Yurtdışı çıkış harcının kat kat zamlanmasını geçtim, böyle bir harcın olması bile yanlıştır. Yurt dışı çıkış harcı seyahat özgürlüğüne müdahaledir, kaldırılmalıdır.
Topla, tüfekle, savaşla alamadıkları bir vatanı, “üzerlerinden bomba atılmadığı için işgal altında olduğunu anlayamayacak bir millete” dönüştürdüler. Emellerini de düzensiz göç ile gerçekleştiriyorlar…
Meyve ve sebzelerden zehir fışkırıyor.
Ürünlerimizde salmonella tespit ediliyor.
Bunları Avrupa'daki kurumlardan öğreniyoruz!
Yayınlarımız yüzbinlerce kişiye ulaşıyor, yüzlerce yorum ve tepki geliyor fakat ülkemizin kurumları bu konuda tek kelime açıklama yapmıyor.
@TCTarim
Atatürk’ün cenazesi başında ağlayan yaşlı bir adam…
Onu Çanakkale’de tanımıştı. Bir keresinde karargahını ziyaret etmek istedi. Fakat bulunduğu bölgenin ismi yoktu. Saatlerce çadırları aradı. Oraya bir isim vermek gerektiğini düşünmüştü. Gazi, “Sel yarıntılarının ismi mi olur” dediğinde gülümsemiş, “Olur, mesela Kemalyeri olur” demişti.
Daha sonra Adana’da karşılaştılar. Düşmanın orduları Anadolu’ya doğru ilerlerken ve hemen herkes umudunu yitirmişken Mustafa Kemal’in “teşkilat yapmak lazım” dediğini bizzat işitmişti.
Yunan ordusun İzmir’i işgalini öğrendiğinde Konya’daydı. Üzüntü içerisinde günlerini geçirirken onun Samsun’a gittiğini öğrenmiş ve büyük sevinç yaşamıştı.
Aylar sonra Ankara’da yeniden buluştuklarında, kafasında hala bazı soru işaretleri vardı. Ya mücadele kaybedilirse, o zaman ne olacaktı? Bir gün Ulus meydanına bakan bahçede otururken Mustafa Kemal’e bu soruyu sormuştu. Mustafa Kemal bir an durmuş, yüzüne bakmış ve gülümseyip konuşmaya başlamıştı:
Karşı koymakta son kalanlarımız bir tepede hayatlarına son verirler. Gelecekte, “burada yatanlar vatanlarını kurtarmaya çalışanlardır” diye yazılı bir taşa sahip olabilirlerse mükafatlarını bulmuş olurlar…
O güne dek ona değer veriyordu. Ama bu konuşmadan sonra kayıtsız ve şartsız bağlanmıştı.
Yunan ordusu Ankara’yı kuşattığında süvari kolordusuyla en önde mücadele eden oydu. Kocatepe’de Büyük Taarruz’un başladığı gün, gizli bir geçit bularak düşmanın gerisine sarkıp mahveden yine oydu. 30 Ağustos günü düşmanın önünü keserek Dumlupınar’a yine o hapsetmişti.
Gazi’nin ilk hedef Akdeniz’dir emrini yerine önce o getirmiş. Yiğitleriyle 9 gün boyunca 400 kilometre yol teperek düşmanı kovalamış ve İzmir’e girmişti.
Ona olan bağlılığı hiç eksilmedi. Cumhuriyet’in, inkılapların ve isyanların zorlu günlerinde daima yanındaydı. Soyismini bizzat Atatürk verdi.
1937 yılında Hatay meselesi patlak verdiğinde onu Dolmabahçe’ye çağırıp ve “Hatay’a çete reisi olacağım” dediğinde ilk önce ondan destek görmüştü.
Atatürk öldüğünde cenaze alayının komutasını o üstlendi. Ata’sının tabutu başında bekledi. O eski ve zorlu günleri anımsamış olacak ki, göz yaşlarını tutamadı.
O, Fahrettin Altay’dı…
Garanti Bankası'nın 10 Kasım tanıtımı...
Atatürk'ün 1925 yılında Uşak'ta yetimhane ziyareti yaptığı doğru. Hatta bir şehit çocuğu orada şöyle bir konuşma yaptı:
Beni söyleten etken var. Söyleyeceğim. Çünkü ben içinde lavlardan intikam fırtınaları, intikam boraları esen bir volkanım. Gök görültüleri, yıldırımlar, şimşekler benim depremlerimden, sarsıntılarımdan meydana gelir. Dünyanın hayat ve mematı benimle kaimdir. Maddi, manevi hiçbir kuvvet bendeki feveranı söndüremez; ne Alp dağlarının buzulları, ne Niyagara'nın coşkun köpükleri, ne okyanusların kudurmuş dalgaları benim bu feveranıma hiçbir engel teşkil edemez. Çünkü ben, bu hain kuvvetler tarafından tecavüze uğramış bir yetimim. Babamı şahadet, annemi sefalet, vatanımın mamurelerini düşman zulüm ve vahşeti aldı götürdü.
Şimdi ben, kökü kurumuş, dalları kırılmış kuru bir ağaca benziyorum. İşte bunun içindir ki, söyleyeceğim. Dünyanın en amansız düşmanları beni men etse yine söyleyeceğim.
Muhterem Paşa Babamız; bendeki bu azmi, bu imanı halkeden, yaratan aziz ve mukaddes bir kuvvet var; işte o da Türk yurdunu, Türk camiasını ilerleme nurlarına boğan, gelişmenin doruklarına ulaştırmaya saik olan büyük varlığınızdır. Nasıl ufak bir işaretinizle Türk orduları sefil ve alçak düşmanları aziz vatandan kovdular ve Akdeniz'de boğdularsa, ben de ve benim gibi, içinde volkanlar taşıyan binlerce şehit yavrusu ve bütün millet kurtarıcı elinizle işaret buyurduğunuz kurtuluş yolundan yürüyeceğiz, yürüyeceğiz.
Dumlupınar şehitliğinde, mübarek Dumlupınar kabrinde yatan aziz şehitlerin ruhlarını şad edince ye kadar yürüyeceğiz.
Atatürk, bu konuşmayı dinlerken ağladı. Ve şöyle söyledi:
Şehit yavrusunun sözleri ruhumda büyük bir heyecan doğurdu. Bunu tasvir imkan haricindedir. Yalnız gözyaşlarım bu üzüntünün açık bir ifadesidir. Ben hayatta nadiren ağlayan bir adamım. O da Uşak'ta, burada vaki oldu.
Uşak, 16 Ekim 1925...
Cumhuriyet öyle kolay ilan edilmedi. Sadece düşmanla değil, memlekete ihanet eden hainlerle de mücadele edildi. Atatürk, Nutuk'ta Vahdettin için "soysuzlaşmış" kelimesini kullandı. Çünkü gerekçeleri vardı.
İhanet belgelerini paylaşıyorum.
Sarayların içinde Türk'ten gayri unsurlara dayanarak, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu'nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.
- Atatürk (1924)
Millet kahır ve zulüm altında inlerken başta bulunun bazı vatansızların yabancılarla akşam çayları içmekte ve aldıkları paralarla zevki safada olduklarını hep biliyorduk.
Atatürk
Gece yarısı uyandı. Raporu ve haritayı yatağının üzerine serdi. Dikkatle inceledi. Öyle şeyler gördü ki, yatağından fırlayıp üniformasına koştu.
Sadece fotoğraf paylaşmak yetmez. O gün neler yaşandığını bilseniz, Atatürk'e bir kez daha hayran olursunuz.
#30AgustosZaferBayrami
Bilgiselin başında, bu fotoğrafı paylaştım. Boşuna değildi. Bu fotoğraf, 30 Ağustos 1924 günü, büyük zaferden 2 yıl sonra, zaferin gerçekleştiği yerde, savaş sahasını gezerken çekildi.
Atatürk'ün yüzü çok şey anlatır. Zira, bu, bir fotoğraftan fazlasıdır.
Yaver Muzaffer, 30 Ağustos'u anlatıyor:
Gazi'nin yüzünde gözle görülür bir ıstırap vardı. Yanan sigarasını yere attı ve düşman ateşine aldırmadan siperde doğruldu. Bu, üzerine titrediği askerlerinin manevi huzurunda bir saygı göreviydi. Gözleri nemlenmişti. Güneş, ufukta kaybolmak üzereydi. Eliyle savaş sahasını göstererek bağırdı:
Hacı anesti! Mağrur komutan! Neredesin? Gel de ordularını kurtar!
Fatih Altaylı: “Afganistan’dan buraya 500 bin kişi geliyorsa ve her gün gelmeye devam ediyorsa bu işgaldir, göç değildir, bunlar göçmen değildir.
Savaştan kaçan adam en yakındaki ülkeye kaçar. 1.500 km İran içinden geçip buraya gelmez!”