Sayın Cumhurbaşkanlığı Makamına,
Kasım 2025 Kongresinde; sn. Şimşek ve sn. SPK Başkanı, sermaye piyasalarında yapılan manipülasyonları bildiklerini açıkça ifade ettiler. Uzun bir süre sonra nihayet bazı düzenlemeler yapılabildi.
Bu ihmalin yarattığı tahribat ve güven kaybının faturasını da maalesef 86 milyon vatandaş olarak uzun yıllar ödeyeceğiz.
Yapılan düzenlemelerin elbette ki etkisi olacaktır. Ancak Yaratılan Tahribatın Ana Nedeni Ne Olacak? sorun buradadır.
Çünkü, bu sorunun kaynağı, Kanun’un “Piyasa Dolandırıcılığı” başlıklı 107’inci maddesine aykırı biçimde gerçekleştirilen şaibeli işlemlerle, değerinin yüzlerce kat üstüne taşınan hisselerdir. Fiktif olarak yaratılan bu değerlerin karşılığı yoktur. Bu hisseler bir gün gerçek değerine dönmeye başlayacaktır. İşte o gün milyonlarca daha mağdur ortaya çıkacaktır. Trene son binenler kaybedecektir. Maalesef bundan da kaçış yoktur.
SPK ve MASAK’a bizzat yaptığım yazılı başvurular sonrasında size de 15 Nisan’da gönderdiğim yazı ve ilgili belgeleri ile tüm bunları anlatmıştım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak size önemle seslenmek istiyorum,
Sayın Cumhurbaşkanım,
Piyasa Dolandırıcılıkları ile yaratılan yüz milyarlarca liralık haksız kazanç, milyonlarca KY’nin göz göre göre dolandırılarak zarara uğratılması ve sonuçta da Ülkenin Cumhuriyet tarihinin en büyük zararlarından birini gördüğü bu şaibeli işlemler için lütfen Devlet Denetleme Kurumu’nu devreye sokun. SPK, BDDK ve MASAK ile yapılacak koordinasyon ile bu işlemleri; yapanlar, göz yumanlar ve destek verenler çok kısa zamanda ortaya çıkartılacak ve Adalete teslim edilebilecektir.
Eğer bu süreç işletilmezse, suç ekonomisini büyüten ve suç gelirlerini artıran, milyonlarca mağdur yaratan bu şaibeli işlemleri gerçekleştirenler buradan aldıkları cesaret ile başka yöntem ve usullerle bundan sonra da Ülkeye bu kötülükleri yapmaya devam edeceklerdir.
Tensip ve değerlendirmelerinize arz ediyorum.
@RTErdogan
🚨 FELAKETİN ÜZERİNE KONAN AÇGÖZLÜLÜK
30 Ağustos 2026…
Zafer Bayramı’nın 104. yılında, Girne açıklarında bir yolcu gemisi alabora oldu.
Sekiz can denizde kaldı, onlarcası hâlâ kayıp, yüzlerce aile perişan.
Kuzey Kıbrıs’ta üç günlük ulusal yas ilan edildi.
Deniz yolu kapandı.
İnsanlar limanda, otellerde, havalimanında çaresiz kaldı.
İzni biten, ailesine yetişmesi gereken, hasta yakını olan, evine dönmek zorunda olan yüzlerce vatandaş uçağa yöneldi.
Ve tam o anda @ucurbenipegasus ile @AJET_TR, milletin acısını fırsat bildi!
Dün 6 bin lira olan Ercan-İstanbul biletleri, bir gecede 22 bin liraya, hatta bazı hatlarda 35 bin liraya fırladı.
Algoritma mı yaptı, şirket mi yaptı, fark etmez.
Sonuç aynı:
Felaketin üzerine konan bir rant.
Bu ne vicdandır?!
Bu ne insaniyettir?!
Bu ne millî duygudur?!
Millet yas tutarken, evlatlarını ararken, denizde kaybolanların haberini beklerken, iki havayolu şirketi “talep arttı, fiyat yükselir” diye milletin cebine el uzattı.
İnsanların çaresizliğini fiyatlandırdılar.
Acıyı metalaştırdılar.
Felaketi kâr hanesine yazdılar.
Siz nasıl bir açgözlülükle bu işi yaptınız?!
Utanmadınız mı?!
Türkiye Cumhuriyeti Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu tabloya sessiz mi kalacak?!
Devlet, vatandaşını felaket anında korumakla yükümlü değil midir?!
Olağanüstü durumlarda fiyat tavanı uygulamak, ek seferleri normal fiyattan koymak, spekülasyonu durdurmak devletin görevi değil midir?!
Pegasus ve Anadolu Jet’e soruyoruz:
Siz bu milletin evlatlarını taşıyan şirketler değil misiniz?!
Yoksa sadece kâr maksimizasyonu yapan, vicdanı algoritmaya teslim etmiş ticarethaneler misiniz?!
Bir milletin en zor anında, en çaresiz kaldığı anda yapılan bu fırsatçılık, sadece ticari bir karar değildir.
Ahlaki bir çöküntüdür.
İbret alınması gereken bir rezalettir.
Eğer bu ülkede hâlâ bir vicdan, bir devlet otoritesi, bir milli duruş varsa, bu açgözlülüğe dur denmelidir.
Yoksa yarın başka bir felakette yine aynı manzara yaşanır:
Millet ölür, bazıları kâr eder.
Tarih, felaketlerden rant sağlayanları unutmaz.
Millet de unutmaz.
Başımız sağ olsun.
Ama bu vicdansızlığa da dur denilsin.
Ekranlarda, köşelerde iktidar namına tetikçilik yapan zevata şöyle bir alıcı gözüyle baktığınızda görünen manzara şudur:
Karşımızdaki güruhun hiçbirinin ciddi bir fundamentali, sağlam bir analitik çevçevesi yok. Doğru dürüst bir eğitimden geçmedikleri gibi, asgari bir genel kültürden dahi mahrumlar. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma" pespayeliğinin tam anlamıyla vücut bulmuş halleri bunlar.
Özgür iradelerini ve düşünme organlarını çoktan kiraya vermiş durumdalar. Sadece kendilerine fısıldanan, kulaktan dolma yalan yanlış hezeyanlarla, gazetecilik veya yorumculuk kisvesi altında alenen tetikçilik yapıyorlar.
Fakat işin en acınası, en trajikomik tarafı şu: Ortadaki liyakatsizlik ve sığlık o kadar dipsiz bir boyutta ki, merkezden ellerine tutuşturulan o sipariş argümanları, o hazır metinleri bile doğru dürüst ifade etmekten, iki kelimeyi bir araya getirip savunmaktan acizler. Çünkü biat kültürü beyin kıvrımlarına, adeta hücrelerine kadar işlemiş. Özgür bir zihinle, kendi başlarına cümle kurma melekelerini kaybedeli çok olmuş, sadece aldıkları talimatı papağan gibi tekrarlamaya çalışan, bağırıp çağırdıkça kendi vasatlıklarında boğulan koca bir cehalet ordusu...
Komedyen İmran Deniz Göktaş vakası hakkında hazırladığım 47 sayfalık bilimsel mütalaayı, bu vakada gündeme gelen hukuki meselelerin anayasa ve insan hakları hukuku bakımından kayda geçirilmesi ve kamusal tartışmaya katkı sunması ümidiyle buradan da paylaşıyorum.
Raporda; kelepçe uygulamasından gözaltı ve tutuklamaya, Cumhurbaşkanına hakaret ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlarından “kuyu tipi” hapishane koşullarına kadar uzanan hukuki sorunları, ağırlıklı olarak AYM ve İHAM içtihatları çerçevesinde inceledim.
Mizaha, komikse gülüp geçilecek; beğenilmiyorsa gülmeyip geçilecek günler de gelecektir.
Rapora buradan ulaşabilirsiniz:
https://t.co/PRDxwYG3ZO
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
Kavala ve Uçum - Taha Akyol https://t.co/E7oq78XAVT @KararHaber
Mehmet Uçum, AİHM’nin gayri milli olduğunu, kararlarının bağlayıcı olmadığını yazdı.
Türkiye’nin AİHS’den ve AİHM’den çekilmeye zorlandığını bile söyledi.
Putin bile bunu yapmıyor! Siz yaparsanız, Türkiye’yi Üçüncü Dünya’ya çekmiş, en büyük kötülüğü yapmış olursunuz.
Asla ihtimal vermiyorum.
Ayrıca AİHM kararları Anayasa madde 90 ve CMK madde 311’e göre bağlayıcıdır. Anayasa ve CMK milli kanunlardır.
AYM millidir, AYM’nin kararlarını neden uygulamıyorsunuz?
AİHM ve AYM kararları uygulamak sadece adalet için değil, Türkiye’nin bir hukuk devleti ve gelişmiş ülke olması için de zorunludur.
🔴 Tutuklu Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin'in oğlu:
“Bu suçtan bu kadar uzun süre tutuklu yargılanıp, hükümden sonra da tutukluluğu devam edecek Türkiye'deki ilk örneğiz.
Tek bir eylemden yargılanmamıza rağmen dosyanın en ağır cezalarından biri verildi.”
Milletler neden kendilerini aldatır?
Kısa cevap: Gerçekliği değiştirmek, gerçeklik hakkındaki hikâyeyi değiştirmekten daha zordur.
Ekonomiyi düzeltmek zordur.
Eğitim reformu zordur.
Bağımsız kurumlar kurmak ve sürdürmek, merkeziyetçi yönetimler kurmaktan zordur.
Hukukun üstünlüğünü tesis etmek zordur.
Bilimsel kapasite oluşturmak onlarca yıl sürer.
Fakat topluma “zaten büyüğüz” demek kolaydır. İşte bu nedenle kolektif kendini aldatma yalnız psikolojik bir zayıflık değildir; siyasal bir teknolojidir.
Yönetilenlere özsaygı verir. Yönetenlere başarısızlığı farklı adlandırma imkânı verir. Gerçekliğin yarattığı rahatsızlığı azaltır.
Fakat bedeli ağırdır: Toplumların ilerlemesini sağlayan şey kendileri hakkında ne kadar güzel hikâyeler anlatabildikleri değil, kendileri hakkında ne kadar rahatsız edici olursa olsun, gerçeği öğrenmeye tahammül edebilme kapasitesidir.
Bu nedenle bir ülkenin gerçek gücünün en iyi ölçülerinden biri tanklarının, İHAlarının, köprülerinin veya millî gururunun büyüklüğü değildir. Daha temel bir ölçüt vardır: Yanıldığını öğrenme kapasitesi.
Bir toplum “Dünya bizi kıskanıyor” demeye ihtiyaç duymadan kendisine güvenebildiği; tarihini kutsallaştırmadan kabullenebildiği; başarısızlıklarını düşman üretmeden açıklayabildiği ve eleştiriyi ihanet saymadan dinleyebildiği ölçüde olgunlaşır.
Çünkü kendini aldatmak insanı geçici olarak güçlü hissettirebilir.
Bu değerlendirme, milletler için de geçerlidir: Kendisi hakkında gerçeği duymaya katlanamayan bir toplum, sonunda kendi hatalarından öğrenemez. Ve öğrenemeyen toplumların en büyük trajedisi geri kalmaları değildir. Geri kaldıklarını anlayamamalarıdır. Çünkü gerçekliği değiştirmek, gerçeklik hakkındaki hikâyeyi değiştirmekten daha zordur.
Hannah Arendt’ten müthiş tespit:
"Sürekli yalan söylemenin amacı insanları bir yalana inandırmak değil, artık kimsenin hiçbir şeye inanmamasını sağlamaktır. Doğruyu yanlıştan ayırt edemeyen bir halk, iyiyi kötülükten de ayırt edemez. Ve böyle bir halk, düşünme ve yargılama gücünden yoksun bırakıldığında, bilmeden ve istemeyerek tamamen yalanların egemenliğine boyun eğmiş olur. Böyle bir halkla istediğinizi yapabilirsiniz."
🔴 Yeniden ortak bir gelecek hikâyesi kurmanın ilk şartı: Bugün kim olduğumuzu yeniden öğrenmek ve düşünmek
📌 Kentleşme yeni bir insan üretti. Eski olanla yeni olan birbirinin yerine geçmedi, iç içe geçti. Yeni melez alanlar, gri kesişim kümeleri oluştu. Hem bireyci hem aileci, hem geleneksel hem modern… Bu tutarsızlık değil, yeni toplumun gerçekliği. Ve bu yeni toplumu anlamak için insanların yalnızca Türk mü Kürt mü, laik mi muhafazakar mı olduklarına değil, nasıl yaşadıklarına bakmalı… Değiştik ama bu değişimin ortak hikayesini kuramadık. Kim olduğumuzu yeniden öğrenmek zorundayız
✍️ Bekir Ağırdır'ın yazısı...
https://t.co/lwadE78DW0
@BekirAgirdir
“Ve onlar Polatlı’da tirenden indiler
Polatlı’da ekenekler bir buğday denizidir.
Kimseyi komadılar bu denizin kıyısında
Dinlenmeye ve de uyumaya…
Gece demediler, güneye doğru
Yürüyüşe çıkardılar.”
Ceyhun Atuf Kansu, Polatlı’da trenden iner inmez cepheye yürütülen askerleri böyle anlatıyor. Dinlenmeye fırsat bulamadan, gece gündüz demeden Haymana tepelerine doğru yürüyen yorgun askerler…
105 yıl önce bugün, 23 Ağustos 1921’de, Sakarya’da 22 gün 22 gece sürecek ölüm kalım savaşımız işte böyle başladı.
Bu nasıl bir savaştı?
Yaklaşık 102 bin kişilik Türk ordusu ile 124 bine yaklaşan Yunan kuvveti, Ankara’nın Polatlı ve Haymana ilçeleri arasında, Sakarya Irmağı’nın doğusunda karşı karşıya geldi.
Savaş 100 kilometre genişliğinde, 25 kilometre derinliğe ulaşan olağanüstü büyük bir alana yayıldı. Tek bir cephe çizgisinde yapılmadı. Tepe tepe, mevzi mevzi, köy köy, adım adım sürdü. Bir tepe kaybedildiğinde savaş bitmiyor, gerideki başka bir tepede yeniden savunma kuruluyordu.
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” sözü işte tam bunu anlatıyordu: Savunulan şey yalnızca bir siper ya da bir çizgi değildi. O tepelerin, köylerin ve yolların tamamıydı. Kısacası bütün vatandı.
Sakarya başladığında Kütahya, Eskişehir ve Afyon kaybedilmişti. Ordumuz yok edilmemek için Sakarya’nın doğusuna çekilmişti, Yunan ordusu Ankara’ya yaklaşık 70 kilometre kadar yaklaşmıştı. Meclisin ve hükûmetin Kayseri’ye taşınması konuşuluyordu.
Sakarya Savaşı yoksul bir ülkenin, yoksul bir ordunun Tekâlif-i Milliye emirleriyle Anadolu halkının elinde kalan son imkânları da ordusuyla paylaşması ile verilen bir savaş oldu. Ordu köylünün ekmeğiyle, kağnısıyla, hayvanıyla, giyeceğiyle; Anadolu insanının elinde avucunda ne varsa ortaya koymasıyla ayakta duruyordu.
Ankara, Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması’nı henüz beş ay önce imzalamıştı. İngiliz siyasetinin desteğini arkasına alan Yunan ordusu Ankara’ya doğru ilerliyordu. Batum’daki Enver Paşa ve İttihatçı çevreler de Ankara’nın yenilmesi ile ortaya çıkacak iktidar boşluğuna göre hesap yapıyordu.
Savaşın bedeli çok ağır oldu. 5.713 askerimiz şehit düştü, 18.480 askerimiz yaralandı. Esir ve kayıplarla birlikte, firarlar hariç toplam muharebe zayiatımız 33.654 kişiye ulaştı. Subay kayıpları öylesine yüksekti ki Sakarya, “Subay Muharebesi” diye de anıldı.
13 Eylül 1921’e gelindiğinde Sakarya Irmağı’nın doğusunda Yunan kuvveti kalmamıştı. Yunan ordusu bütünüyle yok edilemedi ama Ankara’ya ilerleme ve saldırıyı sürdürme gücünü kaybetti. 1919’dan beri devam eden geri çekiliş burada durdu. Savaşın yönü değişti; artık yalnızca direnmek değil, hazırlanmak ve vatanı bütünüyle kurtaracak Büyük Taarruz’u gerçekleştirmek için imkan doğdu.
Zaferin ardından uluslararası dengeler hemen değişti. Ruslar ikircikli tutumdan çıktılar 13 Ekim’de Kars Antlaşması imzalandı. 20 Ekim’de Fransa ile Ankara Antlaşması yapıldı; Güney Cephesi kapandı, Fransa Ankara Hükûmeti’ni tanıdı ve düşman İtilaf devletleri birliği parçalandı.
Bütün bunların arkasında ise Polatlı’da trenden indirilen, bir dakika bile dinlenemeden Haymana tepelerine doğru yürüyen yorgun insanlar vardı. Yoksuldular, uykusuzdular; arkalarında bekleyen aileleri, önlerinde bütün bir ülkenin geleceği vardı.
Sakarya Meydan Muharebesi’nin başlamasının 105. yılında; bağımsızlığımızı, Ankara’yı ve henüz kurulmamış Cumhuriyet’e giden yolu canlarıyla savunan bütün askerlerimizi saygıyla anıyorum.
Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Millî Mücadele’nin bütün komutanlarını, askerlerini ve elinde avucunda ne varsa ordusuyla paylaşan Anadolu halkını hürmetle selamlıyorum.
Ekrem İmamoğlu Cumhuriyet için yazdı...
💬 Saat 05.30’du. 19 Mart sabahı, zifiri karanlıkta, sahur sofrasından kalkarak evimden alınıp Vatan Emniyet’e götürüldüm. Aradan aylar geçti.
Geçen perşembe Silivri’de saat 10.30’da başlayan duruşma bittiğinde saat gece 2’ye varıyordu. Mahkeme salonundan çıkarken yine şafağa yaklaşıyorduk.
https://t.co/7ob2l1GtZ7
Türkiye’nin Paradoksu
Türkiye çökmüş bir devlet değildir. Başarısız bir toplum da değildir. Tam tersine, meselenin trajik yanı ülkenin büyük bir kapasiteye sahip olmasıdır. Türkiye’nin problemi yapamamak değil, yapabileceğinin altında yaşamaktır.
İnsan sermayesi vardır ama onu yeterince özgürleştirememiştir.
Girişimcisi vardır ama uzun vadeli güven üretememiştir.
Üniversitesi vardır ama düşünce özgürlüğünü sınırlamıştır.
Devleti vardır ama kurumları kişiden/kişiliklerden bağımsızlaştırmakta zorlanmaktadır.
Seçimleri vardır ama demokratik kurumların yalnız sandıktan ibaret olmadığını kabullenmekte zorlanmaktadır.
Ekonomisi büyümekte ama verimlilik sıçramasını sürdürülebilir kılamamaktadır.
Bu yüzden Türkiye’nin önündeki tarihsel soru “nasıl daha hızlı büyürüz?” değil, "Nasıl öğrenen bir devlet ve öğrenen bir toplum oluruz?"dur
Yirmi birinci yüzyılda ülkeleri birbirinden ayıran temel fark artık yalnız sermaye, nüfus veya doğal kaynak değildir.
Hatalarını ne kadar hızlı fark ettikleri; yanlış politikaları ne kadar kolay değiştirebildikleri; yetenekli insanlara ne kadar alan açtıkları ve kurumlarını kişi etkisinden kurtarıp kurtarmadıklarıdır.
Türkiye’nin motoru zayıf değildir. Motor güçlüdür. Sorun, motorun ürettiği enerjinin yola aktarılamamasıdır. Belki de Türkiye’nin bugünkü durumunu tek cümlede en iyi anlatan ifade şudur:
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla güç değil, gücü ilerlemeye dönüştürebilecek daha iyi bir zemindir.
Yaşadığımız patinajdan çıkış, gaza daha sert basmakla değil, zemini değiştirmekle başlayacaktır.
Türkiye’s Paradox
Türkiye is not a failed state. Nor is it a failed society. On the contrary, the tragic aspect of its predicament is precisely that the country possesses enormous capacity. Türkiye’s problem is not that it cannot achieve; it is that it persistently lives below its potential.
It has human capital, but has not sufficiently liberated it.
It has entrepreneurs, but has failed to generate long-term confidence.
It has universities, but has constrained intellectual freedom.
It has a state, but struggles to make its institutions independent of individuals and personalities.
It has elections, but struggles to accept that democratic institutions amount to more than the ballot box.
Its economy grows, but it has been unable to turn productivity gains into a sustained breakthrough.
For this reason, the historic question facing Türkiye is not simply, “How can we grow faster?” It is:
“How can we become a learning state and a learning society?”
In the twenty-first century, what distinguishes successful countries is no longer merely capital, population, or natural resources. Increasingly, it is how quickly they recognize their mistakes; how readily they can reverse failed policies; how much room they create for talented people; and whether they can insulate their institutions from the influence and dominance of particular individuals.
Türkiye’s engine is not weak. The engine is powerful. The problem is that the energy it generates cannot be effectively transferred to the road.
Perhaps Türkiye’s present condition can best be captured in a single sentence:
Türkiye does not need more power; it needs better institutional ground on which power can be converted into progress.
Escaping the wheelspin in which the country finds itself will not begin by pressing harder on the accelerator.
It will begin by changing the ground beneath the wheels.
Dün akşam çok değerli öğrencilerim Zeynep ve Uğur'un düğün davetlerine icabet ettim. Mutlulukları daim olsun. Her ikiside çok önemli devlet kurumlarında görev yapıyorlar. Ülkemiz için böyle güzel değerler yetiştirmeye katkıda bulunmak çok güzel bir duygu.
if you are European and you don't know the name Ekrem İmamoğlu, remember it after today.
here is why.
İmamoğlu is the Mayor of Istanbul. 16 million people. the largest city in a NATO member state. he ran against Erdoğan's candidate twice and won both times. in a country where Erdoğan has dominated every election for over two decades, İmamoğlu was the one man who proved he could actually lose.
so Erdoğan had him arrested.
March 2025. the morning after İmamoğlu was nominated as the opposition's presidential candidate for 2028. pre-dawn raid. Silivri prison. 143 allegations. a potential sentence of 2,430 years.
and now this.
yesterday, in a courtroom built opposite his prison, İmamoğlu stood before a judge and said four words that tell you everything about what is happening to Turkish democracy right now.
"i did not remain silent."
here is the context. at a previous hearing in July, İmamoğlu asked for more time to present his defense. the judge refused. a heated exchange followed. the judge threatened to record him as having exercised his right to remain silent if he kept pushing back.
when the trial resumed yesterday after a 40-day recess, that is exactly what the court had written into the official minutes.
that he had remained silent.
he had done no such thing.
"the notion that i exercised my right to remain silent is entirely fabricated," he told the judge yesterday. "i also do not accept the term waiver."
a man fighting 143 allegations in a case that could imprison him for the rest of his life now has to fight the court record itself just to prove he was not silent when he was removed from his own trial.
and here is why this is a European story and not just a Turkish one.
Turkey is a NATO member. your governments sign trade deals with Ankara. your leaders talk about shared values and strategic partnerships.
and in a prison courtroom in Silivri, the man who represents the democratic alternative to Erdoğan is fighting a judge over whether his own words will be accurately recorded in his own trial.
if the court controls what goes into the minutes, it controls the trial.
if it controls the trial, the verdict was never really in question.
remember the name.
HAYATIN DOĞAL AKIŞINA AYKIRI
Son zamanlarda bu cümleyi çok duyuyorum!
“Hayatın doğal akışına aykırı.”
Kaydırırken Gülden Karaböcek’in eski bir röportajına rastladım. Altında biri, hayatında yaşanan tuhaflıkları yorumluyor ve meseleyi tek cümleyle özetliyor, ama o kadar kendinden emindi ki..
Bu, hayatın doğal akışına aykırı.
Sonra düşündüm.
Bir insanın 60 milyon dolarını istediğini söyleyip ortada 24 milyon dolarlık gayrimenkul bulunduğu iddiası varsa insan ister istemez soruyor..
Bu servet nasıl oluştu?
Bu rakamlar hangi hayatın doğal akışına ait?
Birilerinin diploması iptal edilerek siyasi yolu kapatılıyorsa…
Birileri belediye başkanlığı uğruna milyarlarca liralık paranın dağıtıldığı iddialarıyla anılıyorsa…
Ve bütün bunlar birkaç gün konuşulup sonra bir sonraki olağanüstülüğe geçiliyorsa…
Asıl mesele artık olayların kendisi değildir.
Olağandışının olağanlaşmasıdır.
Çünkü toplumların da bir normal duygusu vardır.
Neyin kabul edilemez, neyin açıklama gerektirdiğini belirleyen görünmez bir cetvel…
O cetvel bozulduğunda insanlar yanlışı doğru kabul etmeye başlamazlar belki.
Daha tehlikeli bir şey olur!
Yanlışa şaşırmamaya başlarlar.
Biyolojide de böyledir.
Bir organizma sürekli aynı uyarana maruz kaldığında verdiği alarm tepkisi zamanla azalabilir.
Tehlike ortadan kalkmamıştır.
Sinir sistemi yalnızca ona alışmıştır.
Toplumların da sinir sistemi vardır.
Gazetecisi, hukukçusu, akademisyeni, öğrencisi, esnafı, emeklisi…
Ve en önemlisi sıradan insanın vicdanı.
Şaşırmak, sormak, itiraz etmek toplumsal reflekslerdir.
Ama insan her sabah yeni bir olağanüstülüğe uyanırsa bir süre sonra alışır.
Çünkü işe yetişmesi, çocuğunu okula bırakması, kirayı, faturayı, yarını düşünmesi gerekir.
İnsanlar her zaman olanları onayladıkları için susmazlar.
Bazen yalnızca hayata devam etmek zorunda oldukları için yanından geçerler.
..Tehlike ne?
Dünün skandalı bugünün haberine, bugünün haberi yarının sosyal medya kaydırmasına dönüşür.
Şaşırma eşiğimiz yükselir.
Milyarlar konuşulur, rakamların büyüklüğünü hissetmeyiz.
Bir diploma iptal edilir, sıradan bir siyasi haber gibi okuruz.
Bir hukuk tartışması çıkar, “yine mi?” deyip geçeriz.
Çünkü normalleşme, yapılanın doğru olduğuna inanmak değildir.
Yapılanın artık insanı yerinden kaldırmamasıdır.
Toplumların çöküşü de her zaman büyük bir gürültüyle olmaz.
Bazen toplumsal vicdan ölmez.
Sadece uyuşur.
Ve belki çağımızın en ürkütücü toplumsal hastalığı budur:
Anormalliğin kendisi değil, anormalliğe adaptasyon.
Bir gün fark ederiz ki hayatın doğal akışına aykırı dediğimiz her şey, hayatımızın doğal akışı olmuş.
Ve sorumuz…
“Bunlar nasıl oldu?” değil…
“BİZ BUNLARA NE ZAMAN ALIŞTIK?”
🗓️Arşiv
İktisatçı Mahfi Eğilmez:
“Bir insan büyürken bilgisini, kültürünü, görgüsünü artırırsa kaliteli insan olur. Artıramazsa sadece büyümüş olur.
Ekonomi de böyledir. Büyürken demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, düşünce özgürlüğünü geliştirebilirse büyümeyle birlikte kalkınır, geliştiremezse sadece büyümüş olur.”
@mahfiegilmez
💡23 yılık AKP iktidarında;
📍Tam 3.5 trilyon dolar vergi toplanmış.
📍63.4 milyar dolarlık özelleştirme yapılmış.
📍Yer altında yer üstünde ne var ne yoksa satılmış,
📍Gelecek garantili projelerle ülkenin istikbali ipotek altına alınmış,
📍Ülkenin borcu 130 milyar dolardan 550 milyar dolara taşınmış,
📍Ve asgari ücret 28 bin 75 TL…
👉Açlık sınırının altında!
Türkiye siyasetinde çok büyük bir temsil krizi var. Siyasetçilerin önemli bir bölümü mensubu oldukları partilerin siyasi geleneğini ve seçmenlerini temsil etmiyor; partilerle tabanları arasında ciddi bir uçurum oluşmuş durumda. Seçilmek için seçmen desteğinden çok lider onayına ihtiyaç duyulduğu için hesap verebilirlik mekanizmaları da büyük ölçüde çöktü. Belli ilişki ağları ve hemşeri çevreleri üzerinden yükselen, kişisel servetiyle siyasette yer edinip bulunduğu makamdan daha fazla güç ve zenginlik devşiren siyasetçiler öne çıkıyor.
Böyle bir kadroyla otoriter bir rejimi sandıkta değiştirmek çok zor. Çünkü bu aktörler zaafları nedeniyle iktidarın ödül ve tehdit mekanizmalarına karşı son derece savunmasız. Muhalefetin bu zayıflıklarını kullanan iktidar, istediği zaman belediye başkanlarını ve milletvekillerini kendi safına çekebiliyor, kalanları ise baskı altına alabiliyor.
Son dönemde ortaya çıkan yüz kızartıcı görüntüler, skandallar ve ilk fırsatta AKP'ye geçen siyasetçiler, Altılı Masa'yı oluşturan partilerin güçlü bir toplumsal temsilden çok kazanılacağı kesin sanılan bir seçim etrafında bir araya geldiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı adayı üzerinde bile uzlaşamayan Kılıçdaroğlu ve Akşener öylesine kötü listeler hazırladılar ki, iki buçuk yıl içinde Meclis aritmetiği tamamen değişti. Ve şimdi iki liderle bağlantılı siyasetçiler muhalefetin altını oyarak iktidarla birlikte hareket ediyor.
Toplumun neredeyse yarısını temsil eden muhalefet, 2023 seçimlerinde yapılan stratejik ve kadro hataları nedeniyle bugün parçalanmış durumda. Bu kabul edilmesi zor ama hafife alınamayacak kadar ciddi bir kriz. Bu kadar hata yapıldıktan sonra muhalif siyasetçilerin seçmene parmak sallama, ikna etmeden koşulsuz destek bekleme ya da aynı kadrolar için yeniden oy isteme lüksü yok. Muhalefet ancak aday belirleme süreçlerini demokratikleştirip tabana hesap veren kadrolar üreterek bu krizi aşabilir.