uygulamalar da Yahudi azınlığın hayatını daha da zorlaştıracak, çoğu yurt dışına göç etmek zorunda kalacaktı.
Atsız ve Atilhan'ın kışkırtmalarından çok önce bu pogromun temeli Atatürk'ün cumhurbaşkanı, İnönü'nün de başbakan olduğu dönemde TC Hükümeti tarafından atılmıştı.
19 Şubat 1934 tarihli bir kararname ile Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale mıntıkalarını içine alan Trakya Umumi Müfettişliği adıyla ikinci bir müfettişlik kurulmuş, başına da 1927’den itibaren Doğu Anadolu’da Kürt direnişçilere karşı Birinci Umumi Müfettişliği görevini beş yıl süreyle yürüten İbrahim Tali Öngören getirilmişti.
14 Haziran 1934'te TBMM tarafından kabul edilen 2510 Sayılı İskân Kanunu "Tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket" yaratmak amacıyla ülkeyi "Türk kültürlü nüfusun yoğunlaşması istenen mıntıkalar", "Türk kültürüne teşmili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan mıntıkalar", "Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen, iskân ve ikamete yasak mıntıkalar"a ayırıyordu. Kanunun 9. maddesi İçişleri Bakanlığı'na "casuslukları sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmak" yetkisi veriyordu.
Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürt halkını assimile etmek amacıyla hazırlanmış bu yasa Yahudiler aleyhine de kullanılacaktı.
O dönemde Türkiye'deki Nazi sempatizanlarının en gözü dönmüşlerinden biri Der Stürmer gazetesine Djev imzasıyla yazılarını vermiş olan Cevat Rıfat Atilhan'dı. Turancı olan Atilhan I. Dünya Savaşı'nda Sina cephesinde yüzlerce Yahudi casusu yakalayıp onlarcasını kendi elleriyle astığını iddia ederek övünüyordu. Antisemitizmi yaymaya çalışan Atilhan birkaç aylığına misafiri olduğu Nazi Julius Streicher'den güç kullanma ve yıldırma teknikleri öğrenmişti.
Nazilerin kendisini "Herr Major" diye çağırdıkları Atilhan'ın Almanlardan aldığı destekle çıkardığı Milli İnkılâp dergisi açıkça Yahudi karşıtı olduğunu ilan ediyor ve Yahudi firmalarından asla reklâm almayacağını açıklıyordu. Nihal Atsız gibi ünlü Türk ırkçılarının da yazdığı Milli İnkılâp dergisinin birçok sayfası Yahudi düşmanı yazılarla doluydu.
MAUVAIS MIROIR, BONNE IMAGE
Ragip Duran, https://t.co/hfRVXuN6fD, 21 juin 2026
On ne peut probablement pas savoir exactement combien les médias sociaux reflètent les réalités sociales et politiques d’un pays. Mais malheureusement, une grande majorité de l’ensemble des populations des pays dépend de l’Internet pour s’informer sur ce qui se passe autour d’eux. Les algorithmes et divers autres instruments manipulateurs nous présentent un monde virtuel qui ne correspond pas au monde réel. Par ailleurs, la Toile n’est pas un ensemble de médias qu’on peut totalement refuser.
Prenons l’exemple de la semaine passée : 3 sujets ont été à l’ordre du jour des médias en Turquie :
- Les matchs de football de la FIFA 2026
- La fin qui s’approche du régime Erdogan
- Les contradictions des Kurdes dans leurs relations avec Ankara.
Par ailleurs, les statistiques publiées sur la Toile, même composées par des organisations sérieuses et internationales, ne peuvent servir qu’à faire des comparaisons entre les pays ou des comparaisons chronologiques.
Trois exemples :
Selon une étude réalisée par le « Global Peace Index », soutenue par la revue britannique « The Economist » et le « Centre for Peace and Conflict Studies » de Sydney, la Turquie est à la 136e place sur 163 dans la liste des « Pays les plus sûrs ». La Grèce est au 73e rang sur cette liste.
Dans la liste dressée par l’« Index Global Organized Crime », la Turquie est à la 13e place sur 193 pays, alors que la Grèce est au 101e rang.
Selon l’OCDE, la Turquie est au premier rang sur 43 pays dans la liste de la « Violence contre les femmes », alors que la Grèce est à la 26e place.
Ces trois index montrent clairement pourquoi le président Erdoğan ne cesse d’affirmer que « l’Occident est jaloux de la Turquie » !
« Les critères fixés par des organisations internationales qui n’ont aucun rapport avec le régime Erdoğan sont en général fiables. Mais l’homme de la rue en Turquie n’a même pas besoin de ces statistiques, car, dans sa vie quotidienne, il observe assez de cas et de faits qui prouvent que le régime Erdoğan est un grand bateau qui coule ! », commente un professeur d’économie en exil.
https://t.co/91CVIAnaov
(From 13 June to 19 June 2026)
✓Özgüden et Tuğsavul à la Semaine des réfugiés au Royaume-Uni
✓Le Mondial 2026: Le Paraguay a éliminé la Turquie
✓Nouvelles vagues d'arrestations au sein de l'opposition
✓Turkey blocks access to https://t.co/uXw4VLjdES
✓Kurdish politician Ayşe Gökkan sentenced to over 19 years in prison
✓Pétition pour un congrès extraordinaire de l'opposition en crise
✓European Parliament adopts resolution seeking sanctions on Turkey’s justice minister
✓L'Italie va déployer un système de défense anti-aérienne en Turquie
✓İstanbul district mayor dismissed as more operations target CHP municipalities
✓Turkey's state broadcaster suspends commentator for confusing teams
✓ETHA news agency co-owner Mehmet Acettin detained in house raid
✓Private school teachers continue hunger strike in Ankara
✓Edirne miners lock themselves 1,200 meters underground demanding unpaid wages
✓La procédure contre la banque turque Halkbank classée sans suite aux Etats-Unis
✓Shattered drone found on Turkey's Black Sea coast
✓# Plaquette d'honneur à Dogan Özgüden de la part de l’Association des Journalistes de Turquie
MOHAMED EL BAROUDI, DEFENSEUR
DE TOUS LES PEUPLES OPPRIMES
Mohamed El Baroudi, notre camarade marocain, nous a quittés il y a 19 ans, le 21 juin 2007.
Exilé en Belgique à partir de 1966, il a accompagné l’immigration marocaine pendant plus de quatre décennies, en œuvrant au sein de différentes associations afin de soutenir les travailleurs marocains à l’alphabétisation et à la citoyenneté et de revendiquer les droits égaux pour tous les citoyens d'origine étrangère en Belgique.
Nous avons l'honneur d'avoir partagé la même lutte avec ce grand humaniste de combat.
Echappé en 1963 à un coup de filet organisé par le pouvoir marocain avec l'intention d'éliminer tout ce qui était d'opposition radicale à son régime, il est envoyé par son parti l'Union nationale des forces populaires en France pour s'occuper des immigrés marocains. Il se rend ensuite en Algérie, puis en Belgique en 1966. Il y devient professeur de langue et culture arabe dans un lycée. Il aide par ailleurs les immigrés marocains à s'intégrer en Belgique, notamment en fondant des associations pour l’apprentissage de la langue. Il s'investit également dans la défense des droits des travailleurs marocains.
Il est un militant humaniste, démocrate engagé de gauche, qui prône la laïcité, et une relecture critique des textes fondateurs religieux de l'Islam, mettant en question la Charia et la légitimité de l’État islamique.
Il œuvre également pour une démocratisation du Maroc et se préoccupe de l'égalité homme-femme.
Il a toujours été solidaire avec la lutte des exilés arméniens, assyriens, kurdes et turcs en provenance de Turquie.
Malgré son état de santé, il avait participé le 13 mars 2006 au colloque organisé à l'Hôtel de Ville de Bruxelles sous le parrainage de Julos Beaucarne par le Collectif 1971 (les Ateliers du Soleil, l'Association des Arméniens démocrates de Belgique, les Associations des Assyriens de Belgique, la Fondation Info-Türk et l'Institut kurde de Bruxelles): "L'impact des régimes répressifs sur l'exode massif vers les pays européens".
Le sénateur Josy Dubie, président du colloque, a présenté El Baroudi en ces termes: "Je vais à présent donner la parole à Monsieur Mohamed El Baroudi, exilé marocain qui a quitté son pays, le Maroc, pendant les années de plomb où des milliers et des milliers de Marocains ont souffert, ont été torturés, beaucoup ont disparu. Il est en Belgique depuis des années et des années et il est pour beaucoup de Marocains un exemple de résistance pour la démocratie et les droits de l’Homme dans son pays."
Quant à Mohamed, il a conclu son intervention avec cet appel: "Je crois que nous sommes appelés tous, progressistes et démocrates turcs et marocains, à nous voir bientôt pour pouvoir nous adresser ensemble à l’opinion publique ici dans ce pays devant la mondialisation galopante qui ne comprend que le gain et le profit. Nous, nous, voulons davantage de droits de l’Homme, davantage de libertés et davantage de progrès."
Les texte de l'intervention de Baroudi comme les autres interventions est accessible en pdf:
https://t.co/qRhYt2n9eT
HOMMAGE DE DOGAN ÖZGÜDEN A EL BAROUDI
Une cérémonie d'adieu pour Mohamed El Baroudi a eu lieu le mercredi 27 juin 2007 au Musée Charlier à Saint-Josse-ten-Noode en présence de sa famille, ses amis et camarades ainsi que plusieurs personnalités. L'inhumation s'est déroulée plus tard au Cimetière de Saint-Josse.
Lors de la cérémonie, Dogan Özgüden, président de la Fondation Info-Türk, a rendu hommage à Mohamed El Baroudi par l'intervention suivante:
Mohamed, notre camarade, notre frère... Il est quantième exilé politique que nous enterrons loin de sa terre natale?C'est comme deux grands créateurs et révolutionnaires de mon pays d'origine, le cinéaste Yilmaz Güney qui se repose au Père-Lachaise à Paris ou le poète Nazim Hikmet au Novodievitchi à Moscou, après des années d'emprisonnement et de tourmente dans leur pays d'origine.
"C'est un dur métier que l'Exil", disait Nazim Hikmet.
Nous, exilés arméniens, assyriens, kurdes et turcs en Belgique, nous avons vécu et partagé cette amertume, tissée de nostalgie, d'incompréhension, d'oubli, de trahison, mais surtout de luttes pour causes justes, avec les camarades exceptionnels dont Si Mohamed El Baroudi.
Les années 60...70... Les années glorieuses de luttes pour la reconnaissance des droits socio-culturels et politiques pour toutes et tous. L'époque de luttes contre les régimes fascistes de Lisbonne, de Madrid, d'Athènes, de Rabat et d'Ankara.
Mohamed était, non seulement, un militant infatigable, mais également un des initiateurs de ces luttes communes des tous les défenseurs des droits de l'Homme... Belges ou immigrés. Il était aussi un des pionniers des initiatives de formation des immigrés.
A vrai dire, après la chute des régimes fascistes en Espagne, en Grèce et au Portugal, nous, exilés politiques issus de Maroc et de Turquie, nous nous sommes trouvés dans une solitude qui dure toujours.
Oui, nous avons partagé cette amertume à chaque instant avec Mohamed.
Quand les marcheurs kurdes pour la liberté sont attaqués par les Loups gris fascistes turcs, quand les locaux kurdes sont incendiés par les mêmes bandes et quand la campagne négationniste se déclenche à l'égard de génocide des Arméniens, Mohamed était un des premiers qui se manifestent solidaires avec les victimes.
Il y a deux ans, malgré son état de santé détérioré, Mohamed a participé à un colloque organisé par l'Association des Arméniens démocrates de Belgique, les Associations des Assyriens de Belgique, la Fondation Info-Türk et l'Institut kurde de Bruxelles. Là, nous avons martelé une fois de plus l'impact des régimes répressifs sur l'exode massif vers les pays européens et attiré l'attention sur les menaces qui pèsent sur la vie démocratique en Belgique.
Dans sa conclusion, Mohamed disait:
"Je crois que nous sommes appelés tous, progressistes et démocrates turcs et marocains, à nous voir bientôt pour pouvoir nous adresser ensemble à l’opinion publique ici dans ce pays devant la mondialisation galopante qui ne comprend que le gain et le profit. Nous, nous, voulons davantage de droits de l’Homme, davantage de libertés et davantage de progrès."
Nous y sommes et nous y serons toujours...
Au revoir kardas…
Au revoir camarade.
DEVRİMCİ HUKUKÇU VE TİP'İN İLK PARLAMENTERİ AĞIRNASLI'YI ANIYORUZ
Türkiye sosyalist hareketinin ve hukuk mücadelesinin değerli simalarından Niyazi Ağırnaslı'yı 39 yıl önce, 20 Haziran 1987'de sonsuzluğa uğurlamıştık.
1911'de Kayseri'de doğan Niyazi Ağırnaslı, 60'lı yıllarda kurulan Türkiye İşçi Partisi'nin TBMM'deki ilk temsilcisi olma onurunu taşıdığı gibi, Sabahattin Ali, Abidin Dino, Pertev Boratav, Behice Boran, Sadun Aren, Muvaffak Şeref, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Deniz Gezmiş ve Erdal Eren'in, birçok demokratik kitle örgütünün savunmasını üstlenen yürekli hukukçularımızdandı.
60'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi'nin siyasal yaşamda yer almasında en etkin şahsiyetlerden biri hiç kuşkusuz Niyazi Ağırnaslı'dır.
Türkiye solu yerel seçimler düzeyinde ilk sınavını bundan 63 yıl önce, 1963 yılında verecekti. Türkiye İşçi Partisi kurulalı iki yıl, ama Mehmet Ali Aybar’ın başkanlığında gerçekten sol bir parti haline geleli bir yıl olmuştu. Henüz çok az sayıda il ve ilçede örgütlenebilmiştik.
Herhangi bir siyasal partinin 17 Kasım 1963 yerel seçimlerine katılabilmesi için en azından 13 ilde bütün ilçeleriyle örgütlenmiş olması gerekiyordu, ama o günkü örgütlenme düzeyiyle TİP’in bu koşulu yerine getirmesi olanaksızdı.
Aybar başkanlığındaki Merkez Yürütme Kurulu’nun mevcut parti örgütlerine verdiği ilk önemli görev işçi sınıfı örgütlenmesi ve sosyalist düşüncenin yayılması karşısında en büyük engel olarak duran Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerinin kaldırılması için mücadele yürütmekti.
O zor günlerde hem bu maddeler aleyhinde mücadelede, hem de yerel seçimlerde partinin önünü açan kişi tanınmış avukat ve senatör Niyazi Ağırnaslı oldu.
Partinin 141 ve 142. maddelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dâva açabilmesi için Senato veya Meclis’te temsil ediliyor olması gerekiyordu. CKMP senatörü olan Ağırnaslı bu partiden istifa edip TİP’e katılarak partimize Senato’da temsil edilme hakkı ve dolayısıyla bu maddeler aleyhinde dava açma yetkisi kazandırdı.
Ancak yerel seçime katılabilmek için 13 ilde tüm ilçeleriyle örgütlenmiş olma koşulunu hâlâ yerine getirebilmiş değildik.
Niyazi Ağırnaslı partiye katıldıktan sonra İstanbul’a geldiği bir akşam, benim de basın sorumlusu olarak katıldığım bir toplantıda inanılması zor bir öneri getirdi. “Bana yetki verin,” dedi, “birkaç haftada gerekenden fazla ilçede örgütlenme yaparım.”
Partinin bu ilk seçim denemesine katılıp belli bir varlık göstererek meşruiyet kazanmasına büyük önem veren Aybar öneriyi derhal kabul ederek Ağırnaslı’yı örgütlenme konusunda yetkili kıldı. Gerçekten de Ağırnaslı birkaç hafta içinde ilçe ilçe dolaşarak, eski partisi CKMP’nin tabelalarını indirtip yerine TİP’in tabelalarını astıracak, böylece partinin seçime katılması mümkün olacaktı.
1963 seçimlerinde ismi öne çıkan Niyazi Ağırnaslı, ertesi yıl yapılan 1. Büyük Kongre'den sonra parti yöneticilerinin bir kesimi tarafından kendilerine rakip olacağı endişesiyle Türkiye İşçi Partisi’nden tasfiye edildi.
Kendisi de daha sonra partiden ihraç edilecek olan o dönemin TİP Ankara İl Sekreteri Avukat Halit Çelenk, “Türkiye İşçi Partisi’nde İç Demokrasi” adlı kitabında Ağırnaslı’nın tasfiye gerekçesini şöyle anlatıyor:
“Niyazi Ağırnaslı 1964 yılı ortalarında bir Avrupa gezisi yapmış, Macaristan’a da gitmiş ve orada eski sosyalist dostlarıyla görüşmeler yapmış, TKP Genel Sekreteri ve aynı zamanda daha önceki yıllarda arkadaşı olan Zeki Baştımar (Yakup Demir) ile de görüşmüş. İşte bu görüşme nedeniyle, bunun TKP ile partinin bir ilişkisi bulunduğu şeklinde yorumlanabileceği endişesiyle olay Merkez Yürütme Kurulu’nda ele alınmış. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilmiş…”
Kaderin cilvesidir ki, o dönemde TKP Genel Sekreteri ile sadece eski dostu olarak görüştüğü için Ağırnaslı’yı partiden uzaklaştıran yöneticilerin bir bölümü, onun ölümünden birkaç ay sonra, 7 Ekim 1987’de Brüksel’de yaptıkları bir basın toplantısıyla TİP’in hukuki ve örgütsel varlığını sonlandırarak TKP ile birleşme kararı verdiklerini açıklayacaklardı.
Niyazi Ağırnaslı, partiden uzaklaştırılmasına rağmen, tüm yaşamı boyunca sosyalizm ve insan hakları uğrunda mücadelenin hep ön saflarında bulunmuş, Devrimci Avukatlar Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği ve İnsan Hakları Derneği yönetimlerinde yer almıştı. O da, Halit Çelenk gibi, Mehmet Ali Aybar gibi, 1971 ve 1980 darbelerinden sonra açılan siyasi davalarda avukat olarak devrimcilerin savunmasını üstlenmişti.
Niyazi Ağırnaslı'nın kendisi gibi, ailesinin kendisinden sonraki kuşakları da hep devrimci mücadelenin saflarında yer aldılar.
Niyazi Ağırnaslı’nın kızı Nuran Ağırnaslı da genç yaşta devrimci harekette yeralmış, 1971 sonrasında THKO, 1980 sonras��nda da TDKP davalarından yargılanmış, mahkum olmuş, 80’li yılların sonlarında çocukları Elif ve Nejat’la birlikte sürgüne çıkmak, mücadelesini orada sürdürmek zorunda kalmıştı.
Ağırnaslı ailesinin üçüncü kuşağından sosyolog Suphi Nejat Ağırnaslı ise Almanya’da başladığı devrimci eylemliliğini daha sonra Türkiye’deki üniversite yıllarında enternasyonalist bir anlayışla geliştirdi, son olarak Paramaz Kızılbaş kod adıyla Kobane’de YPG saflarında İŞİD’e karşı savaşırken 13 Ekim 2014’te hayatını yitirdi.
Nejat Ağırnaslı’nın ölümünü, Rojava’da Beynelmilel Özgürlük Taburu komutanlarından 61 yaşındaki Ermeni devrimci Nubar Ozanyan (Orhan Bakırcıyan)’ın 14 Ağustos 2017’de Rakka’yı kurtarmak için İŞİD katiller sürüsüne karşı savaşırken vurularak sonsuzluğa göçmesi izledi.
DEĞERLİ İKİ BİLİM İNSANI 73 YIL ÖNCE
ELEKTRİKLİ SANDALYEDE İDAM EDİLMİŞTİ
Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla suçlanan iki değerli bilim insanı, Ethel ve Julius Rosenberg, 19 Haziran 1953'te, New York'taki "Sing Sing" hapishanesinde elektrikli sandalyede idam edildiler.
Ünlü şairlerimizden Melih Cevdet Anday, ABD'de başlayıp kısa zamanda Türkiye'yi de saran anti-komünist histerinin kurbanı olan Rosenberg'ler için, asla dilimizden düşürmediğimiz ünlü "Bir çift güvercin havalansa..." diye başlayan şiirini yazmıştı:
ANI
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma
Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma
Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma
Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
İNGİLTERE'DEKİ MÜLTECİLER HAFTASI'NDA CESARET KONULU SERGİ
İngiltere'nin Brighton kentinde Mülteciler Haftası nedeniyle 15 Haziran'da Courage (Cesaret) konulu bir sergi açıldı. Sergide Türkiyeli siyasal sürgünler Doğan Özgüden ve İnci Tuğsavul’u da tanıtıcı bir afiş yer alıyor.
Sergide, ayrıca, farklı ülkelerden Lübnanlı şair, ressam ve filozof Halil Cibran, Yunanistanlı doktor ve antifaşist direnişçi Amalia Fleming, PEN International’ın Cezaevindeki Yazarlara Destek Komitesi eski başkanı Musa Moris Farhi, Filistinli-Amerikalı yazar ve profesör Naomi Shihab Nye ve Gine Bissau ile Yeşil Burun Adaları bağımsızlık savaşının önderi olan şair, düşünür ve eğitimci Amilcar Cabral’ı tanıtıcı afişler de yer alıyor.
Brighton’ın en büyük kütüphanesi olan Jubilee Library’deki sergi, 27 Haziran akşamına kadar, 2 hafta boyunca açık kalacak.
İngiltere’deki Mülteciler Haftası ulusal bilgi sayfası: https://t.co/8L75FzhORE
70'li yıllardan beri Türkiye ve Kürdistan tarihi üzerine değerli eserler vermiş bulunan Utrecht Üniversitesi profesörlerinden değerli dostum Martin van Bruinessen'den dün şu mesajı aldım: "Doğan bey merhaba... Arkadaşımız Mehmed Emin Bozarslan için yazdığım 'nécrologie', Kurdish Studies Journal adlı dergimizde çıktı. Yazı için senin anı kitaplarından çok faydalandım. Yazıyı ekte bulacaksın. Altmış yıllık emeğin için saygı ve teşekkürler sunarım. Hoşça kal...: Martin van Bruinessen".
Yazıya şu link’ten erişilebilir:
https://t.co/a1Y8qCZ9ca
Martin van Bruinessen'e teşekkür ederken, beş ay önce kaybettiğimiz değerli dostum Mehmed Emin Bozarslan üzerine 9 Şubat 2026'da Artı Gerçek'te yayınlanmış olan " Değerli Kürt aydını Bozarslan'ı kaybettik...1978 yılından beri sürgünde bulunan sevgili dostumuz Türkiye'de Şeref Han'ın Kürt Tarihi ve Havatme'nin Filistin'de Halk Savaşı adlı eserlerini de Türkçe'ye çevirmişti" başlıklı yazıyı da paylaşıyorum.
https://t.co/adWNLhKSDp
12 YIL HAPİSTEN SONRA 49 YAŞINDA ART NİYETLE ASKERE ÇAĞRILMIŞTI
Komünist şairimiz Nazım Hikmet 1925 ve 1937 yılları arasında defalarca tutuklanarak Ankara İstiklal Mahkemesi başta olmak üzere İstanbul, Rize, Ankara, Bursa ceza mahkemelerinde dokuz kez yargılanmış, 1938'de bir komploya kurban giderek "orduyu ve donanmayı isyana teşvik" suçlamasıyla tutuklanıp askeri mahkeme tarafından 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde aralıksız 12 sene kalan Nazım Hikmet 14 Temmuz 1950'de çıkan Genel Af Yasası'ndan yararlanarak 15 Temmuz'da serbest bırakılmıştı.
Ancak sürekli tehdit altında yaşayan şair yasal olarak yükümlülüğü olmamasına karşın 49 yaşında art niyetlerle askere çağrılmıştı.
Çok sevdiği ülkesinde özgürlüğü ve de yaşamı sürekli tehdit altında bulundurulan Nazım Hikmet 75 yıl önce , 17 Haziran 1951'de Türkiye'ye veda ederek önce Romanya'ya, ardından da Moskova'ya gitmişti.
Medyada başlatılan kara çalma kampanyası sonunda da Nazım Hikmet 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmıştı.
15-16 HAZİRAN İŞÇİ DİRENİŞİ’NİN ARDINDAN İKİ İLDE SIKIYÖNETİM
56 yıl önce, 15-16 Haziran büyük işçi direnişini bastırmak için İstanbul kenti askeri işgal altına alındıktan sonra 18 Haziran 1970’te de TBMM tarafından İstanbul ve İzmit’te sıkıyönetim ilan edilmiş, ardından sendika yöneticileri ve direnişçi işçi liderleri tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerine sevkedilmişti.
Sıkıyönetim ilanını sosyalist Ant Dergisi’nde Nazım Hikmet’in “Türkiye işçi sınıfına selam” adlı şiiriyle ve ”İşçi sınıfımızı yenemeyeceklerdir!” başlıklı bir yazıyla protesto etmiştik.
https://t.co/dbR1qMbwEn
Bu, 1971 yılında yapılacak 12 Mart Darbesi’nin ve onun ardından devrimcilere karşı Balyoz Harekatı’nı başlatmak üzere dokuz ilde ilan edilecek sıkıyönetimin habercisiydi.
CAN DÜNDAR, ÖZGÜRÜZ, 15 HAZİRAN 2026
Portekiz diktatörü Salazar'ın halkı yönetmek ve uyutmak için kullandığı ünlü "3 F" formülü ünlüdür: Fado, Fátima, Futbol…“Toplum yoksulsa, rejimden şikâyetçiyse, öfkeliyse, onu fado ile eğlendirin, dinle uyuşturun, futbolla oyalayın.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhafazakâr iktidarının, halkın eğlenmesine pek izin verdiği söylenemez. Ancak camileri, nasıl siyaset için kullandığını bilmeyen yok. Son dünya kupası, ona futbolu da rejimin hizmetine sokmak için bir fırsat sundu. Hem de ekonominin dibe çakıldığı bir dönemde…
Kendisi de futbolcu kökeninden gelen Erdoğan, statların nasıl etkili bir kontrol aracı olduğunu biliyor; kontrolden çıktığında nasıl tehlikeli olabileceğini de… 2013’te İstanbul Gezi Parkı’nda başlayan isyan bir anda kendi aleyhine büyük bir ayaklanmaya dönüştüğünde ilk yaptığı işlerden biri statları kontrol altına alacak elektronik bilet sistemini (Pasolig) getirmek olmuştu. Böylece ayaklanmaya öncülük eden Beşiktaş Çarşı grubu gibi öfkeli taraftarların kimlik bilgilerini toplayabildi. Ardından en güçlü futbol devlerine (Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş) karşı kendi kulübünü (Başakşehir) yaratıp süper lige çıkarttı. Gösteri maçlarına çıkıp “sahalar benim kontrolümde” mesajı verdi. Futbol Federasyonu’nu tam kontrolünde tuttu. Şimdi de dünya kupası vesilesiyle milli takımı“partinin takımı”na dönüştürüyor.
AKP, Dünya Kupası öncesi milli takım için bir tanıtım videosu hazırladı. Partinin videosu hemen takımın resmi hesabından paylaşıldı. Hazırlanan film, takıma destek çağrısından çok, bir savaş hazırlığını gösterir gibiydi: Bolca bayraklı taraftar görüntüleri arasına, savaş uçakları, uçak gemisinden havalanan jetler, ateşlenen füzeler, haberleşme uyduları, askeri geçit töreni, operasyon hazırlığı yapan askerler, dua eden futbolcular serpiştirilmişti. Tabi Erdoğan’ı “başkomutan” üniformasıyla askeri selamlarken ve Başakspor formasıyla gol atarken gösteren görüntüler de... Film bu haliyle ülkenin savaş sanayiini, futbol aracılığıyla tanıtan bir propaganda filmini andırıyordu. Filmde, 24 yıl dünya kupasına katılamamış takımın oyuncuları, “Destan yazacağız yine” diye halay çekiyordu. Avustralya karşısındaki ilk maç 2-0 bitince, “destan” hayalleri çöktü biraz… Milli takımı propaganda için kullanmak, kamuoyu yoklamalarında geriye düşen Erdoğan’ın partisini kurtarmaya yetmeyecek gibi görünüyor.
SINIF MÜCADELELERİ TARİHİMİZDE BİR DÖNÜM NOKTASI
Kapitalist sınıfın, onun işbirlikçisi sarı sendikaların ve de TİP hariç tüm siyasal partilerin DİSK’i yoketme girişimine karşı tarihsel 15-16 Haziran işçi direnişi tam 56 yıl önce bugün başlamıştı.
1970 yılında Singer, Sungurlar, Gamak, Haymak ve Demir-Döküm gibi sanayi birimlerinde işçiler patronların dayatmalarına karşı art arda greve gitmişlerdi…
Buna paralel olarak sanayi işçileri Türk İş’in işbirlikçiliği ve ihaneti karşısında hızla Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) saflarına katılmaktaydı…
İşte bu aşamada Demirel Hükümeti işverenlerin dayatmasıyla sendikal örgütlenmeye sınırlamalar getiren ve DİSK’i yoketmeyi amaçlayan 1317 sayılı kanunu Meclis’e getirmişti. Yasa 11 Haziran 1970 günü CHP'nin de desteğiyle Senato’dan da geçmiş ve bundan sonradır ki kıyamet kopmuştu.
DİSK bünyesindeki Maden-İş, Lastik-İş ve Kimya-İş’in İstanbul’un sanayi mahallerinde örgütlediği protesto yürüyüşleri 15 Haziran'da başlamış, polisin ve ordunun müdahalesine rağmen 16 Haziran'da da sürmüştü.
Bu ihanetin ve direnişin öyküsünü o dönemin sosyalist mücadele dergisi Ant’ın sayfalarında ayrıntılı olarak vermiştik:
https://t.co/rEcotFUykv
Ancak ordunun da açıkça kapitalistlerden yana tavır koymasından sonra derhal sıkıyönetim ilan edilmiş, sendika liderleri, direnişçi işçiler, onlara destek veren gençler ve aydınlar tutuklanmış, işkenceden geçirilmiş, askeri mahkemelerde yargılanmıştı.
https://t.co/91CVIAnaov
(From 6 June to 12 June 2026)
✓Plaquette d'honneur à Dogan Özgüden de la part de l’Association des Journalistes de Turquie
✓Poutinisation du régime Erdoğan - Ragip Duran
✓İstanbul's Silivri district mayor detained in corruption investigation
✓Ankara appelle Erevan �� "prendre des mesures plus audacieuses pour la paix"
✓Génocide toi-même! Erdogan et Netanyahu s'écharpent sur le Proche-Orient
✓Les USA veulent réduire leurs armements utilisés par l'Otan en Europe
✓Erdogan met en garde contre toute menace visant Chypre-Nord
✓Détenue en Syrie, une journaliste allemande en contact avec son ambassade
✓Série d'attaques contre des entreprises d'un milliardaire accusé de propos antikurdes
✓Nearly 2,000 miners laid off after privatization of Manisa coal mine
✓Un procureur américain demande l'abandon des poursuites contre la banque turque Halkbank
✓Erdogan: "La participation de Trump au prochain sommet de l'Otan en Turquie est précieuse"
✓La présidente du Venezuela rencontre son homologue turc
✓Accord Chypre-France: Ankara dénonce une violation du droit international
✓Feu vert pour créer des centres où renvoyer les migrants illégaux en dehors de l'Europe
✓Des écrivains dénoncent une justice aux ordres contre l'opposition
De la part de l’Association des Journalistes de Turquie
PLAQUETTE D’HONNEUR À DOĞAN ÖZGÜDEN
L’Association des Journalistes de Turquie (TGC), qui œuvre depuis sa fondation en 1946 au développement du journalisme, à la protection de la liberté de presse et d’expression, au renforcement de la solidarité entre membres de la profession et à la promotion de la déontologie journalistique, a célébré aujourd’hui à la fois son 80e anniversaire et le 38e anniversaire de la création du Musée de la Presse lors d’une grande cérémonie tenue en son siège social.
À cette occasion, 28 journalistes chevronnés, membres de l’association entre 1959 et 1966, ayant consacré de nombreuses années à la profession, ont reçu la Plaquette d’Honneur de l’Association des Journalistes de Turquie :
Adnan Özyalçıner, Ahmet Şenova, Aydın Öztürk, Demir Feyizoğlu, Doğan Özgüden, Erdoğan Arıpınar, Ergüder Tırnova, Erkan Göksel, Gündüz Serdengeçti, Günsel Çeliker, Hasan Çeliker, Hilmi Yavuz, Hulusi Yavaşlar, İbrahim Dinçer, Kemal Şener, Naci Yener, Okşan Atasoy, Orhan Ayhan, Rahmi Turan, Selami Turgut Genç, Seraciddin Zıddıoğlu, Sökmen Baykara, Suat Türker, Şevket Uygun, Ünal Sakman, Turgay Olcayto, Yalçın Kamacıoğlu, Yalçın Toker.
Ne pouvant assister à la cérémonie en raison de sa situation d’exil, la Plaquette d’Honneur de Doğan Özgüden a été remise à Faruk Pekin, un de ses camarades de lutte en Turquie dans les années 1960, afin qu’il la lui remette en main propre.
Avant la cérémonie, à laquelle il n’a pu se rendre, Özgüden a adressé ce message de remerciement à Vahap Munyar, président de l’Association des Journalistes de Turquie, et à Sibel Güneş, sa secrétaire générale :
« Je vous remercie d’avance de m’honorer en me remettant une Plaquette d’Honneur à l’occasion du 80e anniversaire de notre association.
« J’ai débuté dans le journalisme il y a 74 ans, en 1952 à Izmir, et j’avais immédiatement assumé des responsabilités au sein de l’Association des Journalistes d’Izmir et du Syndicat des Journalistes d’Izmir. Lorsque je devins rédacteur en chef du journal Akşam à Istanbul en 1964, je devins membre de l’Association des Journalistes d’Istanbul.
« Alors que je dirigeais la revue Ant dans la seconde moitié des années 1960, le coup d’Etat du 12 mars nous a contraint, mon épouse, la journaliste İnci Tuğsavul, et moi-même, à l’exil, où nous dirigeons ensemble depuis 52 ans l’agence Info-Türk à Bruxelles.
« En Belgique, j’ai l’honneur d’être membre de l’Association des Journalistes Professionnels (AJP) tout en conservant mon adhésion à l’Association des Journalistes de Turquie.
« Compte tenu des circonstances actuelles, je ne pourrai malheureusement pas assister à la remise des prix de cette année. Je demande que mon prix soit remis à mon estimé collègue Faruk Pekin, avec qui j’ai travaillé à la revue Ant, qui me représentera. »
Faruk Pekin, qui a reçu le prix lors de la cérémonie, a transmis les remerciements de Doğan Özgüden à la direction de l’Association des Journalistes de Turquie.
DISCOURS D’OUVERTURE DU PRÉSIDENT DE L’ASSOCIATION DES JOURNALISTES DE TURQUIE, VAHAP MUNYAR :
« Depuis sa création en 1946, l’Association des Journalistes de Turquie (TGC) n’a pas été uniquement l’organisation professionnelle des journalistes ; elle s’est également engagée dans la protection de la liberté de la presse, la solidarité professionnelle et les valeurs démocratiques. Aujourd’hui, elle poursuit son action avec détermination pour garantir aux citoyens l’accès à l’information et à la vérité, et pour assurer la libre circulation de l’information. En tant que conseil d’administration du TGC, nous considérons qu’il est de notre devoir de défendre les droits et libertés fondamentaux, éléments indissociables d’un ordre social démocratique.
« Par notre Déclaration des Droits et des Devoirs des Journalistes de Turquie, nous continuons de contribuer à la diffusion d’une approche journalistique, contre de discours de haine, soutenant la paix et attachée aux principes éthiques. Nous considérons qu’il est de notre responsabilité sociale de soutenir tous les efforts visant à éliminer les violences et l’exploitation sexuelles des femmes et des enfants.
« Nous voulons créer un environnement de travail où les journalistes ne soient pas victimes d’agressions physiques, d’arrestations et de détentions arbitraires simplement pour avoir fait leur travail. Nous poursuivons notre action en ayant conscience des valeurs que notre République, qui fêtera le 29 octobre 2026 son 103e anniversaire, a léguées à ses citoyens, femmes, journalistes, intellectuels, jeunes et enfants ».
DISTINCTIONS DÉCERNÉES À ÖZGÜDEN ET TUĞSAVUL LES ANNÉES PRÉCÉDENTES
L’Association des Journalistes de Turquie (TGC) avait décerné à İnci Tuğsavul le prix de « Journaliste de l’Année » en 1963.
Özgüden et Tuğsavul, qui dirigent l’agence de presse Info-Türk depuis 52 ans, ont également reçu les distinctions suivantes au cours de leur exil :
8 mars 2006 : Prix de la « Liberté de pensée » décerné par la branche stambouliote de l’Association des Droits de l’Homme (İHD),
4 novembre 2007 : « Prix Burhan Felek du Service à la Presse » décerné à Doğan Özgüden par l’Association des Journalistes de Turquie,
27 février 2014 : Prix « Citoyens de l’Humanité » décerné à Özgüden et Tuğsavul par l’Institut Kurde de Bruxelles, l’Association des Arméniens Démocrates de Belgique, l’Institut Assyrien de Belgique, les Ateliers du Soleil et la Maison du Peuple de Bruxelles,
10 juin 2015 : Prix « Liberté de pensée et d’expression » décerné à Özgüden et Tuğsavul par l’Association des Éditeurs de Turquie,
31 mai 2016 : Prix décerné à Doğan Özgüden « pour son engagement de toute une vie en faveur des droits humains, de la démocratie, de la vérité et de la justice » par la Fédération euro-arménienne pour la Justice et la Démocratie (EAFJD),
27 juin 2018 : Certificat de reconnaissance remis à Özgüden par l’Association des Journalistes de Turquie,
12 mars 2025 : Prix de reconnaissance décerné à Özgüden et Tuğsavul pour leur amitié et leur soutien indéfectibles par le Comité des Arméniens de Belgique.
Traduction: Mazyar KHOOJINIAN
GENÇLİĞİN 61 YIL ÖNCEKİ PETROL MÜCADELESİ
AP iktidarının Türkiye petrollerini yabancı tekellere peşkeş çekme girişimi üzerine 1965 yılında İstanbul'da Türkiye Milli Talebe Federasyonu, Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Doğan Özgüden'in yönetiminde Prof. Muammer Aksoy, yazar Ahmet Hamdi Başar, Petrol-İş Sendikası Başkanı Ziya Hepbir, TMTF genel başkanı Ahmet G. Ketenci, Prof. İdris Küçükömer ve yazar İlhan Selçuk'un katıldığı "Türkiye'de petrol sorunu" konulu bir açık oturum düzenlemişti.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından
DOĞAN ÖZGÜDEN'E ONUR PLAKETİ
Kurulduğu 1946 yılından bu yana gazetecilik mesleğinin gelişimi, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğünün korunması, meslektaşlar arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi ve gazetecilik etik ilkelerinin yaşatılması için çalışan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bugün hem kendi 80. kuruluş yıldönümünü, hem de Basın Müzesi'nin kuruluşunun 38. yıldönümünü cemiyet merkezinde büyük bir törenle kutladı.
Törende, mesleğe uzun yıllar emek veren ve cemiyete 1959-1966 yılları arasında üye olan 28 duayen gazeteci Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin Onur Plaketi verilerek onurlandırıldılar:
Adnan Özyalçıner, Ahmet Şenova, Aydın Öztürk, Demir Feyizoğlu, Doğan Özgüden, Erdoğan Arıpınar, Ergüder Tırnova, Erkan Göksel, Gündüz Serdengeçti, Günsel Çeliker, Hasan Çeliker, Hilmi Yavuz, Hulusi Yavaşlar, İbrahim Dinçer, Kemal Şener, Naci Yener, Okşan Atasoy, Orhan Ayhan, Rahmi Turan, Selami Turgut Genç, Seraciddin Zıddıoğlu, Sökmen Baykara, Suat Türker, Şevket Uygun, Ünal Sakman, Turgay Olcayto, Yalçın Kamacıoğlu, Yalçın Toker.
Sürgünde bulunduğu için toplantıya katılamayan Doğan Özgüden'in Onur Plaketi kendisine iletilmek üzere 60'lı yıllarda Türkiye'deki mücadele arkadaşlarından Faruk Pekin'e sunuldu.
Özgüden, katılamadığı tören öncesinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Vahap Munyar ve Genel Sekreteri Sibel Güneş'e şu teşekkür mesajını gönderedi:
"Cemiyetimizin 80. kuruluş yıldönümünde Onur Plaketi vererek beni de onurlandıracağınız için şimdiden teşekkür ediyorum.
"Gazeteciliğe 74 yıl önce, 1952 yılında İzmir’de başlamış, hemen de İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve İzmir Gazeteciler Sendikası’nda sorumluluklar üstlenmiştim. 1964 yılında İstanbul'da Akşam Gazetesi’nin genel yayın yönetmenliğini üstlendiğimde İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’ne üye olmuştum.
"60’lı yılların ikinci yarısında Ant Dergisi’ni yönetirken 12 Mart darbesinin ikimizi de zorladığı sürgün koşullarında eşim gazeteci İnci Tuğsavul ile birlikte 52 yıldır Brüksel’de İnfo-Türk ajansını yönetiyoruz.
"Bu ülkede Belçika Profesyonel Gazeteciler Cemiyeti (AJP) üyesi olmakla birlikte Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin de üyeliğini sürdürmekten onur duyuyorum.
"Mevcut koşullar nedeniyle bu seneki ödül töreninde de maalesef bizzat hazır bulunarak sizlerle birlikte olamayacağım. Ödülümün toplantıya benim adıma katılacak olan, Ant Dergisi’nde birlikte çalışmış olduğum değerli meslektaşım Faruk Pekin’e verilmesini rica ediyorum."
Törende ödülü alan Faruk Pekin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetimine Doğan Özgüden'in teşekkürlerini iletti.
TGC Başkanı Vahap Munyar'ın açılış konuşması
“Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, kurulduğu 1946 yılından bu yana yalnızca gazetecilerin meslek örgütü olmakla kalmamış; basın özgürlüğünün, mesleki dayanışmanın ve demokratik değerlerin korunması için de önemli bir sorumluluk üstlenmiştir. Bugün de yurttaşların habere ve gerçeğe ulaşabilmesi, haberin serbest dolaşımının güvence altına alınabilmesi için kararlılıkla çalışmalarını sürdürmektedir. Biz TGC Yönetim Kurulu olarak demokratik toplum düzeninin ayrılmaz unsurlarından olan temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmayı görev kabul ediyoruz.
"Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgemizle; nefret söyleminden uzak, barıştan yana, etik ilkelere bağlı gazetecilik anlayışının yaygınlaşmasına katkı sunmayı sürdürüyoruz. Kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel istismar ve sömürünün ortadan kaldırılması amacıyla yürütülen her türlü çabanın yanında yer almayı toplumsal sorumluluğumuzun bir gereği olarak görüyoruz.
"Gazetecilerin yalnızca mesleklerini icra ettikleri için fiziksel saldırıya uğramadığı, haksız gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya kalmadığı bir çalışma ortamının oluşturulmasını istiyoruz. 29 Ekim 2026’da 103. yaşını kutlayacak Cumhuriyetimizin yurttaşlarımıza, kadınlara, gazetecilere, aydınlara, gençlere ve çocuklara kazandırdığı değerlerin bilinciyle çalışmalarımıza devam ediyoruz."
Özgüden ve Tuğsavul'a önceki yıllarda verilen ödüller
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 1963 yılında İnci Tuğsavul'a “Yılın Gazetecisi” ödülünü vermişti.
Brüksel'de 52 yıldır İnfo-Türk basın ajansını yöneten Özgüden ve Tuğsavul sürgün yıllarında da şu ödüllerle onurlandırıldılar:
8 Mart 2006: İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi tarafından Özgüden ve Tuğsavul'a "Düşünce Özgürlüğü" ödülü,
4 Kasım 2007: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Doğan Özgüden'e “Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü",
27 Şubat 2014: Belçika'da Brüksel Kürt Enstitüsü, Belçika Demokrat Ermeniler Derneği, Belçika Asuri Enstitüsü, Güneş Atölyeleri ve Brüksel Halkevi tarafından Özgüden ve Tuğsavul'a "İnsanlık Vatandaşları" ödülü,
10 Haziran 2015: Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Özgüden ve Tuğsavul'a “Düşünce ve İfade Özgürlüğü” ödülü,
31 Mayıs 2016: Belçika'da Adalet ve Demokrasi İçin Avrupa Ermeni Federasyonu (EAFJD) tarafından Doğan Özgüden'e "İnsan hakları, demokrasi, gerçek ve adalet için ömürboyu mücadelesi" için onur ödülü,
27 Haziran 2018: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Özgüden'e teşekkür belgesi,
12 Mart 2025: Belçika Ermeniler Komitesi tarafından Özgüden ve Tuğsavul'a gösterdikleri uzun erimli dostluk ve destek için teşekkür ödülü.
İŞÇİ SINIFINA KARŞI MECLİS’TE AP-CHP İŞBİRLİĞİ...
Bundan 56 yıl önce, 15-16 Haziran 1970'te Türkiye işçi sınıfı, DİSK'i yok etmek için kabul edilen yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi yasalarına karşı çıkarak tüm İstanbul'u sarsan tarihsel bir direniş yapmış, bunun üzerine sıkıyönetim ilan edilerek sendika liderleri ve direnişçi işçiler tutuklanarak işkenceden geçirilmiş, askeri mahkemede yargılanmıştı...
Meclis'in 11 Haziran 1970 tarihli oturumunda TİP milletvekili ve DİSK'e bağlı Lastik İş Genel Başkanı Rıza Kuas defalarca söz alarak getirilen tasarıyı eleştirmiş, ancak yasa CHP ve AP milletvekillerinin oybirliğiyle kabul edilmişti.
CHP'nin bu konudaki cürüm ortaklığını inkar edenler de olduğundan, Kuas'ın "Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, hükümetin 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile ilgili olarak hazırladığı iki kanun tasarısı Türk çalışma hayatında büyük hüsrana ve zararlara yol açacaktır" diye başladığı eleştirilerini, buna karşılık yasayı savunan AP ve CHP milletvekillerinin konuşmalarını kaynağından öğrenmek isteyenlere aşağıdaki linkte bulunan 11 Haziran 1970 tarihli TBMM tutanaklarını okumalarını sağlık veririz:
https://t.co/W1KW7Alugo