Vazgeçmeye övgü
"Nostalji, uzaktaki şeye duyulan özlemse; solastalji, şey hâlâ sizleyken özlemektir.Bir insan gitmemiştir, ev değişmemiştir, sokak aynı sokaktır; ama ruhları çekilmiştir.
Her şey kendi yerindedir ama onlarda bulduğumuz anlam gitmiştir. Solastalji, tam da bu anlam kaybının insanda bıraktığı derin hüznün adıdır.
Nostos eve dönüş, algia acıdır. Nostalji, geri dönülemeyen bir eve duyulan sızıdır.
Solace ise teselli, avuntudur. Bu yüzden solastalji, insanın bir zamanlar teselli bulduğu şeyde artık teselli bulamamasıdır.Ev hâlâ oradadır ama artık eviniz değildir. İnsan aynı yerde yaşamaya devam eder ama içindeki duygu aşınır.
Bu yüzden solastalji çoğu zaman “insanın evindeyken evsizleşmesi” olarak açıklanır.Birinin yanında yalnızlaşmaktır solastalji; bir hayatın içinde yurtsuz kalmak."
Alin Ozinian (@AlinOzinian) yazdı
https://t.co/mRsKAoTI0K
Çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendimize batıralım. Belki de bir çok çocuk için henüz geç kalmamışızdır. Dr. Bircan Reçber ( Sosyal Hizmet Uzmanı).
Sonuçta, okulda ve toplumsal yaşamda kurallara uymayan, zorbalayan veya zorbalanan, öğretmenlerin uyarmaya korktuğu, yere düşen kalemini öğretmenden isteyen çocuklarla karşılaştık.
pahalı hediyeler alarak çocuğun duygusal ihtiyacının karşılandığını sanmak biz ailelerin en büyük hatalarından bazıları. Aşırı koruyucu tutum ve davranışlarımız ile bir bakıma çocuğun gelişimine engel oluyoruz. Çocuğun gelişim hakkını ihlal ediyoruz.
O yorulmasın ben yaparım, o üzülmesin ben hallederim” diyerek sorumluluk almasını engellemek,
* Eline telefon, tablet vererek (tehlikelerle dolu sanal dünyada sınırsız zaman geçirmesine neden olmak onun belki 20 dakikalık bizimle geçireceği kaliteli zamanı ondan esirgemek,
Ben yaşamadım o yaşasın, ben giymedim o giysin, ben yemedim o yesin diyerek çocuğun ihtiyacı olandan fazlasını karşılamak,
* “ Ama çok tatlı kuralları çiğnesin, istediği yaramazlığı yapsın” diyerek çocuğun disipline olma ihtiyacını görmemek,
🚨20 Ocak 2026’da TGRT @tgrthabertv ekranlarında açıkça uyarmıştım:
Türkiye’de çocuk cinayetleri ve çocuk saldırganlığı artacak, bu şiddet dalgası büyüyecek demiştim.
Ne yazık ki bugün geldiğimiz nokta ortada…
Şanlıurfa Siverek’te yaşananlar, bugün Kahramanmaraş’ta okulda olanlar artık münferit değil.
Bu bir uyarı değil, bu bir krizdir.
Sorun; sadece güvenlik değil,
eğitimden kopuş, aile yapısındaki kırılma, akran zorbalığı ve denetimsiz dijital içeriklerin birleşimidir.
Artık pansuman değil, RADİKAL TEDBİRLER şart:
✔️Okullarda erken uyarı ve zorunlu takip sistemi,
✔️ Psikolojik tarama ve destek mekanizmaları,
✔️ Akran zorbalığına karşı net yaptırım / rehabilitasyon,
✔️ Eğitimden kopan çocukların sistemli takibi,
✔️Dijital içeriklere ciddi denetim,
Bugün görmezden gelinen her risk, yarının daha ağır trajedisine dönüşür.
Bu mesele siyaset üstüdür.
Bu mesele, doğrudan geleceğimizdir.
#Şanlıurfa #Siverek #Kahramanmaraş
Son saldırıda yeni detay:
Fail çocuğun yoğun şekilde bilgisayar oyunu oynadığı belirtiliyor. Şimdi bu iddia inceleniyor.
Dünyada bu konuda bazı yeni yasal önlemler yürürlükte :
👉ABD’de artık yeni bir dönem başladı:
İlk kez bir okul saldırısında
👉 anne ve baba hapis cezası aldı
Sebep:
• Silahı erişilebilir bırakmak
• Çocuğun riskli olduğunu bilmek
• Önlem almamak
Yeni yaklaşım şu:
👉 “Çocuk yaptı” yeterli değil
👉 “Aile ne yaptı?” sorusu soruluyor
ABD’de genel sistem:
• Çoğu eyalette ebeveynler doğrudan suçlanmaz
• Ama:
👉 silahı kilitlemezsen
👉 çocuğun erişimine izin verirsen
cezai sorumluluk doğabilir
En kritik veri:
Okul saldırganlarının büyük kısmı
silaha evden ulaşıyor
Bu yüzden yasalar artık şuna odaklanıyor:
“Ev içi ihmal”
👉Avrupa’da yaklaşım daha farklı ama net:
🇩🇪 Almanya
👉 Aile “denetim yükümlüsü”
İhmal varsa sorumlu tutulabiliyor
🇫🇷 Fransa
👉 “Ebeveyn ihmali” cezalandırılmalı tartışması büyüyor
🇬🇧 İngiltere
👉 “Parenting Orders”
Devlet aileye müdahale eder
Zorunlu ebeveynlik eğitimi verir
Uymayan aileye yaptırım uygular
Boston Üniversitesi, beynin uyku sırasında kendi atık ürünlerini dışarı attığını keşfetti. Beyin omurilik sıvısının derin uyku sırasında dalgalar halinde beyne akarak Alzheimer'a neden olan maddeleri uzaklaştırdığı bu mekanizma, gece boyu uykusuz kalmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilimsel olarak doğruluyor.
🎈Bugün, çocuk ruh sağlığı ve psikanaliz dünyasının en şefkatli, en oyunbaz ve en derinlikli zihinlerinden biri olan D.W. Winnicott’ın doğum günü. Bize "mükemmel" olmanın değil, "yeterince iyi" olmanın yeterliliğini öğrettiği için ona ne kadar teşekkür etsek azdır.
Uykunun beyni yıkadığı ve yetersiz uykunun beyinde amiloid denen çöp proteinlerin birikimine yol açarak Alzheimer oluşumuna katkıda bulunduğu tespit edildi.
Aman uykuya dikkat
Fark ettiniz mi hiç?
Rüyada gerçek gözyaşları dökebiliyoruz — gözlerimiz ıslanıyor, yanaklarımızdan süzülüyor. Ama ne kadar çabalarsak çabalayalım, gerçek bir kahkaha atamıyoruz.
Nörobilimciler bunu prefrontal korteksin REM uykusunda büyük ölçüde devre dışı kalmasına bağlıyor.
Neşe ve kahkaha → bilinçli, sosyal, kontrollü bir tepki gerektiriyor (prefrontal devrede olmalı).
Acı, üzüntü, ağlama → çok daha ilkel, limbik sistemin derin katmanlarında, otomatik ve bilinçsiz.
Sonuç acı.
Beynin en derin katmanında neşeden çok daha fazla acı depolanmış gibi...
Akıllı telefonlar, insanlığın en büyük dikkat tuzağına dönüştü.
Bir zamanlar zihinlerimizi besleyen uzun soluklu okumalar, sessiz düşünme anları, derin sohbetler... Bunların yerini saniyelik kaydırmalar, sonsuz akışlar ve bildirim bombardımanı aldı. Artık çoğu insan bir paragrafı sonuna kadar okuyamıyor, bir konuyu 10 dakika kesintisiz düşünemiyor. Beyin, sürekli yeni bir uyarı bekleyen, düşük kaliteli dopamin avına çıkmış bir avcıya benziyor.
Çocuklar doğdukları andan itibaren bu yapay hiper-uyarı ortamında büyüyor. Bebekken annenin gözlerine değil, annenin elindeki ekrana bakıyorlar. Tronick deneyinin 1975’teki o çarpıcı görüntüsü bugün her evde, her parkta tekrarlanıyor: anne-baba “donuk yüz” modunda, çocuk ise giderek içine kapanan, çaresiz bir ifadeye bürünüyor. Bu, sadece duygusal bağın kopması değil; beynin temel ödül ve odaklanma devrelerinin yeniden şekillenmesi demek.
Bilimsel çalışmalar artık net:
- Aşırı ekran kullanımı dikkat süresini kısaltıyor, derin düşünme (sustained attention) yeteneğini törpülüyor.
- Dopamin regülasyonu bozuluyor → gerçek hayattaki haz kaynakları yavan geliyor, motivasyon düşüyor.
- Uyku kalitesi yerle bir oluyor (özellikle mavi ışık), depresyon ve anksiyete riski artıyor.
- Z Kuşağı, tarihte standart zeka testlerinde önceki nesillere göre gerileyen ilk kuşak olarak kaydedildi – bilgi erişimi kolaylaştıkça bilişsel derinlik azaldı.
- 13 yaş öncesi telefon kullanımı ruh sağlığı sorunlarını ciddi oranda artırıyor; okulda cep telefonu yasağı ise sınav başarılarını, konsantrasyonu ve sosyal iklimi iyileştiriyor.
Bu sadece bireysel bir mesele değil; kolektif bir zihin erozyonu. Toplum olarak empati kurma, uzun soluklu tartışma yapma, sabırla bir fikri olgunlaştırma yeteneklerimiz aşınıyor. Yerine ne geliyor? Öfke patlamaları, yüzeysellik, tahammülsüzlük, sürekli kıyas ve tatminsizlik.
En acı tarafı şu: Bu felaketi biz kendimiz yarattık ve çocuklarımıza miras bırakıyoruz. Onları korumak için artık “dijital hijyen” değil, radikal sınırlar koymak gerekiyor:
- 13 yaş öncesi akıllı telefon yok.
- Uyku odası ekran-free zone.
- Günlük ekran süresi 2 saati geçmesin (ve kaliteli içerik olsun).
- Aile yemeklerinde, sohbetlerde telefon masaya bile konmasın.
- Çocuğun asıl ihtiyacı olan şey: sizin kesintisiz dikkatiniz, göz teması, ses tonunuz, dokunuşunuz.
Akıllı telefonlar her şeyi mahvetmedi belki… ama insan olmanın en kıymetli parçalarını –sessizliği, derinliği, birbirimize gerçekten bakmayı– çok ciddi biçimde yaraladı.
Bu yarayı görmezden gelmek yerine iyileştirmek elimizde.
Başlangıç basit: telefonu elinize aldığınızda bir an durun ve sorun:
“Şu anda gerçekten neyi kaçırıyorum?”
Çoğu zaman cevap, tam karşınızdaki insan oluyor.
Psikolojik hastalıklar tedavi edilmediğinde, bireyin yaşam kalitesini derinden sarsan, kişisel, sosyal ve mesleki işlevselliğini ciddi biçimde bozan sonuçlar doğurabilir. Zamanında müdahale edilmeyen depresyon, anksiyete, obsesif-kompulsif bozukluk, bipolar bozukluk veya travma sonrası stres bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıklar, kişinin düşünme biçimini, duygusal dengesini ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyerek umutsuzluk, değersizlik, öfke patlamaları, ilişkilerde bozulma, akademik veya iş yaşamında başarısızlık gibi sorunlara yol açar. Bu süreçte birey, içsel bir yalnızlık ve çaresizlik duygusuna kapılarak sosyal çevresinden uzaklaşabilir; aile içi çatışmalar artar, ebeveynlik rolleri zayıflar ve çocukların gelişimi dahi olumsuz etkilenir. Tedavi edilmemiş psikiyatrik hastalıklar, zamanla kronikleşerek hem ruhsal hem bedensel sağlığı tehdit eder; uyku, beslenme, bağışıklık ve kalp-damar sistemi gibi birçok biyolojik işlevde bozulmalara neden olabilir. En ağır sonuçlardan biri ise intihar düşünceleri veya girişimleri şeklinde ortaya çıkabilir. Oysa uygun psikoterapi, ilaç tedavisi ve sosyal destekle erken müdahale edildiğinde bu hastalıklar büyük ölçüde kontrol altına alınabilir; kişi yeniden üretken, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürdürebilir.
Zamanında müdahale ile belki de çoktan kontrol altına alınmış olabilecek muhtemelen TSSB ve depresyondan muzdarip olan bu kişi ile ailesinin bu 3 yıllık süreçte çekmiş olduklarını tahayyül bile edemiyorum.
Bir halk sağlığı tehlikesi olarak Yapay Zeka ile terapi: ‘Ne yazık ki bazıları ölümle sonuçlanabiliyor’
💬”Yapay zekâ riskli tavsiyelerde bulunabiliyor; kişinin depresyon tedavisi için aldığı ilaçları kesmeyi önerebiliyor ya da uzun süre bağımlılık tedavisi görmüş bir kişinin iş performansını arttırmak için madde kullanmasına onay verebiliyor. Görüldüğü gibi burada tehlikeli sonuçlar zorunlu tedavinin kesilmesinden, hastalıkta alevlenme oluşmasına, uygunsuz riskli davranışların önerilmesine kadar uzuyor ve ne yazık ki bazıları ölümle sonuçlanabiliyor.”
https://t.co/aj2tJyCZHW