Hukuka ayıkırı irade gasplarına bir yenisi daha eklendi. Çankaya Belediyesi’ne torba iddialarla, şafak vakti baskınlar düzenleniyor. Ankara’da daha iki gün önce NATO zirvesi boyunca güvenlik, demokrasi ve istikrar üzerine büyük sözler kuruldu. Peki şimdi çıkan sonuç bu mu? Türkiye’nin en büyük belediyelerinden birini yeni bir yargı ve siyasi operasyon sarmalına sokmak, kenti yönetilemez hale getirmek mi?
Seçilmiş iradeye çökme düzenini kayyımlardan tanıyoruz. Bu operasyonlar hukuki değil siyasidir; derhal durmalıdır. Bu operasyonlar demokrasiyi zayıflatıyor. Yargı kıskacı durmalıdır.
Hüseyin Can Güner’in yeri gözaltı odaları değil, Çankaya halkının kendisine emanet ettiği çalışma odasıdır.
Ezhel, tutuklanan Deniz Göktaş için Almanya'da konuşma yaptı:
"Her geçen gün özgürlüklerimiz elimizden alınıyor.
Ben de 2018'de şarkılarım yüzünden tutuklu kaldım.
Kahkahamızı asla dört duvar arasına hapsedemeyecekler"
Herkes haddini bilecekmiş, dini değerlerle alay edilemezmiş...
Peki madem öyle neden bakara-makara diyen adama haddini bildirip ters kelepçe takmadınız ve üstelik büyükelçilikle ödüllendirdiniz?
Deniz Göktaş hakkında tutuklama kararı verilmesi hukuk skandalıdır. Bu skandaldan derhal dönülmesi çağrısı yapıyoruz.
Söz söylemeyi ve düşünce ifade etmeyi sağlayacak hukuki ve demokratik güvenceleri savunmaya devam edeceğiz.
Türkiye’yi düşünce ve ifade özgürlüğünün tam ve etkili şekilde güvence altında olduğu demokratik bir cumhuriyete ve demokratik bir topluma kavuşturacağız.
Gencecik bir komedyen Deniz Göktaş…
Kimseyi öldürmedi, saldırmadı, hırsızlık yapmadı, milletin hakkını yemedi.
Ak Parti’nin kara düzeninde bir gösteri yaptı diye hakkında soruşturma açıldı. Ama kaçmayıp ülkesine dönen Deniz, bugün “kaçma şüphesiyle” tutuklandı.
Karşımızda, kendinden olmayana nefretle muamele eden bir rejim var. Halkın rızasından vazgeçmişler, dünyadaki tüm otoriterlerin yaptığı gibi zorbalıkla milleti sindirmeye çalışıyorlar.
Millette huzur da refah da bırakmadılar.
Deniz, bu kara düzenin mağdurlarından sadece biridir.
Ama artık bir dönüm noktasındayız.
Ya bu kara düzene kul olacağız ya da hep beraber Atatürk’ten miras Cumhuriyetimizin kazanımlarını savunacağız.
“Neşemizi çalamayacaklar” Deniz…
Ya otokrasi ya demokrasi!
Gırgır, Leman , Fırt mizah dergilerinin kapak karikatürlerine güldüğümüz, Nokta ve Tempo dergilerinin kapak fotoğraflarını ve haberlerini tartıştığımız günlerden , Olacak O Kadar’a , Başbayan’a güldüğümüz zamanlardan nerelere geldik. Türkiye bir hukuk devletidir !
Bu ülke o kadar çok krizle boğuşuyor ki, en çok özlediği şey belki de gülebilmek. Bir komedyeni, sahnede söylediği sözler yüzünden gözaltına almak kabul edilemez.
Deniz Göktaş derhal serbest bırakılsın. Bu toplum susturularak değil, gülerek, tartışarak, düşünerek bir arada tutulur. Sanata, basına ve mizaha yönelik baskılar artık son bulmalı.
İBB yetkililerine yıllardır yazıyor, söylüyorum, ilgilenen yok, düşünen yok. Topkapı'daki bu havuz kuşların hayat kaynağı. Şu sıralar yavrularını büyütüyorlar. Havuzun sularını boşaltma zamanı mıydı? Ebabiller su içmek için bakın ne yapıyor. Boş havuza ağzını açıp geçiyor.
Anne babanı ya da sülaleni sosyokültürel olarak aştığının farkındasın ama bunu içine sindiremiyorsun. Onların göremediklerini görüyor, kavrayamadıklarını kavrıyorsun; düşüncelerin, tutum ve davranışların onların anlayamayacağı, dolayısıyla kabul ve takdir edemeyeceği kadar farklı ve bağımsız artık. Onlar gibi olmamak hem gurur hem de acı veriyor. Belki çocukken hissettiğin aidiyet hissini kaybetmemek için, belki kendi seçilmiş aileni (evlilikle olması şart değil) kuramamış, kendi seçilmiş kabileni bulamamış olduğun için, belki kendini onları da “kurtarma” görevine atadığın için ve belki onları geride bırakmış olmanın ve yine gidecek olmanın suçluluğuyla eski kabileyi aştığını kabullenemiyorsun. Bu doğal. Onların yanında hissettiğin ambivalans (çelişkili, birbirine zıt duygular) da doğal. Çünkü özgünlüğün bedeli çoğu zaman eski kabileye yabancılaşmaktır.
Anti-Kemalist sol, Alevileri fazla Atatürkçü bulduğu için sevmez, mesafeli yaklaşır.
Ulusalcı ve Beyaz Türk CHP çevreleri ise Alevileri, Atatürkçü oldukları için/ölçüde kabul eder; ancak onlara hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmez. Bu nedenle Aleviler sürekli bir sadakat testine tabi tutulur. Bir Alevi ancak “Aleviler öz Türktür”, “Dersim’de katliam yaşanmadı” ya da “yaşananlar hak edilmişti” ve “Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerini dile getirmesi mezhepçiliktir” gibi yanıtları verdiği sürece testi geçer ve kabul görür. Fakat en küçük itiraz, en küçük aykırı ses, bu kabulün hızla geri çekilmesine yol açabilir.
Ancak bu testi geçmek bile ulusalcı-Beyaz Türk çevrelerdeki Alevifobiye melhem olmaya yetmez. Çünkü mesele aynı zamanda sosyal ve sınıfsaldır. Çünkü “orta sınıf, şehirli ve Cumhuriyet’in taşıyıcısı” gruplar için Aleviler köylüdür, taşradır, çeperdir; şiveleriyle, kültürel pratikleriyle ve bağlamalarıyla onlara yabancı bir toplumsal dünyayı temsil ederler.
Daha önceki yazılarımda da değindiğim bu gözlemleri doğrular nitelikte, son dönemde sosyal medyada, aşağıdakiler gibi açık isimlerle yapılan çok sayıda paylaşım görüyoruz. Bir zamanlar daha örtük biçimlerde ifade edilen bu Alevifobik söylemler, CHP’li cenah içinden bugün giderek daha pervasız ve görünür hale geliyor.
CHP kendi içindeki bu çelişkilerle yüzleşemezse ne gerçek bir sosyal democrat parti olur ne de bu ülke için gerçek bir değişim umudu. Ama gelişmeler tam tersi istikamette ne yazık ki.
Biz Türkiye toplumundaki mezhepçilik ve Alevifobiden bahsetmeye dün başlamadık, asıl derdimiz de hiçbir zaman Kılıçdaroğlu'nun şahsı veya siyasi kariyeri olmadı. Bazıları belli ki bilmiyor, ama ben ta 2012 yılından beri bu konularda yazıp çiziyorum; bu yazılarımda, Alevifobinin sadece sağcı ve dindar kesimlerle sınırlı olmadığı, farklı ve bazen çok daha örtülü olarak tezahür etse de kendine solcu, liberal, laik, ulusalcı, Atatürkçü diyen kesimlerde de güçlü bir şekilde varolduğunu hep vurguladım. (Bu konuda isteyen 2013 yılında yayımlanan "Alevifobi ve Yüzleş(eme)mek" makaleme bakabilir.)
2023 yılından beri Kılıçdaroğlu etrafında örülen tartışmalar da benim bu analizimin maalesef tam bir sağlaması oldu. Zira Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik üretilen nefret söylemi tam da bu Alevifobi lağımının patlamasıydı aslında.
Burada acı olan şu: İmamoğlu profilli resimlerden yapılan bu neret söylemlerine karşı tüm çağrılara rağmen ne İmamoğlu'ndan ne de CHP yönetiminden, "biz bunları kabul etmiyoruz, lanetliyoruz, bu hesaplarla/kişilerle bir bağlantımız yok" açıklaması gelmedi -- gelmedi çünkü bunlar zaten onların trolleriydi. Zaten "seçilemez aday (çünkü Alevi)" söylemi de masum bir tespit falan değil, İmamoğlu ekibi ile Meral Akşener'in devleti Dersimli bir cumhurbaşkanına teslim etmeme çabasının bir parçasıydı.
Ama asıl acı olan, ülkede -- Batı'daki ırkçılıktan hiç de farklı olmayan-- mezhepçilik sorunuyla yüzleşmeye, bırakın toplumun genelini, kendine sol, demokrat, liberal falan diyen kesimlerin, hatta birçok Alevinin bile niyetinin olmaması. Niyetleri yok çünkü bu onların kendi kendilerini de sorgulamalarını gerektirecek bir durum. Onun yerine bu meseleyi gündeme getirenleri -- AKP'l'ler'n yaptığı gibi-- "mezhepçi" diye yaftalayıp susturmaya çalıştılar, aynen eşit muamele ve eşit hak talep eden siyahileri bazı ırkçı beyazların "ırkçı" olmakla suçlaması gibi.
Ama mahalle baskısıyla ne kadar susturmaya çalışırlarsa çalışsınlar biz bunu yüzlerine vurmaya, konuyu gündemde tutmaya devam edeceğiz. Bu vesileyle "Mezhepçiliğin Gündelik Halleri ve Kılıçdaroğlu Vakası" başlıklı yazımı da bir kez daha buraya koyuyorum:
https://t.co/qOeOrTDrDH
yaşadığımız her şey halksız siyaset yapmayla, halktan kaçmayla ilgili. halkın, halkın gücünün, halkın taleplerinin damgasını vurmadığı, normal bir rejimde yaşıyormuş gibi kürsüden, meclis'ten yapılan, sadece seçime endeksli bir siyasetin sonuçlarını yaşıyoruz hep beraber.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde yaşananlar; hiçbir demokratın ve kamuoyunun kabul edebileceği bir tablo değildir. Bir siyasi partinin genel merkezine, Ankara Emniyeti’ne yazı yazılarak, polis marifetiyle, biber gazı ve plastik mermilerle girilmeye çalışılması; doğrudan doğruya siyasal iradeye, örgütlenme özgürlüğüne ve demokrasinin asgari kurallarına yönelmiş açık bir müdahaledir. Siyasi partiler; kolluk gücünün talimatla içeri gireceği kurumlar değil, halkın iradesini temsil eden, anayasal güvence altındaki demokratik yapılardır.
Bu görüntü, hukuk devleti iddiasıyla bağdaşmadığı gibi, çoğulcu demokrasinin ruhuna da aykırıdır. Siyaseti polis gölgesinde dizayn etme alışkanlığı, toplumu daha fazla kutuplaştırmaktan ve demokratik zemini daha da daraltmaktan başka bir sonuç üretmez. Bugün bir partiye reva görülen bu yöntem, yarın tüm muhalefete ve örgütlü topluma yöneltilecek bir tehdidin habercisidir.
Demokrasi; güç gösterisiyle, talimatla, baskıyla değil; hukukla ve halkın iradesine saygıyla ayakta durur. Kolluk gücünün siyasal alanın bir aparatı gibi kullanılmasına karşı sessiz kalmak, bu ülkenin demokratik birikimine yapılacak en büyük kötülüktür. Siyasi partilerin iç işleyişine, iradesine ve yönelik bu tür müdahaleler kabul edilemez.
Demokrasiyi savunmak; tam da böyle anlarda, bu tabloya razı olmamayı gerektirir.
Bu müdahaleyi kabul etmiyoruz; hukuku, demokrasiyi ve halkın siyasal iradesini savunmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.
Halkın iradesi ne yazıyla teslim alınır ne de polis müdahalesiyle bastırılır.