Allah’ım sana çok güveniyorum, dualarımı kabul edeceğine yürekten inanıyorum.
Merhametin için, sahip olduklarım için sana çok şükrediyorum. Yolumu, kaderimi, kalbimi sana teslim ediyorum.
Öyle güzel yazılar yaz ki hayalini yaşayan, mutluluktan ağlayan kullarından olayım..
Son yıllarda sağlık altyapımızda gerçekten harika işler yapıldığını hepimiz görüyoruz. Şehir hastaneleriyle, devasa donanımlarla muazzam bir Sağlık Yüzyılı vizyonu çiziliyor ve bu tablo ülkemiz adına gurur verici. Ama bu görkemli binaların içinde, bu parlak vizyonun tam kalbinde biz genç diş hekimleri olarak adeta görünmez bir krizin içinde ç��rpınıyoruz. Ben de bizzat bu yollardan geçen, bu sorunları iliklerine kadar yaşayan bir hekim olarak bunları dile getirme sorumluluğu hissediyorum. Çünkü çizilen bu şahane tabloya, arka planda yaşanan bu tükenmişlik hiç ama hiç yakışmıyor.
Her şey daha fakülte sıralarında, o çok hevesle önlüğümüzü giydiğimiz günlerde başlıyor. Dünyanın en zor ve masraflı eğitimlerinden birini alıyoruz ama devasa bütçeli fakültelerimizde en temel klinik malzemeleri bile kendi cebimizden almak zorunda bırakılıyoruz. Fakültede hekim adayı mıyız yoksa malzeme tedarikçisi miyiz inanın belli değil. Eğitimde fırsat eşitliği daha o gün bitiyor. Sağlıkta bu kadar modern imkanların sunulduğu bir ülkede, sırf malzemesini alamadığı için eğitimini tamamlamakta zorlanan gençlerin olması kabul edilemez.
Bunun üstüne bir de inanılmaz bir plansızlık ve o korkunç işsizlik kaygısı ekleniyor hepimize. Her yere fakülte açıldı, sayı yüz beşi buldu ve öğrenci sayısı elli binlere dayandı. Bizler usta çırak ilişkisiyle, ince el becerisiyle yetişmesi gereken hekimleriz ama başımızda duracak yeterli hocamız bile yok. Mezun olduğumuzda ise o prestijli meslek algısı yerini devasa bir belirsizliğe bırakıyor. Ortada bizi istihdam edecek rasyonel bir planlama veya oluşmuş bu hekim arzını karşılayacak bir çözüm yok. Hekimlik onurumuzla omuz omuza verdiğimiz işsizlik korkusu bizi daha yolun başında yoruyor.
Devlete atanmak ise benim gibi binlerce genç meslektaşım için adeta bir hayal oldu. Devletimiz o kadar güzel, o kadar donanımlı ağız ve diş sağlığı merkezleri inşa ediyor ki dışarıdan bakarken imreniyorsunuz. Ama iş atamaya gelince ayrılan kadro sayıları o kadar komik kalıyor ki, o devasa binaların hakkını verecek genç hekim gücü dışarıda işsiz bekliyor. Bizler, o modern kliniklerde halkımıza hevesle hizmet etmek için can atıyoruz ama yıllarca dirsek çürüttükten sonra atama yetersizliği yüzünden kapıda kalıyoruz.
Atanamayan ve işsizlikle yüzleşen biz genç hekimlerin tutunacak tek dalı DUS yani uzmanlık sınavı oluyor. Ama gelin görün ki bu akademik bir uzmanlaşma süreci olmaktan çıkıp devasa bir sömürü çarkına dönüşmüş durumda. Fakültede zaten malzemeye on binlerce lira dökmüşüz, üstüne bir de uzman olabilmek için yüzbinlerce lirayı bulan fahiş dershane ücretleri dayatılıyor. Kredi çekip, borç harç içinde masaya oturup DUS çalışmaya çabalıyoruz.
İçinde bulunduğumuz döneme Sağlık Yüzyılı diyoruz ama uzmanlığın yolunun zekaya değil de sadece parası olana açılması bizim o büyük vizyonumuza hiç ama hiç sığmıyor ve yakışmıyor.
Atama ve DUS seçeneklerinde istihdama ulaşamayan genç hekimler için son çare özel sektörde çalışmak oluyor. Özel bir muayenehane açmak genç bir hekim için gerektirdiği sermaye, tecrübe ve hasta portföyü sebebiyle imkansıza yakın. Öte yandan mevcutta var olan iş imkanları büyük kurumsal hastanelerde çok az. Üçüncü bir yol olan polikliniklerde ise insani sınırların ötesinde çalışma saatleri bekleniyor ve önerilen maaşlar çok düşük seviyelerde. 5 sene emekle ve türlü fedakarlıkla mezun olmuş genç diş hekimleri bunun ödülü olarak piyasanın acımasız şartlarıyla karşılanıyor.
Ortada muazzam bir sağlık vizyonu, harika hastaneler ve büyük hedefler var ve biz genç diş hekimleri bu vizyonun en büyük destekçisi, en dinamik gücü olmak istiyoruz. Ama fakülte kontenjanları rasyonel hale getirilmeden, devlet atama sayıları artırılmadan, öğrenciler malzeme yükünden kurtarılmadan, DUS bir rant kapısı olmaktan çıkarılmadan ve özel sektördeki o vahşi sermaye sömürüsüne dur denilmeden bu güzel vizyonun altı hep eksik kalacak. Bizler bu ülkenin genç hekimleri olarak tükenmek değil, hakkıyla değer görmek ve hekimlik yapmak istiyoruz.
Türkiye’de diş hekimliği mesleği bugünlerde tarihinin en ağır, en çıkmaz sokağa girdiği dönemini yaşıyor. Dışarıdan bakınca "parlak" görünen bu mesleğin içi, maalesef son 20 yılda yapılan vahim hatalarla boşaltıldı. 19 olan fakülte sayısını kontrolsüzce 120 civarına çıkarıldı ama içinde ne yeterli hoca var ne de gerekli altyapı. Kontenjanların 10-15kat kat artmasıyla eğitim kalitesi gözle görülür şekilde düştü. Artık öyle bir noktadayız ki, yeni mezunlar-ki ben de bunu paylaşıyorum-klinik uygulama eksikliğiyle mesleğe atılıyor. Daha acısı, öğrenciler mezuniyet barajını tamamlayabilmek için hastaların yol, yemek ve malzeme masraflarını kendi ceplerinden karşılıyor. Bir gencin konsere gitmesi yurtdışına çıkması veya sosyalleşmesi de gerekirken sadece hekim olabilmek için bu kadar ağır bir mali yükün altına itilmesi de gerçekten trajikomik.
Mezuniyet sonrası ise tam bir belirsizlik hakim. DUS’a giren 8-10bin civarı adaydan sadece %5-8’i bir yere yerleşebiliyor. Kamuda atama bekleyen 20 bin hekim varken, koskoca bir yıl için açılan kadronun 300-500 kişide kalması bu gençlerin emeğiyle dalga geçmekten başka bir şey değil.
Atananlar da maalesef rahat değil; MHRS üzerinden dayatılan 10-15 dakikalık randevu süreleriyle nitelikli bir tedavi yapmak artık mucizeye kalmış durumda. Hekimlik, yerini sadece "sayı tamamlamaya" bıraktı desek herhalde durum ne kadar kötü olduğu anlaşılacaktır.
Ekonomik tarafa gelirsek, durum zaten hepimizin malumu. Tamamen dışa bağımlı sarf malzemelerindeki döviz odaklı artış, muayenehaneleri kapanma noktasına getirdi. Yeni mezun bir diş hekiminin, o kadar zorlu bir eğitimden sonra 35 bin lira gibi komik rakamlara çalışmak zorunda kalması bu mesleğin onuruyla bağdaşmıyor. İşin üzücü kısmı gençler çözüm ararken “hekimlik onuru” diye bağıranlar bu süreci adeta üç maymun edasıyla takip ediyor. Özel poliklinik zincirlerindeki ciro baskısı ve mobbing ise biz gençleri daha yolun başında tüketiyor. Teknisyen kliniklerini buraya yazmıyorum bile artık.
Şunu artık herkesin anlaması lazım: Bu tablo sadece diş hekimlerinin sorunu değil, bu bir toplum sağlığı krizidir. Kontenjan enflasyonu durdurulmazsa, altyapısız tabela fakülteleri kapatılmazsa ve hekim emeği hak ettiği karşılığı almazsa, çok yakında nitelikli sağlık hizmetine ulaşmak herkes için bir lüks haline gelecek. Kaybeden sadece hekimler değil, tüm halkımız olacak.
ben kendi halinde bir müslümanım. derdim ilahi rızaya göre bir yaşam sürmek, ana babamın rızasını kazanmak ve neslin elinden tutmak.
heybeme kimsenin yükünü almadan hayırlısıyla, sağlıkla ve uzun bir ömür sürerek iman üzerine göçmek istiyorum bu dünyadan.
Öldükten yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmaz. Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalır. Boşaltım sistemi tamamen gevşer, idrar akıntısı başlar.
Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlar. Solunumun durması bakteriler için bir işarettir ve çalışmaya başlarlar. İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklardır.
Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürür. En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane ve böbrektir.
İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun şekilde çalıştığı için hızla gaz ortaya çıkar. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep olur. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, vücutta biriken s��lfür nedeniyle renk siyaha dönmeye başlar.
Günden güne şişen karın patlar ve göğüs çöker. Bu olay, mezar üstünden duyulabilecek kadar sesli olabilir.
Ortalama dört yıl sonra insan tamamen kemik hâline dönüşür.
Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkînin nerede? Yeryüzünde kasıntı bir şekilde gezen, “küçük dağları ben yarattım” egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağılamaya çalışan, hayatı statüye ve dünyada kazanacağı geçici başarılara odaklayan her kibirlinin sonu budur.
Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkiye gelmek için karakterini satan, çevresini ezen, zulme uğrayan insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur.
Güzelliğiyle hayatı boyunca makyaj ve süse adanan, cildi kurumasın diye her gün özenle kremlenip yumuşatılan bedenin sonu budur.
Hayatını fitness salonlarında, ayna karşısında kaslarına bakarak geçiren; tek hedefi vücut büyütüp bununla Instagram’a fotoğraf atmak olan kişilerin de sonu budur.
Çalışın, başarılı olun, insanlığa fayda verin ama hayatı büyütmeyin. Kendinizi büyütmeyin. Zira elimizde, yaptığımız erdemlerden ve amellerden başka bir şey kalmayacaktır.
Hedef, O’nun rızasını kazanmak olmalıdır
Allâh hepimize hayırlı ömürler verip ölümümüzü de hayırlı eylesin.
İnsan evladı olarak evinde çayını çorbasını içip, ay sonunu getirebildiğinde şükreden ailelerin, onları utandırmamak için gayretle okuyan çabalayan, vatan sevgisinden başka bir şeye düşkünlüğü olmayan çocuklardık. Yetişkinliğimizin denk geldiği döneme, şahit olduklarımıza bak. Bu kadar kötülüğe, midesizliğe, sapıklığa ne aklımız eriyor ne de bunca karmaşıklığa karşı aklımızın erebileceği yeterlilikte donanımımız kodlamamız mevcut. Evlat yetiştiren herkese ve gençlere, kendilerini korumalarını, sürekli okumayı, sorgulamayı ve dua etmeyi tavsiye etmekten başka diyecek söz bulamıyorum…
Evlilik kurumu artık erkekler tarafından bir işe alım hanımlar tarafından ise ticari bir kazanım olarak görülmeye başlandı. Hal böyle olunca ilk olumsuzlukta çadırdayan yuvaların artması da kaçınılmaz oldu. Allah yollarımızı bizi onun rızası için sevecek insanlarla kesiştirsin.
İlla eskiden ateist olmasına gerek yok, müslümanken de hatalara düşmüş olabilir bir kadın. Samimi bir tövbe ederse Allah’ın izniyle tertemizdir. Kişileri şu anki hâl ve davranışlarına göre değerlendirmemiz lazım. Eskiden neyse ne, şu an kim? Hepimiz nefis sahibiyiz, ilerde bu zilletlere düşmeyeceğimizin garantisi yok, imtihan devam ediyor.
Hiçbirimiz çocuğunu diri diri gömen sahabe kim bilmiyoruz, çünkü İslâm’la şereflendikten sonra öyle bir hayat yaşamışlar ki onlar “gökteki yıldızlar” oldu bizim için. Vahşi, Hazreti Vahşi oldu. Allah rızası için kimseyi ama hiç kimseyi günahıyla yargılamayın. Özellikle bazı erkekler bu konularda aşırı büyük konuşuyorlar, bu önemsiz bir şey demiyorum fakat kadın sizin için ‘yalnızca’ bekaretiyle kıymetli olabiliyorsa, gidip tertemiz eline erkek eli değmemiş kadın bile olsa hayatını yakmayın çünkü o ancak objedir sizin için. Allah bu kızın yardımcısı olsun, kendisiyle arkadaş olmayı çok isterim.
İnanıyorum… Çünkü Rabbimin benim için sakladığı her şeyin, yaşadığım her zorluğu güzelliğe çevirecek bir hikmeti olduğuna gönülden imanım var.
Olmayanın, daha hayırlısına yer açtığını; gecikenin, en doğru zamanda geleceğini; nasip olanın da benim kaderimdeki en güzel hal olduğunu biliyorum.
Bu teslimiyet içime öyle bir huzur veriyor ki… Sanki kalbimde sürekli ‘yakında çok güzel olacak’ diyen bir kıpırtı var.