Çok uzun okuyamıyorum diyenler için:
Çoğu kişi paranın devlet tarafından basıldığını sanır. Oysa İngiltere Merkez Bankası'nın 2014 tarihli kendi yayınına göre, dolaşımdaki paranın büyük kısmını ticari bankalar yaratır.
Banka kredi verdiğinde kimsenin parasını ödünç vermez; hesabına yeni bir sayı yazar ve o an para doğar.
Madalyonun diğer yüzü daha az bilinir: krediyi geri ödediğinde o para yok olur.
Yani ekonomideki para havuzu borç iştahına göre şişip iner. Ekonominin neden kızışıp soğuduğunu da bu açıklar.
İki fren var: insanlar sınırsız borç almaz, ve merkez bankası faizle para yaratmanın fiyatını belirler.
Bu bir dolandırıcılık değil, modern para sisteminin kuruluşudur. Ama sistem borç bindikçe genişleyecek şekilde tasarlanmıştır.
Sana bir soru. Cebindeki para nereden geldi?
Çoğu kişi aynı cevabı verir. Devlet basıyor.
Bir yerde dev makineler var, banknot basıyor, para dolaşıma giriyor. Öyle sanıyoruz.
Ama bu resim büyük ölçüde yanlış. Ve yanlış olduğunu söyleyen ben değilim.
İngiltere Merkez Bankası 2014'te bir yazı yayımladı. Başlığı "Modern Ekonomide Para Yaratımı".
İçinde şunu yazdılar: dolaşımdaki paranın büyük kısmını devlet değil, ticari bankalar yaratıyor.
Peki nasıl? Banknot basmadan para nasıl yaratılır?
Şöyle başlayalım. Paranın çoğu zaten kağıt değil.
Cüzdanındaki banknotları düşün, sonra banka hesabındaki sayıyı düşün. İkincisi çok daha büyük, değil mi?
İşte o hesaptaki sayı da para. Hatta ekonomideki paranın neredeyse tamamı o biçimde, ekranda bir sayı olarak duruyor.
Şimdi çoğu kişinin kafasındaki resme bakalım. Ve bu resim yanlış.
Sanıyoruz ki banka bir aracı. Birileri para yatırıyor, banka o parayı başkasına ödünç veriyor.
Yani banka sadece birikeni alıp muhtaç olana taşıyor. Mantıklı geliyor ama gerçek böyle işlemiyor.
Gerçek şu. Banka sana kredi verdiğinde, kimsenin parasını almıyor.
Hesabına bir sayı yazıyor. O sayıyı klavyeyle oraya koyuyor. Ve o an, o para var oluyor.
Bir daha oku, çünkü tuhaf gelen kısım burası. Kredi, mevcut paranın el değiştirmesi değil. Kredi, yeni paranın doğması.
100 bin liralık kredi çektiğinde banka bir kasadan 100 bin lira çıkarmıyor. Hesabında olmayan bir sayıyı yazıyor, ve ülkedeki toplam para 100 bin lira artıyor.
Yani paranın büyük kısmı bir matbaada değil, kredi anında doğuyor.
Peki bu para sonsuza kadar mı kalıyor? Hayır. Ve olayın bu yüzü daha da az biliniyor.
Krediyi geri ödediğinde ne oluyor sanıyorsun?
Ödediğin para bankanın kasasına gidip başkasına verilmeyi beklemiyor. O para yok oluyor.
Anaparayı geri ödedikçe, kredi verilirken yaratılan o sayı siliniyor. Doğduğu gibi kayboluyor.
Yani bankalar para yaratıyor, ve geri ödeme o parayı yok ediyor. Ekonomideki para havuzu sürekli şişip iniyor.
Şimdi bir an dur ve bunun ne demek olduğunu düşün.
Ekonomideki para miktarı, insanların ne kadar borç aldığına bağlı. Herkes kredi çekmeye başlarsa para havuzu büyüyor. Herkes borç kapatmaya başlarsa havuz küçülüyor.
Bu da bir şeyi açıklıyor. Ekonomi neden bazen kızışıp bazen soğuyor?
Çünkü para büyümesi hisse gibi değil, borç iştahına bağlı. İştah arttıkça para bollaşıyor, korku gelince kuruyor.
Peki her önüne gelen istediği kadar para yaratabiliyor mu? Hayır, iki fren var.
Birincisi, insanlar sınırsız borç almaz. Ödeyebileceği kadar alır. Talep bir sınır.
İkincisi, merkez bankası faizi belirler. Faiz para yaratmanın fiyatı gibi.
Faiz yükselince borç almak pahalanır, kredi iştahı düşer, para yaratımı yavaşlar. Faiz düşünce tersi olur.
Yani merkez bankası musluğu doğrudan açıp kapatmıyor. Suyun basıncını ayarlıyor, akıtan ise bankalar ve borç alanlar.
Bir şeyi net söyleyeyim, çünkü bu konu komplo diline çok kayıyor.
Bu bir dolandırıcılık değil. Bankaların gizli bir numarası da değil. Modern para sisteminin nasıl kurulduğu bu, ve merkez bankaları bunu açıkça yazıyor.
Ama sonucu önemli. Paranın çoğu borçla doğuyorsa, borçsuz bir ekonomide para da az olur. Sistem, üzerine borç bindikçe genişleyecek şekilde kurulmuş.
Şimdi bunu bir önceki bölüme bağlayalım.
Teşvikleri konuşmuştuk. Sistem neyi ödüllendiriyorsa onu üretiyordu.
Para sistemi de borç almayı kolaylaştırdığında, ekonomi borç üretiyor. Kimse kötü niyetli olduğu için değil, sistem o yöne eğimli olduğu için.
Serinin bir sonraki yazısında enflasyona geçiyoruz.
Çünkü para bu kadar kolay doğabiliyorsa, akla hemen bir soru geliyor. Para çoğaldıkça her birinin değeri ne oluyor?
İşte resmi enflasyon verisi ile senin cebinde hissettiğin arasındaki o tuhaf boşluğun kaynağı da orada saklı.
Özet isteyenler için:
Kobra hikayesi ünlüdür ama dönem belgelerinde izi yoktur.
Belgelenmiş örnek 1902 Hanoi'dir: Fransız yönetimi her fare için ödül verir, kolaylık olsun diye kuyruk getirmeyi yeterli sayar.
Sonra sokaklarda kuyruksuz fareler görülür. İnsanlar fareyi kesip salıyor, hatta çiftlik kuruyordu.
İnsanlar kurallara değil teşviklere uyar. Kural ile amaç ayrışınca herkes kuralı takip eder. Bir ölçü hedefe dönüştüğünde iyi bir ölçü olmaktan çıkar.
Çağrı süresini hedef yaparsan çalışan telefonu erken kapatır, satış hedefi koyarsan dönem sonu indirimi gelir. Ölçtüğün şeyi alırsın, istediğin şeyi değil.
Zamanında Hindistan'da sokaklarda çok fazla kobra yılanı olduğu için İngiliz yönetimi bir çözüm buluyor.
Her ölü kobra için ödül koyuyorlar. Getir, parayı al.
Başta işe yarıyor. Sokaklardaki yılan sayısı düşüyor.
Sonra bazı insanlar şunu fark ediyor: yılanı sokakta aramak zor, evde yetiştirmek kolay.
Kobra çiftlikleri kuruluyor. Yönetim durumu anlayınca ödülü kaldırıyor.
Ve elinde artık değersiz yılanlar kalan insanlar hepsini salıveriyor. Ülkedeki kobra sayısı, program başlamadan öncekinden fazla oluyor.
Bu anlatının adı kobra etkisi. Her kitapta, her sunumda karşına çıkar.
Ama sana bir şey söyleyeyim. Bu olayın dönemin belgelerinde izi yok.
Araştırmacılar sömürge dönemi kayıtlarına baktı ve böyle bir programın belgesini bulamadı. Yani hikaye büyük ihtimalle sonradan uydurulmuş.
Peki kavram da mı yanlış? Hayır. Çünkü belgelenmiş bir örneği var, ve o daha çarpıcı.
1902'de Hanoi. Şehir Fransız yönetiminde ve yeni kurulan kanalizasyon sistemi bir sorun doğurmuş.
Borular fareler için mükemmel bir yol ağı olmuş. Şehir fare kaynıyor.
Fransız yönetimi ödül ilan ediyor. Öldürülen her fare için para.
Ama küçük bir kolaylık ekliyorlar. Bütün fareyi getirmene gerek yok, kuyruğunu getirmen yeterli.
Sonra sokaklarda kuyruksuz fareler görülmeye başlıyor.
Bir saniye durup düşün. Bu ne demek?
İnsanlar fareyi yakalıyor, kuyruğunu kesiyor, hayvanı canlı bırakıyor. Çünkü canlı fare üremeye devam ediyor ve yeni kuyruklar üretiyor.
Dahası, şehir dışında fare çiftlikleri kurulduğu ortaya çıkıyor.
Yönetim fare sayısını azaltmak istedi. Elde ettiği şey fare üretimi oldu.
Şimdi buradaki asıl derse gelelim, çünkü konu fare değil.
İnsanlar kurallara uymaz. Teşviklere uyar.
Bir kural koyduğunda insanlar şunu sormaz: bu kuralın amacı ne? Şunu sorar: bu kural bana ne kazandırıyor?
Ve kural ile amaç ayrıştığı anda, insanlar amacı değil kuralı takip eder.
Hanoi'de kimse kötü niyetli değildi. Kimse şehri fareye boğmak istemiyordu.
Herkes sadece kendisine sunulan yoldan en kolay şekilde para kazandı. Sistemi bozan şey kötülük değil, kötü tasarımdı.
Bunun bir de adı var. Bir ölçü hedefe dönüştüğünde, iyi bir ölçü olmaktan çıkar.
Yani bir şeyi ölçmeye başlayıp onu hedef ilan edersen, insanlar o ölçüyü büyütmenin yolunu bulur. Ama ölçünün temsil ettiği asıl şeyi büyütmezler.
Bugün bunun örnekleri her yerde.
Çağrı merkezinde görüşme süresini kısaltmayı hedef yaparsan, çalışan sorunu çözmeden telefonu kapatır. Süre düşer, memnuniyet de düşer.
Satış ekibine üç aylık hedef koyarsan, dönem sonunda büyük indirimle satış yapılır. Hedef tutar, kâr erir.
Hastanede bekleme süresini ölçersen, hastayı listeye almak geciktirilir. Liste kısalır, hasta bekler.
Hepsinde aynı yapı var. Ölçtüğün şeyi alıyorsun, istediğin şeyi değil.
Şimdi bunu geçen bölüme bağlayalım.
Fiyat da bir teşvik sistemiydi. Üreticiye "üret" diyordu, alıcıya "idareli kullan" diyordu.
Tavan konduğunda o teşvik bozuldu ve insanlar yeni bir yol buldu: karaborsa. Kimse kötü niyetli olduğu için değil, sistem onlara başka kapı bırakmadığı için.
Yani iki bölümdür aynı yasayı konuşuyoruz. Sistem neyi ödüllendiriyorsa onu üretiyor.
Peki iyi bir teşvik nasıl kurulur?
Tek soruyla başlıyor: ölçtüğüm şey ile istediğim şey gerçekten aynı mı?
Sonra ikinci soru geliyor. Ben olsam bu kuralın açığını nereden bulurdum?
Bu soruyu dürüstçe soran kişi, kuralı uygulamadan önce açığı görür. Sormayan kişi kuyruksuz fareleri sokakta görür.
Serinin bir sonraki yazısında paraya geçiyoruz.
Çoğu kişi paranın devlet tarafından basıldığını sanıyor. Oysa dolaşımdaki paranın büyük kısmını bankalar yaratıyor, hem de kredi verdikleri anda.
Ve kredi geri ödendiğinde o para yok oluyor. Nasıl olduğunu bir sonraki yazıda göreceğiz.
Özet isteyenler için:
Sonsuz vadeli sözleşmelerin vadesi olmadığı için fiyatı spota bağlayan bir mekanizma gerekiyor: fonlama oranı.
Kalabalık hangi taraftaysa ödemeyi o taraf yapar. Yani fonlama fiyatı değil, kalabalığın nerede durduğunu gösterir. Nisanda 46 gün üst üste negatif kaldı, Kasım 2022'den beri en uzun seri. Bugün nötr.
Kaldıraçlı pozisyonda teminat erirse borsa pozisyonu zorla kapatır.
Bu kapanış piyasaya emir olarak düşer, fiyatı iter ve yeni likidasyonları tetikler. Fiyat bu yoğun bölgelere gitmeyi sever, çünkü orada zorunlu alıcı ve satıcı hazır bekler.
25 Haziran'da tek bir günde 363 milyon dolarlık pozisyon kapandı.
Sahiplerinin hiçbiri satmak istemiyordu. Yine de satıldılar.
Kimin sattığını sorarsan cevap tuhaf geliyor: borsanın kendisi.
Bu Bitcoin'de her gün işleyen bir mekanizma. Ve piyasanın neden hiç beklemediğin anda sertleştiğini açıklıyor.
Anlamak için spot piyasadan çıkman gerekiyor. Çünkü Bitcoin'de asıl hacim türev tarafında dönüyor.
Kripto borsalarındaki en yaygın ürün sonsuz vadeli sözleşme. Klasik vadeli işlemin aksine bir bitiş tarihi yok, pozisyonu istediğin kadar tutabiliyorsun.
Ama burada bir sorun doğuyor. Vade yoksa sözleşmenin fiyatını gerçek fiyata bağlayan şey ne olacak?
Bunun için basit bir mekanizma kurmuşlar. Belirli aralıklarla iki taraftan biri diğerine ödeme yapıyor.
Buna fonlama oranı deniyor. Mantığı tek cümle: kalabalık hangi taraftaysa, ödeyen o taraf oluyor.
Yukarı bahis yapanlar çoğunluktaysa onlar ödüyor. Aşağı bahis yapanlar çoğunluktaysa ödeme ters yöne dönüyor.
Şimdi bunun neden değerli olduğunu gör.
Fonlama sana fiyatı söylemiyor. Kalabalığın nerede durduğunu söylüyor.
Ve kalabalık bir tarafa aşırı yığıldığında o taraf kırılganlaşıyor. Herkes yukarı bahis yapmışsa satacak yeni kimse kalmamış demektir.
Bunun canlı örneği bu yıl yaşandı.
Nisan ortasına gelindiğinde fonlama 46 gün üst üste negatif kalmıştı. Kasım 2022'den beri en uzun negatif seri.
Yani FTX çöküşünün dibinin oluştuğu döneme denk gelen bir uçtan bahsediyoruz. 46 gün boyunca kalabalık düşüşe oynadı ve bunun için para ödedi.
Peki bugün neredeyiz?
Fonlama nötre yakın, 4 saatte %0.0043. Yani şu an uçlarda değiliz.
Şimdi baştaki soruya dönelim. Borsa bir pozisyonu nasıl zorla kapatıyor?
Kaldıraçla pozisyon açtığında borsaya teminat bırakıyorsun. Fiyat ters giderse ve teminatın erirse borsa pozisyonunu zorla kapatıyor.
Buna likidasyon deniyor. Şimdi dikkat et, çünkü kritik nokta burası.
O zorunlu kapanış piyasaya bir emir olarak düşüyor. Long pozisyon zorla kapanınca satış emri çıkıyor ve fiyatı biraz daha aşağı itiyor.
Aşağı inen fiyat başka birinin seviyesine dokunuyor. O da patlıyor. Domino başlıyor.
Bu yüzden analiz siteleri likidasyon haritası çıkarıyor. Harita hangi fiyatta ne kadar pozisyonun patlayacağını gösteriyor.
Ve fiyat o yoğun bölgelere gitmeyi seviyor. Sebebi basit: orada likidite var.
Büyük bir alıcı pozisyon kuracaksa karşısında satıcı olması gerekiyor. Likidasyonların olduğu yerde zorunlu satıcı hazır bekliyor.
Şimdi şunu düşün. Stopunu nereye koyuyorsun?
Muhtemelen herkesin koyduğu yere. Belirgin bir dip, yuvarlak bir seviye, son dalganın altı.
Yani fiyat senin stopuna gitmiyor. Stopunun bulunduğu kalabalığa gidiyor, sen de o kalabalığın içindesin.
Baştaki 363 milyon dolar da böyle oldu. O gün kimse çıkış düğmesine basmadı, düğmeye borsa bastı.
Bir ayrıntı daha var. Son dönemdeki likidasyonların %82.6'sı aşağı bahis yapanlara ait.
Yani fiyat yukarı gidince bu sefer kısa pozisyonlar süpürüldü.
Buna kısa pozisyon sıkışması deniyor. Yükselişin bir kısmı gerçek alımdan değil, mecburi kapanıştan geliyor.
Bunu geçen yazıdaki hacim profiliyle birleştir. O sana fiyatın nerede yavaşlayacağını söylüyordu, bu ise kimin zorla dışarı atılacağını.
Biri zemin, diğeri tetik. İkisi üst üste geldiğinde hareket sert oluyor.
Bir uyarı da ekleyeyim. Bunların hiçbiri zamanlama aracı değil.
Fonlama nötrken sana bir şey söylemez, ancak uçlarda anlamlıdır. Likidasyon haritası da kehanet değil, sadece kalabalığın yoğunluk resmi.
Ben şu an fonlamanın bu nötr banttan çıkıp çıkmayacağına bakıyorum. Kalabalık bir tarafa fazla yığılırsa, o yığılmayı burada anlatırım.
Markete girdin ve bir ürünün fiyatı geçen aya göre artmış. Peki bu artışa kim karar verdi?
Cevap ilk duyduğunda tuhaf gelecek. Kimse.
Ekonomi 101'in ikinci bölümündeyiz. Geçen yazıda her seçimin bir vazgeçiş olduğunu konuşmuştuk. Şimdi o seçimleri neyin yönlendirdiğine bakalım.
Çünkü fiyat sandığın gibi sadece bir sayı değil. Fiyat bir mesaj.
Bunu en iyi anlatan kişi Friedrich Hayek. 1945'te yazdığı bir makalede çok basit bir örnek verdi.
Diyelim dünyanın bir yerinde kalay kıtlaştı. Bir maden çöktü, ya da kalay için yeni bir kullanım alanı çıktı.
Sen bunların hiçbirini bilmiyorsun. Haberi okumadın, o ülkenin adını bile duymadın.
Ama kalayın fiyatı yükseliyor. Ve sen daha idareli kullanmaya başlıyorsun.
Hayek'in fark ettiği şey burada. Neden kıtlaştığını bilmene gerek yok.
Fiyatın artması sana tek başına yetiyor. "Bu artık daha değerli, dikkatli harca" diyor.
Şimdi bunun ölçeğini düşün. Aynı anda milyonlarca insan aynı mesajı alıyor.
Kimse kimseyi aramadı. Kimse bir toplantı yapmadı. Ama hepsi aynı yöne davrandı.
İşte bu yüzden fiyat, tek başına hiç kimsenin sahip olmadığı bir bilgiyi taşıyor.
Madencinin bildiği, fabrikatörün bildiği, tüketicinin bildiği şeyler var. Hepsi dağınık, hiçbiri tek bir yerde toplu değil.
Fiyat o dağınık bilgiyi tek bir sayıya sıkıştırıyor. Ve dünyanın öbür ucuna gönderiyor.
Fiyat aynı anda üç iş yapıyor aslında.
Birincisi haber veriyor: bu mal kıtlaştı.
İkincisi teşvik veriyor: üreticiye "üret, kazanırsın" diyor, alıcıya "idareli kullan" diyor.
Üçüncüsü paylaştırıyor: malı kimin alacağına karar veriyor.
Ve şu üçüncüsü tartışmalı. Çünkü ödeme gücü ile ihtiyaç her zaman aynı şey değil.
Şimdi asıl soruya gelelim. Peki devlet bir malın fiyatına tavan koyarsa ne olur?
Görünüşte çok makul. Fiyat artmasın, insanlar zorlanmasın.
Ama az önce anlattığımız şeyi hatırla. Fiyat bir mesajdı.
Tavan koyduğunda mesaj susuyor. Kıtlık ortadan kalkmıyor, sadece kimse kıtlığı duymuyor.
Alıcı fiyatı aynı gördüğü için eskisi kadar almaya devam ediyor. Hatta stoklamaya başlıyor.
Üretici ise üretmenin karşılığını göremiyor. Neden fazladan üretsin?
Bir tarafta talep aynı kalıyor, diğer tarafta arz azalıyor. Sonu belli.
Raflar boşalıyor. Ve mal fiyatla değil, kuyrukla dağıtılmaya başlıyor.
Bunun en net örneği 1971'de yaşandı.
Nixon ağustos ayında ücretlere ve fiyatlara 90 günlük dondurma getirdi. O sırada enflasyon %4 civarındaydı.
Amaç fiyatları durdurmaktı. Fiyatlar bir süre durdu, ama başka bir şey başladı.
1972'de benzin istasyonlarında kuyruklar oluştu. 1973 sonbaharında istasyonlara "bugün benzin yok" tabelaları asıldı.
Yani fiyat kontrolü kıtlığı yok etmedi. Sadece kıtlığın nereden ödeneceğini değiştirdi.
Önce parayla ödüyordun. Sonra zamanla ödemeye başladın.
Kuyrukta geçirdiğin iki saat de bir bedel. Sadece fişte görünmüyor.
Burada dürüst olmam gereken bir yer var. Fiyat mekanizması kusursuz değil.
Deprem gibi bir felakette suyun fiyatının on katına çıkması çoğu insana kabul edilemez geliyor. Ve bu tepki haksız da değil.
Yani fiyatların serbest bırakılması her durumun cevabı değil. Ama tavan koymak da kıtlığı çözmüyor.
Tavan sadece kıtlığı görünmez yapıyor. Fiyattan alıp kuyruğa, karaborsaya ve boş raflara taşıyor.
Serinin bir sonraki yazısında teşvikleri konuşacağız.
Çünkü insanlar kurallara değil, teşviklere uyuyor. Ve yanlış kurulmuş bir ödül sistemi tam tersini üretebiliyor.
Hindistan'da kobra yılanlarını azaltmak için ödül koydular. Ödülü koyduktan sonra ülkedeki kobra sayısı arttı. Nedenini bir sonraki yazıda göreceğiz.
Uzun diyenler için özet:
Fiyat bir sayı değil, bir mesaj. Hayek'in 1945'teki kalay örneğinde olduğu gibi, bir malın neden kıtlaştığını bilmene gerek yok; fiyatın artması sana idareli kullanmayı söylüyor.
Böylece kimsenin tek başına sahip olmadığı dağınık bilgi tek bir sayıya sıkışıp herkese ulaşıyor.
Fiyat aynı anda üç iş yapar: kıtlığı haber verir, üreticiye üretme teşviki verir, malı paylaştırır. Üçüncüsü tartışmalıdır, çünkü ödeme gücü ile ihtiyaç aynı şey değildir.
Fiyata tavan konduğunda mesaj susar. Alıcı eskisi kadar almaya devam eder, üretici üretmez, raflar boşalır. Nixon'ın 1971'deki fiyat dondurmasının ardından benzin kuyrukları çıktı.
Kıtlık yok olmadı, sadece parayla değil zamanla ödenmeye başladı.
Bugün yeni bir seri başlatıyorum. Ekonomi 101.
Ekonominin temel kavramlarını sırayla anlatacağım. Ders kitabı diliyle değil, sohbet diliyle. Her yazıda tek bir kavram olacak.
İlk bölüm en baştan başlıyor.
Ekonominin para hakkında olduğunu sanıyorsan yanılıyorsun.
Ekonomi seçim hakkında. Para sadece seçimi ölçmek için kullandığımız bir araç.
Peki neden seçmek zorundayız? Çünkü her şey kıt.
Kıtlık şu demek: istediklerin sınırsız, elindekiler sınırlı. Para da öyle, zaman da öyle.
Ve kıtlık olan her yerde tek bir kural işler. Bir şeyi seçtiğinde başka bir şeyden vazgeçmiş olursun.
İşte ekonominin ilk ve en önemli fikri burada başlıyor.
Sana bir konser bileti verdiklerini düşün. Tamamen bedava, hiç para ödemiyorsun.
O bileti kullanmanın maliyeti sıfır mı?
Değil. Çünkü o akşamı konserde geçiriyorsun.
Aynı akşam çalışabilirdin. Ya da bir arkadaşınla buluşabilirdin. Ya da uyuyabilirdin.
Vazgeçtiğin en değerli seçenek neyse, biletin gerçek maliyeti odur.
Buna fırsat maliyeti deniyor. Ve göründüğünden çok daha güçlü bir fikir.
Şöyle bak. Fiyat etiketi sana sadece cebinden çıkanı söyler.
Fırsat maliyeti ise elinden çıkan her şeyi söyler. Zamanını, seçeneklerini, o an yapabileceklerini.
Bir örnek daha vereyim ve bu daha büyük.
Üniversite okumanın maliyeti nedir diye sorunca çoğu kişi harcı söyler.
Ama asıl maliyet o değil. Asıl maliyet, o dört yıl boyunca çalışsaydın kazanacağın paradır.
Harç belki bir yıllık kazancındır. Vazgeçtiğin dört yıllık maaş çok daha büyüktür.
Yani insanların hesaplamadığı kısım, hesapladıkları kısımdan neredeyse her zaman büyük.
Şimdi bu fikrin diğer yüzüne geçelim. Ve burada çoğu kişi tökezliyor.
Bir filme gittin. Yirmi dakika sonra film berbat çıktı.
Kalır mısın, çıkar mısın?
Çoğu kişi kalıyor. "Param gitti, hiç olmazsa izleyeyim" diyor.
Ama o para zaten gitti. Kalsan da gitti, çıksan da gitti. Geri gelmiyor.
Geri gelmeyen paraya batık maliyet deniyor. Ve karar verirken hesaba katılmaması gerekiyor.
Çünkü senin gerçek seçimin şu: kalan bir buçuk saati kötü bir filme mi vereceksin, yoksa başka bir şeye mi?
Film bileti karardan çıktı. Kalan tek soru zamanın nereye gideceği.
Bunu bir kez fark ettikten sonra her yerde görmeye başlıyorsun.
Yürümeyen bir ilişkiye yıllar verdiği için devam eden insan. Zarar eden bir yatırımı "bu kadar bekledim" diye tutan kişi.
Devletler de aynısını yapıyor. Yarısı bitmiş bir projeye para gömmeye devam ediyorlar, çünkü durmak harcananı boşa çıkarmış gibi görünüyor.
Oysa boşa çıkaran şey durmak değil. Devam etmek.
Peki bugüne nasıl bağlanıyor?
Enflasyonun yüksek olduğu bir yerde parayı bankada tutmanın da bir fırsat maliyeti var.
Faiz getiriyor ama fiyatlar daha hızlı artıyorsa, beklemenin bedelini görmüyorsun bile. Çünkü hesabındaki sayı düşmüyor, sadece o sayının alabildiği şey azalıyor.
Görünmeyen maliyet en tehlikeli maliyettir. Fatura gelmez, kimse sana söylemez.
Aslında ekonominin tamamı bu tek fikrin üstüne kuruluyor.
Bedava öğle yemeği yoktur. Sadece bedelini kimin ödediği değişir.
Serinin bir sonraki yazısında fiyatı konuşacağız.
Fiyat aslında bir sayı değil, bir mesaj. Hiç kimsenin tek başına toplayamayacağı bir bilgiyi taşıyor.
Ve bir malın fiyatına tavan konduğunda o mesaj susuyor. Rafların neden tam o anda boşaldığını da işte orada göreceğiz.
Ekonomi para hakkında değil, seçim hakkında. Her şey kıt olduğu için bir şeyi seçmek başka bir şeyden vazgeçmek demek.
Bir şeyin gerçek bedeli ödediğin para değil, vazgeçtiğin en değerli seçenektir. Buna fırsat maliyeti denir.
Bedava bir konser bileti bile bedava değildir, çünkü o akşamı harcarsın. Üniversitenin asıl maliyeti harç değil, o yıllarda kazanamadığın maaştır.
Madalyonun diğer yüzü batık maliyet: geri gelmeyen para karara dahil edilmemeli.
Kötü bir filmde oturmaya devam etmek parayı geri getirmez, sadece zamanı da kaybettirir. Devletler de yarım projelerde aynı hatayı yapar.
Çok uzun bana özet geç diyenler için:
Her Bitcoin'in son ne zaman el değiştirdiği zincirde kayıtlı, yani her coinin bir yaşı var. Coinleri yaşlarına göre gruplayıp renkli bantlara dökünce HODL dalgaları çıkıyor.
Fiyat yükselirken eskiler satar ve genç bantlar şişer, uzun yatay dönemde ise coinler yaşlanır ve eski bantlar kalınlaşır.
Uzun vadeli sahipler şu an arzın yaklaşık %80'ini tutuyor. Geçmiş ayı dipleri %85 civarında oluşmuş, ama bu gösterge fiyat dibinden aylar sonra tepe yaptığı için geriden gelir.
İkinci gösterge coin günü imhası: hareket eden coini bekletildiği gün sayısıyla çarpar.
Böylece ne kadar değil, ne kadar yaşlı Bitcoin'in kımıldadığını ölçer. Bütün büyük zirvelerden önce bu sıçramış. Bugün sıçrama yok.
Piyasada herkes ne düşündüğünü söyler. Ama kimse ne yaptığını söylemez.
Bitcoin'de durum farklı. Çünkü orada yaptığın şey siliniyor değil, kaydediliyor.
Her Bitcoin'in son ne zaman el değiştirdiği zincirde yazılı. Yani her coinin bir yaşı var.
Ve o yaşları toplayınca ortaya piyasanın en dürüst grafiği çıkıyor.
Şöyle düşün. Bütün Bitcoin'leri yaşlarına göre gruplara ayır.
Bir grup son bir haftada kımıldayanlar. Bir grup altı aydır duranlar. Bir grup beş yıldır hiç kımıldamayanlar.
Sonra her gruba bir renk ver ve zaman içinde nasıl değiştiğine bak.
Ortaya renkli dalgalar çıkar. Bu grafiğe HODL dalgaları deniyor.
Okuması sandığından kolay. Sıcak renkler yeni hareket eden coinleri gösterir, soğuk renkler uzun süredir duranları.
Ve o bantlar sürekli şişip söner. Asıl hikaye burada.
Fiyat yükselirken ne olur? Yıllardır bekleyen kişiler satmaya başlar.
O coinler el değiştirir ve yaşları sıfırlanır. Yani eski bant incelir, genç bant şişer.
Peki fiyat düşüp aylarca sıkıcı bir yatay dönem gelirse?
Kimse alışveriş yapmaz. Genç coinler öylece durup yaşlanır.
Bu sefer tam tersi olur. Genç bant erir, eski bant kalınlaşır.
Yani grafik sana tek bir şeyi anlatıyor. Coinler sabırsız elden sabırlı ele geçiyor mu, yoksa tersi mi?
Bugün nerede olduğumuza gelelim.
Uzun süredir tutan sahipler şu an arzın yaklaşık %80'ini elinde tutuyor.
Bu yüksek bir oran. Ve geçmişte ayı piyasası dipleri, bu oran %85'e dayandığında oluşmuş.
Yani tam orada değiliz ama o yöne gidiyoruz.
Ama bir uyarı var, atlanmasın. Bu oran zirveye çıkınca dip olmuyor.
Genelde önce fiyat dibi oluşuyor, aylar sonra bu oran tepeye ulaşıyor. Gösterge geriden geliyor.
Şimdi ikinci göstergeye bakalım. Ve bu daha keskin.
HODL dalgaları sana coinlerin nerede durduğunu gösterir. Peki hareket edenlerin yaşını nasıl ölçeceksin?
İşte bunun için basit bir çarpma yapılıyor.
Bir Bitcoin'i 10 gün beklettin ve gönderdin. 10 coin günü yok ettin.
Yarım Bitcoin'i 20 gün beklettin ve gönderdin. Yine 10 coin günü.
Bu toplama coin günü imhası deniyor. İngilizcesi coin days destroyed.
Güzelliği şu: sadece ne kadar Bitcoin hareket ettiğini değil, o Bitcoin'in ne kadar yaşlı olduğunu ölçüyor.
Borsalar arasında dolaşan taze coinler bu göstergeyi kıpırdatmaz. Ama beş yıldır uyuyan bir cüzdan uyanırsa grafik sıçrar.
Ve tarihe bakınca şunu görüyorsun. Bütün büyük zirvelerden önce bu sıçrama var.
Mantığı basit. En erken alanlar en tepede satar.
Bugün o sıçrama yok. Eski cüzdanlar sessiz duruyor, satan taraf daha çok yeni gelenler.
Yalnız bunu tek başına alma. Eski bir coinin hareket etmesi her zaman satış demek değil.
Bazen kişi cüzdanını yeniliyordur. Bazen bir kurum coinleri saklama şirketine taşıyordur. Grafik ikisini ayırt edemez.
Bu yüzden ikisini birlikte oku. Dalgalar sana zemini gösterir, coin günleri ise kimin kımıldadığını.
Biri yavaş çeken bir fotoğraf, diğeri ani bir alarm. Aynı odaya iki farklı pencereden bakıyorsun.
Ben şu an o %80'in 85'e doğru yürüyüp yürümediğine bakıyorum. Bir de eski cüzdanların kımıldayıp kımıldamadığına. İkisinden biri değişirse ilk buraya not düşerim.
Çok uzun diyenler için kısa özet:
Destek ve direnci tepelere ve diplere çizmek yanıltıcıdır, çünkü oralar piyasanın en az işlem yaptığı yerlerdir.
Hacim profili hacim çubuklarını yan çevirip fiyat eksenine yaslar, böylece hangi fiyattan ne kadar işlem geçtiğini gösterir.
En çok işlem gören seviyeye kontrol noktası (POC) denir ve fiyatı mıknatıs gibi kendine çeker.
Çevresindeki %70'lik banda değer alanı denir. Kalın bölgeler fiyatı yavaşlatır, ince bölgeler hızlandırır.
Bitcoin'de şubattaki sert düşüş 63 bin ile 70 bin arasında neredeyse boş bir bölge bıraktı. Fiyat aylardır 58 bin ile 63 bin arasında birikiyor ve orayı kalınlaştırıyor. Yani altta sağlam bir zemin, üstte kaygan bir boşluk var.
Grafiğe yatay bir çizgi çekiyorsun. Fiyat oraya geliyor ve çizgiyi deliyor.
Sonra bir tane daha çekiyorsun. O da deliniyor.
Peki neden? Belki de sorun çizgide değil, çizgiyi çektiğin yerde.
Çoğu kişi destek ve direnci fiyatın daha önce döndüğü yerlere çizer. Yani tepelere ve diplere.
Ama o noktalar aslında piyasanın en az işlem yaptığı yerlerdir.
Bir düşün. Zirve, fiyatın bir kez dokunup geri döndüğü yer. Orada kimse uzun süre alışveriş yapmadı.
Gerçek destek, insanların gerçekten para değiştirdiği yerdedir. Peki orayı nasıl bulacaksın?
Hacim profili tam bunu yapar.
Alışık olduğun hacim çubukları grafiğin altında durur. Sana bir günde ne kadar işlem yapıldığını söyler.
Ama hangi fiyattan yapıldığını söylemez. Eksik olan bilgi tam da bu.
Hacim profili o çubukları yan çevirir ve fiyat eksenine yaslar.
Artık her fiyat seviyesinin kendi çubuğu vardır. Uzun çubuk, orada çok işlem olmuş demektir.
Grafiğin sağında yan yatmış bir dağ görürsün. Dağın en geniş yeri, en çok işlem gören fiyattır.
O seviyeye kontrol noktası denir. İngilizcesi point of control, kısaca POC.
POC piyasanın üzerinde en çok anlaştığı fiyattır. Yani herkesin adil bulduğu yer.
Ve tuhaf bir özelliği var. Fiyat oradan uzaklaşınca geri dönme eğilimi gösterir, bir mıknatıs gibi.
POC'un etrafında da bir bant vardır. Toplam işlemin yaklaşık %70'inin geçtiği bölge.
Buna değer alanı denir. Piyasanın "burası normal fiyat" dediği aralık.
Şimdi asıl ilginç kısma geldik. Dağın ince olduğu yerlere bak.
İnce bölge şu demek: fiyat oradan geçmiş ama kimse durup alışveriş yapmamış.
Ve fiyat böyle yerlerden çok hızlı geçer. Çünkü orada onu yavaşlatacak kimse yok.
Yani kalın bölgeler fiyatı yavaşlatır, ince bölgeler fiyatı hızlandırır. Bütün mesele bu.
Peki bu Bitcoin'de nasıl görünüyor?
Şubatta Bitcoin bir günde %14 kaybetti. 72 binden aşağı çakıldı ve durmadı.
O düşüş grafikte bir boşluk bıraktı. 63 bin ile 70 bin arasında neredeyse hiç işlem yok.
Fiyat oradan koşarak geçti. Kimse durup alım yapmadı.
Sonra ne oldu? Bitcoin aylardır 58 bin ile 63 bin arasında gidip geliyor.
Ve her geçen gün o bandı kalınlaştırıyor. Şu an dağın en geniş yeri orası.
Bunun iki anlamı var, ikisi de önemli.
Birincisi, o bant artık gerçek bir zemin. Aylarca birikmiş işlem hacmi kolay delinmez.
İkincisi, fiyat 63 binin üstüne çıkarsa yukarısı boş. Boşlukta hareket hızlı olur.
Yani aynı grafik hem sağlam bir taban hem de üstünde bir kayganlık gösteriyor.
Ama şunu net söyleyeyim. Hacim profili nereye gideceğini söylemez.
Sana sadece nerede yavaşlayacağını ve nerede hızlanacağını söyler. Yön kararı sana ait.
Onu bir yol haritası gibi düşün. Harita virajın nerede olduğunu gösterir, arabayı sen kullanırsın.
Ben şu an o 63 bin çizgisini izliyorum. Fiyat kalın bandın üstüne çıkarsa boşlukta ne kadar hızlı hareket ettiğini buraya yazacağım.