Akademisyen arkadaşlar, bunu yapın, kaçırmayın, edu uzantılı mail adresine bedava claude üyeliği veriyor. Lab adresi sorduğu yere bölümünüzdeki akademisyenlerin toplu listesinin olduğu sayfayı yapıştırın, tercihen ingilizce hali, kabul ediyor.
BAĞLANTILARIN NİTELİĞİ VE MİMARİSİ YAŞAM AĞININ AKIŞ ÖZELLİĞİNİ BELİRLER, RASTGELE ÇOKLUĞU DEĞİL!
Robert May’in 1972’de Nature’da yayımlanan klasik çalışması önemli bir sezgiyi tersine çevirdi: Bir sistemde daha çok bağlantı olması, o sistemi mutlaka daha güçlü ya da daha kararlı yapmaz. Rastgele ağlarda bağlantı yoğunluğu ve etkileşim gücü arttıkça sistem kırılganlaşabilir.
Bugün biliyoruz ki gerçek yaşam ağlarında asıl belirleyici olan bağlantıların sayısı değil, mimarisidir: Hangi düğüm kime bağlı? Bağ ne kadar güçlü? Sistem modüler mi? Geri-besleme döngüleri dengeleyici mi, yoksa bozucu mu?
Bu, Bağlantısallık Bilimi için temel bir ilkedir:
İyi sistem, en çok bağlantıya sahip sistem değil; doğru bağlantıların doğru kuvvette ve doğru yerde bulunduğu sistemdir.
Yaşamdaşlık Kültürü için de aynı şey geçerlidir. İyi toplum, herkesin herkesle en güçlü biçimde bağlandığı toplum değildir. Farklılığı koruyabilen, güç yoğunlaşmasını sınırlayan, aşırı bağımlılığı azaltan ve bir yerdeki kırılmanın bütün ağı çökertmesini önleyen toplumdur.
Çünkü bazen bir ağı güçlendiren şey yeni bir bağ eklemek değil, yanlış bağı zayıflatmak, doğru bağı güçlendirmek ve ağı daha dayanıklı hale getirecek boşlukları korumaktır.
Yaşamı güçlendiren bağlantının çokluğu değil, bağlantının niteliği ve mimarisidir.
“Anlam”, yaşantı ağlarının mimarisine verdiğimiz isim olabilir.
#Penceremdenİstanbul
Neden sıkılmamız gerekiyor?
Arthur C. Brooks, can sıkıntısının bizi depresyon ve anksiyeteden koruduğunu iddia ediyor. Brooks’a göre sıkıldığımız zaman hayatta anlam aramaya başlıyoruz. Peki bizi sıkılmaktan alıkoyan şey nedir? Tabii ki dopamin deposu akıllı telefonlar.
(Tabii Brooks burada meselenin ekonomik yönüne değinmemiş. Herhangi bir sosyal etkinliğe bütçe ayıramadığı için çareyi TikTok kaydırmakta bulan milyonlarca insana "Hadi bakalım koy şu akıllı telefonu bir köşeye" demek ne kadar anlamlı olur, tartışılır.)
-----
@akademi_FR'de 14 Eylül haftasında başlayacak online Fransızca derslerimize katılmak için şu linke bilgilerinizi bırakabilirsiniz, size dönüş yapacağım: https://t.co/Mu761NyFk9
(#reklam)
Günümüz psikoloji yaklaşımlarının en büyük yanılgılarından biri, geçmişte yaşanan travmaları sürekli olarak konuşmanın, analiz etmenin ve yeniden canlandırmanın iyileştirici olduğu inancıdır. Oysa bu yaklaşım, çoğu zaman tersine bir etki yaratır. Geçmişteki acıları defalarca gözden geçirmek, onları zihnimizde canlı tutmak ve sürekli olarak o duyguları yeniden deneyimlemek, travmayı iyileştirmek yerine, bazen onu daha da besler ve büyütür. Her psikoterapi seansı, her detaylı anımsama, her bir analiz, acıların üzerine yeni katmanlar ekler. Kişi, kendini geçmişin esiri haline getirir ve kim olduğunu tamamen yaşadığı olumsuz deneyimlerle tanımlamaya başlar. Bu durum, kimlik karmaşasına yol açar ve kişiyi sürekli olarak mağdur konumunda tutar. Geçmişin acıları, günümüzün gerçekliğinden daha büyük ve daha etkili hale gelir. Bazen de kişi, kimliğini bu acılar etrafında örer ve iyileşmek, kimliğini kaybetmek anlamına gelebilir.
Ancak gerçek iyileşme, tamamen farklı bir yoldan geçer. Geçmişi değiştirmenin tek yolu, bugünkü benliğimizi, varoluşumuzu dönüştürmektir. Bu dönüşüm, yeni davranışlar geliştirmek, farklı seçimler yapmak, kendimizi farklı şekillerde ifade etmek ve yeni deneyimler edinmek anlamına gelir. Aynı zamanda fiziksel, mental ve toplumsal bir güçlenmeyi de içerir.
Dönüşüm gerçekleştikçe, bugünkü biz güçlendikçe, geçmiş de dönüşmeye ve yeni bir anlam kazanmaya başlar. Olaylar değişmemiştir ancak bizim yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlar ve yaşadıklarımızı yorumlamamız değişir. Artık farklı bakmaya başlarız. Eskiden bizi inciten, kıran deneyimler, yeni perspektifimizle birlikte farklı anlamlar kazanır. Bu, geçmişi değiştirmek değil, geçmişin bizim üzerimizdeki etkisini dönüştürmektir. Güçlü, özgüvenli ve sınırları net bir kişi olarak yaşamaya başladığımızda, geçmişte yaşanan çaresizlik duyguları da gücünü kaybeder. Bu süreçte en önemli nokta, geçmişin acılarına bağlanan eski benliğimizin geride kalmasıdır. Yeni benlik, geçmişin izlerini taşır ama onun esiri değildir.
- "Farkındalık Cehennemdir" kitabımdan alıntı
“DOLCE FAR NIENTE” :
Yaşam Ağının (Hiç Onu Değiştirme Düşüncesi Olmadan) Farkındalığı
Modern insan, varoluşunu giderek daralan bir ölçütle değerlendiriyor: üretim. Ne kadar çok yaparsak, o kadar var olduğumuzu düşünüyoruz. Gün, yapılacaklar listeleriyle başlıyor; zihnimiz, tamamlanmamış görevlerin yankısıyla dolu. Oysa yaşamın daha derin bir matematiği var. Bu matematik, yalnızca yapılanlarla değil, yapılmayanların açtığı boşluklarla da çalışır. İtalyanların “dolce far niente” dediği — hiçbir şey yapmamanın tatlılığı — işte bu boşlukların değerini hatırlatan bir varoluş hâlidir.
İlk bakışta bu ifade tembelliği çağrıştırır. Oysa burada söz konusu olan edilgen bir durgunluk değil; aksine, bağlantıların zorlanmadan sürdüğü bir bilinç hâlidir. Bağlantısallık bilimi bize şunu öğretir: Hiçbir varlık tek başına anlam taşımaz. Her şey, içinde bulunduğu ağ ile vardır ve o ağ içinde oluşur. İnsan da bu açıdan bir nesne değil; sürekli güncellenen bir ilişkiler örüntüsüdür. Beyindeki nöral bağlantılar, sosyal ilişkiler, kültürel etkileşimler ve enformasyon akışı birlikte “benlik” dediğimiz dinamik yapıyı kurar.
Ancak modern yaşam bu ağı sürekli zorlar. Sürekli uyarı, sürekli veri, sürekli eylem… Bu durum, bağlantıların derinleşmesine değil, yüzeyselleşmesine yol açar. Tıpkı aşırı yüklenmiş bir ağın verimli çalışamaması gibi, zihnimiz de sürekli aktivite altında anlam üretme kapasitesini yitirir. İşte “dolce far niente” bu noktada devreye girer. Bu hâl, bağlantıları koparmak değil; onları yeniden düzenlemek için gerekli olan boşluğu yaratır.
Nörobilim bu durumu destekler. Zihin dış uyaranlardan çekildiğinde, “default mode network” olarak adlandırılan içsel ağlar aktifleşir. Bu ağlar, geçmiş deneyimleri yeniden işler, geleceğe dair olasılıkları kurar ve en önemlisi, dağınık enformasyonu anlamlı bir bütün hâline getirir. Yani insan hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünürken, aslında zihinsel düzeyde yoğun bir bağlantı mimarisi inşa edilir. Bu, üretimin askıya alınması değil; üretimin daha derin bir katmana taşınmasıdır.
Yaşamdaşlık kültürü açısından bakıldığında, bu durum daha da anlam kazanır. Yaşamdaşlık, zihnin merkezine “ben”i değil, yaşamın kendisini yerleştirmeyi önerir. “Ben ne yapmalıyım?” sorusu yerini “yaşam şu anda nasıl akıyor?” sorusuna bırakır. Bu geçiş, bireyi bir üretim makinesinden çıkarıp yaşamın bütünlüğü içinde bir bağlantı düğümü hâline getirir. “Dolce far niente” bu dönüşümün gündelik pratiğidir. İnsan, bu hâlde üretmez; ama yaşamın akışına katılır. Ve çoğu zaman, en derin anlamlar tam da bu katılım anlarında ortaya çıkar.
#Penceremdenİstanbul
Neden alkol tüketmemelisin biliyor musun?
Alkol:
- HRV'yi düşürür
- REM uykusunu bozar
- Kortizolü artırır
- Karaciğer detoks yolaklarını bozar
Soruyorlar haftada 1 bile mi yok, cevap yok!
Haftada 1–2 içki bile günlerce toparlanmayı etkileyebilir vücudun ritmini zor bulur.
“Kendini aramalısın. Kendini yalnızca basit ve unutulmuş şeylerde bulacaksın. Neden bir süreliğine ormana gitmiyorsun?”
– C. G. Jung, Mektuplar, I. Cilt
Bazen ruhumuz yorulur, kelimeler yetmez…
İşte tam da böyle zamanlar için izleyebileceğiniz ve size psikolojik olarak iyi gelebilecek birkaç öneri:
🎬 Travmanın Bilgeliği - Gabor Maté
İnsanın iç yaralarına şefkatle bakmayı öğreten derin bir yolculuk.
🎬 Bir Sinema Duası - Andrey Tarkovski
Sanatın, insan ruhuyla kurduğu o sessiz ve güçlü bağ…
🎬 Human (İnsan) - Yann Arthus- Bertrand
Dünyanın dört bir yanından hayatlara dokunan gerçek hikâyeler.
🎙️ Sanatçının Şehri - Şule Gürbüz
Bir şehrin içinden geçen, insanın içine dokunan bir sohbet.
Belki bir akşam, kendinize küçük bir alan açar ve bu önerilerden biriyle karşılaşırsınız…
Kim bilir, belki de tam ihtiyacınız olan şeydir.
“İster biz tercih etmiş, ister maruz kalmış olalım, kopuşlar bize aittir. Aileden, arkadaşlardan, sevgiliden, ortamından kopmak; meslek, ülke, dil değiştirmek; belki de bağlardan çok kopuşlar bizi inşa eder.” s.13
Yönetmen Zeki Demirkubuz birkaç hafta önce buna benzer sözler söylemişti:
“Hayatta kalıcı ve değerli bir şey üretebilmenin ilk yolu kendinden kurtulmak ve kendine acımayı bırakmak.”
Evet, Munger’ın sözleriyle muhteşem bir benzerlik gösteriyor.
Sanırım Kur’an’da insana dair en çarpıcı ifade onun ziyanda olduğunu dile getiren Asr Suresi ayeti.
Geçenlerde La Grande Bellezza filminin Tekasür Suresi’nin modern bir yorumu olarak okunabileceğini söylemiştim. Onu biraz açayım bu vesileyle. Bu filmde başrolümüz Servillo’nun canlandırdığı Jep karakteri Roma’da gayet şatafatlı bir yaşam sürmektedir. Her akşam partiler, sanat çevrelerinde geçirilen entelektüel sohbetler, lüks bir hayat… Kendisi 65. yaşını kutladığı sıralarda bazı yüzleşmeler yaşar. Ölüme dair detayları yakalar. Mesela gençlik aşkının ölümü, yaşlı sanatçının yıkımı ona koleksiyonların, sanat eserlerinin ölüm karşısında boş olduğu hissini verir.
Zaman akıp geçiyordur. Ve Jep şöyle söyler: “Belirli bir yaştan sonra fark ettim ki, artık istemediğim şeylere zaman ayıracak kadar ömrüm kalmadı.”
Burada istemediğim şeylere ayıracak ömrüm kalmadı ifadesi kritiktir. Tüm o sanat ortamı, partiler, şatafatı bir tür Tekasür / biriktirme olarak gördüğümüzde istemediği şeylere ayıracak zamanının kalmaması tam da Asr Suresi’nde bahsedilen ömür sermayesinin tükendiğine (husr’a) işaret eder. Jep “Hayat, hilelerle dolu bir yolculuktur.
Ama sonunda asıl mesele şudur:
Boşluk mu, yoksa hayret mi?” Diyerek dünya yolculuğunun bir oyundan, oyalanmadan ibaret olduğunu söyler. Ve hayretten kastı da hakikattir. Tüm oyalanmalarımızın yanında hakikat bizi ziyandan kurtaracak olandır.
Buna Thomas Mann Venedik’te Ölüm kitabında şöyle dikkat çekiyor “Ruhu dünyanın güzelliğine karşı bir susuzluk duyuyordu; fakat o susuzluğun içinde çürümenin gölgesi geziniyordu.”
Charlie Kaufman'ın yazıp yönettiği Synecdoche New York (2008) da bu konuya farklı bir yerden bakar. Caden, hayatını gerçek bir şey üretmek için gözü kara şekilde tüketir. Ama sürekli erteler, geciktirir, detaylarda kaybolur, yaşamı elinden sızar. Ve görünür olmanın, herkesin ısrarla hikayeler, reelsler aracılığıyla diğerinin gözüne girme gayretinin de bir yerde biteceğini hatırlatan o ifade gelir “Ben ölürken herkes bir şeylerle meşgul olacak. Kimse fark etmeyecek.”
Peki ya Oblomov… O ise kaybettiğinin farkında dahi değildir. Hayatında ne büyük bir trajedi vardır ne de acı. Onun çöküşü sessizdir. Yavaşça, gün gün, alışkanlıkla içeriden çözülür.
“Oblomov’un asıl trajedisi, bütün bir hayatı bekleyerek tüketmesiydi; ne tam yaşadı ne de tamamen vazgeçti.”
Husr. Budur işte. Yaşarken neyi tükettiğimizi bilememek.
Ama iman eden, salih amel işleyen, hakkı ve sabrı konuşan… Yaşamın farkında olandır.
Bilişsel nörobilim doktoru Albert Moukheiber, dinlenme ve tatil anlayışımızla ilgili önemli bir eleştiride bulunuyor. Moukheiber'e göre nasıl bir hafta uyuyup üç hafta ayakta kalamıyorsak iki-üç hafta tatil yapıp geri kalan zamanda tüm gücümüzle çalışmamız da mümkün değil.
Dolayısıyla beynimizi günlük olarak dinlendirmemiz gerek. Videoda "performans kaygısı gütmeden" beynimizi dinlendirebileceğimiz etkinlikleri de açıklıyor.
📢 2025 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, bağışıklık sistemimizin kendi dokularımıza zarar vermemesini sağlayan en temel mekanizmalardan birini aydınlatan çalışmalara verildi: Çevresel Bağışıklık Toleransı (Peripheral Immune Tolerance).
🔬 Bu mekanizma sayesinde oto-reaktif T ve B hücreleri susturulur, yok edilir veya düzenleyici T hücreleri tarafından baskılanır. Böylece bağışıklık sistemi zararsız kendi antijenlerimize ya da sürekli karşılaştığı çevresel antijenlere saldırmaz.
⚡ Bu sürecin keşfi, otoimmün hastalıkların (tip 1 diyabet, multipl skleroz, romatoid artrit vb.) anlaşılmasında, tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde ve immünoterapilerin yönlendirilmesinde dönüm noktası oldu.
🏅 Nobel Komitesi, bu yılki ödülle bağışıklık sisteminin “denge” kavramını ortaya koyan ve tıpta yeni ufuklar açan bu keşfin önemini ortaya koydu!
“Beyin nasıl düşünce üretir?” sorusundan “Yaşam nasıl yaşantılar üretir?” sorusuna 15 adımlık bir bilimsel yolculuk👇
İlk video Prof Dr Çetin Balanuye’nin konuyu sunuş konuşması, ikincisi bu bilim macerasının konuşması
1. https://t.co/b2XRwBJMG1
2. https://t.co/Fnl05FOjys
Hareket, Hareket, Hareket!
Egzersiz, kanda triptofan seviyelerini yükseltir ve beynin serotonine olan hassasiyetini artırır.
Aynı miktardan daha fazla fayda elde edersiniz.
Ancak anahtar yoğunluk değil, tutarlılıktır!
“Aşk yanlış anlamanın sonucudur. Birini anlamadığımızda ona aşık oluruz. Kişinin gerçeğinin farkına vardığımızda, onun düşündüğümüz kişi olmadığını söyleriz.”
İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’den aşk üzerine…
Çoğumuzun Evgeny Grinko'nun piyanosundan dinlediği ve bana göre dünyanın en hisli ezgilerinden "Jane Maryam"i bir de İranlı ünlü müzisyen Monika Jalili ve Montrel Semfoni Orkestrası'ndan dinleyelim.
Huzurlu ilişkiler için aklımızda bulundurmamız gereken bir gerçek:
Dünyanın ve insanların bize bir borcu yok; eğer dünyadan, yaşamdan, insanlardan bir şey alacaksak bu ancak kendi eylemlerimiz ve çabamızla olur.