• abdal anlamak, aptal anlaşılmak ister, oysa ilkinin anlaşılmaya, ikincisinin anlamaya ihtiyacı vardır.
• abdal “hali değişen” demektir, aptal“değişmeyen”; o nedenle ilki evrilir, ikincisi devrilir.
• abdal anlar ve susar, aptal anlamaz ve konuşmaya devam eder.
Fuat Bey, sizi önce kibarca üslub ve edebe davet ediyorum, umarım işe yarar.
İnsanların, hele hele gençlerin -isterlerse dünyanın en şeytani örgütüne üye olsunlar- yanılma, aldanma ve tutumlarını değiştirme hakları vardır. Herkes sizler gibi hakikati kucağında veya beşiğinde bulanlardan olmayabilir. Sizler doğuştan hakka vasıl olduğunuz için, biz zavallılar gibi yanılma, hata etme, yoldan çıkma, günah işleme vb. kusurlardan azade masum-ı ekber misillu örnek kullar arasında olabilirsiniz. Ne ki
bu size kimi gazetecilerden alışık olduğumuz “kalemle kelle alma” yeteneğini insafsızlığa vardırma hakkı kazandırmaz. Siz kategorik olarak haklı olduğunuzu düşünüyor olmalısınız, hele kaleminiz elindeyken. (ROK VE CK de öyle düşünüyorlardı.)
İsmail Sezgin birkaç senedir yakından izlemeye çalıştığım bir cemaatçi genç entelektüel. Düşünce çizgisinin nasıl evrildiğinin tanıklık ettim. Bir süredir Lider/Şeyh/Efendi hazretleri iyi ama çevresi kötü formülüyle kendini (izzet-i nefsini) ayakta tutmaya çalışıyor. (Ahmet Dönmez bu aşamayı geçenlerden, bu nedenle farklı düşünüyorlar.)
Fakat bazı konularda sırf kuşkularını dile getirdiği için cemaatin politbürosu tarafından sürekli çarmıha geriliyor. Burada beni ilgilendiren vardı sonuçlar değil, beynine kıymık saplanmış her namuslu zeka gibi kendini ve çevresini sorgulamaktan vazgeçmemiş olması. Bu nedenle kendisine büyük bir saygı duyuyorum. Memleket evladının çelişkileri, kusurları, salınımları konusunda tesamuh göstermenin erdem olduğuna inanıyorum. Belki de bu zaafları fazlasıyla deneyimlemiş biri olarak duygusal davranıyorum. Hepsi memleket evladı, hangi sapkınlık (!) çukuruna düşmüş olurlarsa olsunlar hepsi bizim evladımız.
Tanrının sizin gibi hakikati kucağında bulmuş kullarının böylesi iç karartıcı salımlar karşısında midelerinin bulandığını tahmin edebiliyorum. Ne yapalım kişisel tarihimiz memleketin tarihine koşut oluşuyor.
Entelektüel pusulamı kaybetmiş olduğumu ima ediyorsunuz. Bence bu tür lafları bırakın, ağzınıza bile yakışmıyor. Garantili hedeflere “yalap şalap” (!) laf çakma alışkanlığından olsa gerek ciddi muhakeme zaafları sergilemişsiniz. Benden bu zaaflarınızı düzeltmemi beklemeyiniz, çünkü sizi kızdırmam, utandırırım.
Ne de olsa siz de memleket evladısınız. Bu yüzden kategorik olarak tesamuhu hak ediyorsunuz.
Değerli dostlarım; sevgili Dorukhan’ımızı katleden ve suç delillerini karartan Tanyer Yapı A.Ş. patronları Münir Tanyer ve Taylan Tanyer’in suç ortakları 13.08.2026 Perşembe günü saat 09:30’da İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda hesap vermeye devam edecek. Saygılarımla
• abdal anlamak, aptal anlaşılmak ister, oysa ilkinin anlaşılmaya, ikincisinin anlamaya ihtiyacı vardır.
• abdal “hali değişen” demektir, aptal“değişmeyen”; o nedenle ilki evrilir, ikincisi devrilir.
• abdal anlar ve susar, aptal anlamaz ve konuşmaya devam eder.
KISA BİR YAZ DERSİ
Söylenceleri (kıssaları, mitleri, efsaneleri) onaylayanlar yalnızca ozanlar değildi; ozanlardan çok önce devletler ve yasa koyucular da onları yararlı bir çare olarak onaylamışlardı, çünkü ussal canlının duygulanımsal doğasına ilişkin bir kavrayışları vardı, çünkü insan öğrenmeye heveslidir ve masal düşkünlüğü bu niteliğin bir öncülüdür. Öyleyse çocukları anlatılara kulak vermeye, giderek daha çok onlara katılmaya iten şey bu masal düşkünlüğüdür. Bunun nedeni, söylencenin onlar için yeni bir dil, kendilerine şeyleri oldukları gibi değil, başka türden şeyleri anlatan bir dil olmasıdır. Yeni olan hoştur, daha önce bilinmeyen de öyle. İnsanları öğrenmeye hevesli kılan da tam olarak budur. Buna şaşılası ve olağanüstü olanı da eklersen hazzı artırmış olursun. Haz ise öğrenmeye kışkırtan bir büyü gibi iş görür. Başlangıçta çocuklar için böyle bir yeme başvurmak zorundayız. Ne ki çocuk yaşça ilerledikçe, yani zihni güçlenip artık kandırılmaya gerek duymaz duruma geldiğinde onu olguların bilgisine yöneltmeliyiz.
Okuma yazma bilmeyen ve eğitimsiz her insan bir bakıma çocuktur ve çocuk gibi öyküleri sever; yarı eğitimli insan için de durum böyledir, çünkü onun usa vurma yetisi tam gelişmemiştir, üstelik çocukluğunun düşünsel alışkanlıkları onda sürüp gitmektedir.
Olağanüstü olan yalnızca hoşa gitmekle kalmayıp korku da saldığından, her iki söylence (mitos) türünü hem çocuklar için, hem yetişkinler için kullanabiliriz. Çocuklarda, onları özendirmek için hoşa giden mitosları, caydırmak için korku salan mitosları kullanırız; sözgelimi Lamia (umacı/cadı) bir mitostur, Gorgo, Ephialtes (dev) ve Mormolyke de (umacı/cadı) öyle.
Kentlerde yaşayanların çoğu, ozanların “Herakles'in veya Theseus'un İşleri” gibi efsanevi kahramanlık öykülerini anlattığını duyduklarında veya tanrılarca bağışlanan onurları işittiklerinde, hatta mitolojide benzer bir mutlu yazgıyı çağrıştıran resimleri, ilkel imgeleri veya yontu yapıtlarını gördüklerinde, hoşa giden kıssalarla öykünmeye kışkırtılırlar. Buna karşılık ister betimlemeler yoluyla, ister görünmeyen nesnelerin örneksel tasvirleri yoluyla tanrısal cezaları, dehşetleri ve tehditleri öğrendiklerinde veya sıradan insanların böyle deneyimlerle karşılaşmış olduklarına inandıklarında bile kötü yollardan caydırılırlar, çünkü hiç değilse bir kadınlar kalabalığıyla veyaa herhangi bir karışık güruhla uğraşırken, bir filozof onları usla etkileyemez, saygıya, dine bağlılığa ve inanca çağıramaz. Asla! Dinsel korkuya da gerek vardır ve bu, söylenceler ve şaşılası şeyler olmadan uyandırılamaz, çünkü yıldırım, aigis, üç dişli mızrak, meşaleler, yılanlar, thyrsos-kargıları (tanrıların silahları) birer masaldır, üstelik bütün “eski teologia” da böyledir. Ama devletlerin kurucuları bunları, saf akıllıları korkutacak birer öcü olarak onaylamışlardır.
Masalların doğası bu olduğuna ve gerçek olguların tarihinde olduğu gibi toplumsal ve yurttaşsal yaşam düzeninde de kendine bir yer edindiklerine göre, eskiler çocuk eğitimi dizgelerine sıkı sıkıya bağlandılar ve onu erginlik yaşına dek uyguladılar. Şiir aracılığıyla yaşamın her döneminde doyurucu biçimde eğitebileceklerine inanıyorlardı. Ne ki şimdi [mö. 1. yüzyıl] uzun bir zamandan sonra, tarih yazımı ve bugünkü felsefe öne çıkmıştır. Gelgelelim felsefe azınlık içindir, oysa şiir halkın geneli için daha yararlıdır ve salonları doldurabilir. Bu özellikle Homeros’un şiiri için doğrudur. [Unutulmamalı ki] ilk tarihçiler ve fizikçiler de birer mitos yazarıydı.
(Strabon, “Geografika”, (ö. ms. 24)
Fuat Bey, sizi önce kibarca üslub ve edebe davet ediyorum, umarım işe yarar.
İnsanların, hele hele gençlerin -isterlerse dünyanın en şeytani örgütüne üye olsunlar- yanılma, aldanma ve tutumlarını değiştirme hakları vardır. Herkes sizler gibi hakikati kucağında veya beşiğinde bulanlardan olmayabilir. Sizler doğuştan hakka vasıl olduğunuz için, biz zavallılar gibi yanılma, hata etme, yoldan çıkma, günah işleme vb. kusurlardan azade masum-ı ekber misillu örnek kullar arasında olabilirsiniz. Ne ki
bu size kimi gazetecilerden alışık olduğumuz “kalemle kelle alma” yeteneğini insafsızlığa vardırma hakkı kazandırmaz. Siz kategorik olarak haklı olduğunuzu düşünüyor olmalısınız, hele kaleminiz elindeyken. (ROK VE CK de öyle düşünüyorlardı.)
İsmail Sezgin birkaç senedir yakından izlemeye çalıştığım bir cemaatçi genç entelektüel. Düşünce çizgisinin nasıl evrildiğinin tanıklık ettim. Bir süredir Lider/Şeyh/Efendi hazretleri iyi ama çevresi kötü formülüyle kendini (izzet-i nefsini) ayakta tutmaya çalışıyor. (Ahmet Dönmez bu aşamayı geçenlerden, bu nedenle farklı düşünüyorlar.)
Fakat bazı konularda sırf kuşkularını dile getirdiği için cemaatin politbürosu tarafından sürekli çarmıha geriliyor. Burada beni ilgilendiren vardı sonuçlar değil, beynine kıymık saplanmış her namuslu zeka gibi kendini ve çevresini sorgulamaktan vazgeçmemiş olması. Bu nedenle kendisine büyük bir saygı duyuyorum. Memleket evladının çelişkileri, kusurları, salınımları konusunda tesamuh göstermenin erdem olduğuna inanıyorum. Belki de bu zaafları fazlasıyla deneyimlemiş biri olarak duygusal davranıyorum. Hepsi memleket evladı, hangi sapkınlık (!) çukuruna düşmüş olurlarsa olsunlar hepsi bizim evladımız.
Tanrının sizin gibi hakikati kucağında bulmuş kullarının böylesi iç karartıcı salımlar karşısında midelerinin bulandığını tahmin edebiliyorum. Ne yapalım kişisel tarihimiz memleketin tarihine koşut oluşuyor.
Entelektüel pusulamı kaybetmiş olduğumu ima ediyorsunuz. Bence bu tür lafları bırakın, ağzınıza bile yakışmıyor. Garantili hedeflere “yalap şalap” (!) laf çakma alışkanlığından olsa gerek ciddi muhakeme zaafları sergilemişsiniz. Benden bu zaaflarınızı düzeltmemi beklemeyiniz, çünkü sizi kızdırmam, utandırırım.
Ne de olsa siz de memleket evladısınız. Bu yüzden kategorik olarak tesamuhu hak ediyorsunuz.
Namuslu entelektüel mi?
Dücane Cündioğlu entelektüel pusulasını kaybetti herhalde.
Üstünkörü, yalap şap bilgiyle bir firari FETÖ’cüye “namuslu entelektüel”etiketini yapıştırdı.
Öyle kolay değil o işler.
İsmail Sezgin 15 Temmuz darbesini 10 yıl sonra idrak etmiş ve “Fikrimi değiştiren ne oldu?” diye bir video yapmış.
Peki, 10 yıl sonra fikrini değiştiren şey ne olmuş?
Benim “Cemaatçi askerlere son uyarı; tavuk tarda sayılır” başlıklı yazımı nasıl olduysa ve 10 yıl sonra ilk kez görmüş, bir de Osman Özsoy adlı profesör sıfatlı FETÖ’cünün kendi tv’lerinde yaptığı konuşmada darbeden bir ay önce “Ben bugünlerde profesör olmak yerne albay olsaydım daha çok işe yarardım” demiş olmasını keşfetmiş.
Bu yüzden darbeyi kabul ediyor ama “Darbeyi cemaat içinde yüzde 1’lik bir niceliğe sahip Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Mustafa Özcan cuntası yaptı. Fethullah Hocaefendi’nin bu işte dahli yoktu” diyor.
Böylesine utanmazlar ve reziller hala.
Sureti haktan görünüp hem Fetullah’ı hem de Cemaat dediği FETÖ tabanını temize çıkarmaya çalışıyor.
Külahıma anlat sen onu.
On yıldır aklın neredeydi?
Hem benim yazımı hem de Osman Özsoy adlı o firari şerefsizin konuşmasını duymayan okumayan kalmadı.
Hepiniz oradaydınız.
Darbeyi ihbar eden Binbaşı OK tüm ayarlarınızı bozdu, erkene aldınız ve çuvalladınız. Çalıntı sorularla TSK’ya giren geri zekalılar güruhunun beceriksizliği bir anlamda ülkemizin şansı oldu.
Dücane Cündioğlu nasıl bir anlam yükledi bu konuşmaya anlamak güç. Yahu Ahmet Dönmez diye bunun bir arkadaşı var, yıllardı “Cemaat darbeyi yaptı ve Fetullah Gülen yönettti” diyor zaten YouTube yayınlarında.
Dahası FETÖ APARATININ arkasında ABD’nin olduğunu belirterek “Darbeyi FETÖ yapmadı, o küresel irade yaptı” diyen Süleyman Soylu’nun konuşmasını çarpıtıp cımbızlayarak Soylu’nun fotoğrafınının üzerine “Soylu: Darbeyi FETÖ YAPMADI” yazısını koyuyor “namuslu” entelektüel.
Namuslu entelektüel olsa pişman olur, adam gibi özür diler, gelir teslim olarak kıvırmadan “Darbeyi cemaat yaptı, Fetullah Gülen yönetti, biz de piyonları olduk” der.
Yok öyle bedavadan payeler filan.
Ha evet, bugünkü FETÖ Yönetimi yasaklayamasa da baskı yapar çünkü FETÖ’yü onun yüzde 1’lik cunta dediği ekip yönetiyor çünkü.
Namuslu entelektüel mi?
Dücane Cündioğlu entelektüel pusulasını kaybetti herhalde.
Üstünkörü, yalap şap bilgiyle bir firari FETÖ’cüye “namuslu entelektüel”etiketini yapıştırdı.
Öyle kolay değil o işler.
İsmail Sezgin 15 Temmuz darbesini 10 yıl sonra idrak etmiş ve “Fikrimi değiştiren ne oldu?” diye bir video yapmış.
Peki, 10 yıl sonra fikrini değiştiren şey ne olmuş?
Benim “Cemaatçi askerlere son uyarı; tavuk tarda sayılır” başlıklı yazımı nasıl olduysa ve 10 yıl sonra ilk kez görmüş, bir de Osman Özsoy adlı profesör sıfatlı FETÖ’cünün kendi tv’lerinde yaptığı konuşmada darbeden bir ay önce “Ben bugünlerde profesör olmak yerne albay olsaydım daha çok işe yarardım” demiş olmasını keşfetmiş.
Bu yüzden darbeyi kabul ediyor ama “Darbeyi cemaat içinde yüzde 1’lik bir niceliğe sahip Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Mustafa Özcan cuntası yaptı. Fethullah Hocaefendi’nin bu işte dahli yoktu” diyor.
Böylesine utanmazlar ve reziller hala.
Sureti haktan görünüp hem Fetullah’ı hem de Cemaat dediği FETÖ tabanını temize çıkarmaya çalışıyor.
Külahıma anlat sen onu.
On yıldır aklın neredeydi?
Hem benim yazımı hem de Osman Özsoy adlı o firari şerefsizin konuşmasını duymayan okumayan kalmadı.
Hepiniz oradaydınız.
Darbeyi ihbar eden Binbaşı OK tüm ayarlarınızı bozdu, erkene aldınız ve çuvalladınız. Çalıntı sorularla TSK’ya giren geri zekalılar güruhunun beceriksizliği bir anlamda ülkemizin şansı oldu.
Dücane Cündioğlu nasıl bir anlam yükledi bu konuşmaya anlamak güç. Yahu Ahmet Dönmez diye bunun bir arkadaşı var, yıllardı “Cemaat darbeyi yaptı ve Fetullah Gülen yönettti” diyor zaten YouTube yayınlarında.
Dahası FETÖ APARATININ arkasında ABD’nin olduğunu belirterek “Darbeyi FETÖ yapmadı, o küresel irade yaptı” diyen Süleyman Soylu’nun konuşmasını çarpıtıp cımbızlayarak Soylu’nun fotoğrafınının üzerine “Soylu: Darbeyi FETÖ YAPMADI” yazısını koyuyor “namuslu” entelektüel.
Namuslu entelektüel olsa pişman olur, adam gibi özür diler, gelir teslim olarak kıvırmadan “Darbeyi cemaat yaptı, Fetullah Gülen yönetti, biz de piyonları olduk” der.
Yok öyle bedavadan payeler filan.
Ha evet, bugünkü FETÖ Yönetimi yasaklayamasa da baskı yapar çünkü FETÖ’yü onun yüzde 1’lik cunta dediği ekip yönetiyor çünkü.
KISA BİR YAZ DERSİ
Söylenceleri (kıssaları, mitleri, efsaneleri) onaylayanlar yalnızca ozanlar değildi; ozanlardan çok önce devletler ve yasa koyucular da onları yararlı bir çare olarak onaylamışlardı, çünkü ussal canlının duygulanımsal doğasına ilişkin bir kavrayışları vardı, çünkü insan öğrenmeye heveslidir ve masal düşkünlüğü bu niteliğin bir öncülüdür. Öyleyse çocukları anlatılara kulak vermeye, giderek daha çok onlara katılmaya iten şey bu masal düşkünlüğüdür. Bunun nedeni, söylencenin onlar için yeni bir dil, kendilerine şeyleri oldukları gibi değil, başka türden şeyleri anlatan bir dil olmasıdır. Yeni olan hoştur, daha önce bilinmeyen de öyle. İnsanları öğrenmeye hevesli kılan da tam olarak budur. Buna şaşılası ve olağanüstü olanı da eklersen hazzı artırmış olursun. Haz ise öğrenmeye kışkırtan bir büyü gibi iş görür. Başlangıçta çocuklar için böyle bir yeme başvurmak zorundayız. Ne ki çocuk yaşça ilerledikçe, yani zihni güçlenip artık kandırılmaya gerek duymaz duruma geldiğinde onu olguların bilgisine yöneltmeliyiz.
Okuma yazma bilmeyen ve eğitimsiz her insan bir bakıma çocuktur ve çocuk gibi öyküleri sever; yarı eğitimli insan için de durum böyledir, çünkü onun usa vurma yetisi tam gelişmemiştir, üstelik çocukluğunun düşünsel alışkanlıkları onda sürüp gitmektedir.
Olağanüstü olan yalnızca hoşa gitmekle kalmayıp korku da saldığından, her iki söylence (mitos) türünü hem çocuklar için, hem yetişkinler için kullanabiliriz. Çocuklarda, onları özendirmek için hoşa giden mitosları, caydırmak için korku salan mitosları kullanırız; sözgelimi Lamia (umacı/cadı) bir mitostur, Gorgo, Ephialtes (dev) ve Mormolyke de (umacı/cadı) öyle.
Kentlerde yaşayanların çoğu, ozanların “Herakles'in veya Theseus'un İşleri” gibi efsanevi kahramanlık öykülerini anlattığını duyduklarında veya tanrılarca bağışlanan onurları işittiklerinde, hatta mitolojide benzer bir mutlu yazgıyı çağrıştıran resimleri, ilkel imgeleri veya yontu yapıtlarını gördüklerinde, hoşa giden kıssalarla öykünmeye kışkırtılırlar. Buna karşılık ister betimlemeler yoluyla, ister görünmeyen nesnelerin örneksel tasvirleri yoluyla tanrısal cezaları, dehşetleri ve tehditleri öğrendiklerinde veya sıradan insanların böyle deneyimlerle karşılaşmış olduklarına inandıklarında bile kötü yollardan caydırılırlar, çünkü hiç değilse bir kadınlar kalabalığıyla veyaa herhangi bir karışık güruhla uğraşırken, bir filozof onları usla etkileyemez, saygıya, dine bağlılığa ve inanca çağıramaz. Asla! Dinsel korkuya da gerek vardır ve bu, söylenceler ve şaşılası şeyler olmadan uyandırılamaz, çünkü yıldırım, aigis, üç dişli mızrak, meşaleler, yılanlar, thyrsos-kargıları (tanrıların silahları) birer masaldır, üstelik bütün “eski teologia” da böyledir. Ama devletlerin kurucuları bunları, saf akıllıları korkutacak birer öcü olarak onaylamışlardır.
Masalların doğası bu olduğuna ve gerçek olguların tarihinde olduğu gibi toplumsal ve yurttaşsal yaşam düzeninde de kendine bir yer edindiklerine göre, eskiler çocuk eğitimi dizgelerine sıkı sıkıya bağlandılar ve onu erginlik yaşına dek uyguladılar. Şiir aracılığıyla yaşamın her döneminde doyurucu biçimde eğitebileceklerine inanıyorlardı. Ne ki şimdi [mö. 1. yüzyıl] uzun bir zamandan sonra, tarih yazımı ve bugünkü felsefe öne çıkmıştır. Gelgelelim felsefe azınlık içindir, oysa şiir halkın geneli için daha yararlıdır ve salonları doldurabilir. Bu özellikle Homeros’un şiiri için doğrudur. [Unutulmamalı ki] ilk tarihçiler ve fizikçiler de birer mitos yazarıydı.
(Strabon, “Geografika”, (ö. ms. 24)
10 Yıl Sonra 15 Temmuz: Fikrimi Değiştiren Şey Ne oldu?
İsmail Sezgin
Bu namuslu entelektüelin bu videosunu mutlaka izleyin, cemaatin politbürosu bu videoyu yasaklatırsa doğrusu hiç şaşırmam.
15 Temmuzla ilgili en sahici değerlendirmelerden biri olarak görüyorum.
https://t.co/UbKv5JdDem @YouTube aracılığıyla
ŞEZLONG MAFYASI KARŞISINDA HALKIN ÇARESİZLİĞİNE KİM DUR DİYECEK?
Bu akşam, saat 22.00'de, canlı, herkese açık!
Ege sahilleri şezlong mafyasının işgali altında. Sahillere, kumsallara yüzlerce şezlong, yüzlerce şemsiye atıp işgal eden magandalara insanların haraç ödemeden bırakın denize girmeleri, deniz kenarında yürüyebilmeleri bile mümkün değil artık. Bu maganda sürüleri yüzünden halkımız en temel haklarını bile kullanamaz durumda.
Belediyeler bu işgalcilere ya yol veriyorlar ya da bile bile göz yumuyorlar. Mucize kabilinden birkaç namuslu Belediyeci çıkarsa ne a'la, yoksa belediyelerin, temsil ettikleri halkın haklarını koruma yeteneğinden yoksun oldukları çok açık. Çoğu yerde güvenlik, Polis'in değil, Jandarma'nın kontrolü altında. Jandarma da ne yazık ki bu mafya bozuntularının kovanına çomak sokacak konumda değil. Sınırlı personelle hangisine yetişsinler? Daha çok asayiş sorunlarıyla ilgilenmeye çalışıyorlar.
Halkın örgütlenme yeteneği de malum. Çoğu emeklilerden, orta yaşlı insanlardan oluşuyor. Asıl itilip kakılanlar da onlar. Beyaz yakalılar zaten halkın bulunduğu yerlere gitmiyorlar. Kanunlar halkın yanında. Halkın yanında olmayanlar, kanun adamları.
Geriye tek seçenek kalıyor: Halkın sahilleri işgalden kurtarmak amacıyla örgütlenmeleri, dernekler kurup bu magandalara karşı mücadele etmeleri. Yasalar halkın yanında. Sayısal çoğunluk halkın yanında. Üstelik eğitim, bilgi, görgü de halkın yanında. Tek eksikleri magandalarla mücadele azminin yokluğu, en azından zayıflığı.
Depremler, afetler karşısında dayanışan bu halk, biraz refah için de dayanışma yeteneğini geliştirmek zorunda, çünkü birleşen, dayanışan bir halkın önünde hiçbir maganda sürüsü duramaz, yeter ki halk sürü olmaktan çıksın ve yasaların gereğini talep edebilen birer yurttaş durumuna gelebilsin!
Sözün özü, şezlong mafyası karşısında halkın çaresizliğine ancak halkın kendisi dur diyebilir.
https://t.co/QUTPkDCmAS @YouTube aracılığıyla
15 TEMMUZ'UN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
-Bir "Şirket Olarak Cemaat-
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı, herkese açık!
Kendini "hizmet hareketi" olarak tanımlayan bir cemaatin, kendince en doğal hakkı olarak gördüğü devlete sızma ve kadrolaşma uğruna bankalaşmasının, hatta "şirketleşmesinin" öyküsü, ziyan ettiği yüzbinlerce Anadolu insanını gözönüne alınca bir trajediye dönüşüyor.
Kendi aralarındaki tartışmalara kulak kabartınca, içlerindeki en zeki üyelerinin bile en çok içlerinden bazılarının bu işlere karışmış olabileceğini kabul etmekten öteye geçemedikleri görülüyor. Bu insanların en samimisi bile arınmak için gusül abdesti almaları gerektiğini değil, sadece ellerini yıkamalarının yeterli olacağını düşünüyorlar. Ellerini yıkamakla masum sayılmaları gerektiğine inanıyorlar.
Bir meyhanede bulaşıkçılık yapan bir dindar çalışan, içki içmediği için kendisini günaha bulaşmamış kabul edebilir mi?
Belli ki cemaat mensuplarının tabanı kendilerini böyle görüyorlar. "Biz ne suç işledik ki?" diyerek kendilerini savunuyorlar. Suçun şahsiliği ilkesine sığınıyorlar. Oysa organize işlerde "suçun şahsiliği" ilkesinin çalışmayacağını gözönüne almıyorlar.
Kolay değil, grup aidiyeti hemen çözülmez. Bu direnci anlamak lazım. Ne ki anlamak yetmez, yardımcı olmak da gerekir.
https://t.co/9XWeF6Xh9P @YouTube
AHBAP BURADA, ÇAVUŞ NEREDE?
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı, herkese açık.
Sanırım bir iki gündür "inandığımız dağlara kar değil, kâr yağmış da haberimiz olmamış" diyenlerimizin sayısı hiç de az değil. Tüm Türkiye, bir yardım derneğinin şaibeli yöneticilerinin iç ettiği milyarların hesabıyla çalkalanıyor.
Şaibe sözcüğünün anlamını çok az kişi bilir. Boşuna hukuk terimleri sözlüklerine bakmayınız, bu sözcük bir hukuk terimi değil, aksine kaynağı halk irfanında saklı bir içgörü anlatımı.
Şaibeli kişi, ne suçlu kişi, ne de suçlu olma olasılığı bulunan kişi demektir. (Şaibeli olmak sabıkalı olmak anlamına gelmez.)
Peki ne anlama gelir?
Şaibeli kişi "suçsuz olmama olasılığı bulunan kişi" demektir. Arada çok ince bir fark var. Bazı insanlar güvenilirdir, bazıları da güvenilmez. Şaibeli insanlar güvenilmez insanlar kategorisinde yer almaz, aksine böyleleri "güvenilir olmayabilir" kategorisinde yer alırlar. (Aradaki farkı hala anlamadıysanız, salın gitsin, kendinizi boşuna yormayın.)
Şaibe, insanları kantarla değil, kuyumcu terazisiyle tartmaya çalışanların başvurduğu bir ahlaki ölçüttü. Şimdi toplumumuzda hiçbir karşılığı kalmadı, çünkü birbirimize o denli yabancılaştık ki artık herkes şaibeli. En çok da şaibeli olanlar "ahbaplar", yani halk.
Peki çavuş nerede?
Çavuş devletin, devletluların ta kendisi. Adalet halktan değil devletten, insanlardan değil tanrıdan, duygulardan değil akıldan beklenir.
KIZILAY devletti, AHBAP ise halk. Varın gerisini siz hesab eyleyin!
https://t.co/EOoIjSMDA5 @YouTube
AHBAP BURADA, ÇAVUŞ NEREDE?
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı, herkese açık.
Sanırım bir iki gündür "inandığımız dağlara kar değil, kâr yağmış da haberimiz olmamış" diyenlerimizin sayısı hiç de az değil. Tüm Türkiye, bir yardım derneğinin şaibeli yöneticilerinin iç ettiği milyarların hesabıyla çalkalanıyor.
Şaibe sözcüğünün anlamını çok az kişi bilir. Boşuna hukuk terimleri sözlüklerine bakmayınız, bu sözcük bir hukuk terimi değil, aksine kaynağı halk irfanında saklı bir içgörü anlatımı.
Şaibeli kişi, ne suçlu kişi, ne de suçlu olma olasılığı bulunan kişi demektir. (Şaibeli olmak sabıkalı olmak anlamına gelmez.)
Peki ne anlama gelir?
Şaibeli kişi "suçsuz olmama olasılığı bulunan kişi" demektir. Arada çok ince bir fark var. Bazı insanlar güvenilirdir, bazıları da güvenilmez. Şaibeli insanlar güvenilmez insanlar kategorisinde yer almaz, aksine böyleleri "güvenilir olmayabilir" kategorisinde yer alırlar. (Aradaki farkı hala anlamadıysanız, salın gitsin, kendinizi boşuna yormayın.)
Şaibe, insanları kantarla değil, kuyumcu terazisiyle tartmaya çalışanların başvurduğu bir ahlaki ölçüttü. Şimdi toplumumuzda hiçbir karşılığı kalmadı, çünkü birbirimize o denli yabancılaştık ki artık herkes şaibeli. En çok da şaibeli olanlar "ahbaplar", yani halk.
Peki çavuş nerede?
Çavuş devletin, devletluların ta kendisi. Adalet halktan değil devletten, insanlardan değil tanrıdan, duygulardan değil akıldan beklenir.
KIZILAY devletti, AHBAP ise halk. Varın gerisini siz hesab eyleyin!
https://t.co/EOoIjSMDA5 @YouTube
KENDİNİ MEŞGUL EDEMEYENİ BAŞKALARI İŞGAL EDER!
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı.
Yalnızlık korkusunun, daima başkalarıyla, başkaları üzerinden varolma arzusunun en temelinde ruhsal gelişmenin eksikliği saklıdır. Bir "çoban yalnızlığı"ndan, bir "dağdaki derviş" meselinden, ya da sosyal anksiyete triplerinden söz etmiyorum, aksine insanların çoğunda rastlanan kendi içine çekilebilme, kendisiyle başbaşa kalma yeteneksizliğine göndermede bulunuyorum.
İnsan, kendisinden kaçtıkça ya başkalarının oyuncağı olur ya da başkalarını oyuncak gibi kullanır. Burası kesin.
Bu söyleşide becerebildiğimiz denli insanın dikenli derinliklerine bakmaya çalışacağız.
Not: Bu söyleşi yalnızca üyelere özeldir.
https://t.co/bv83MiKhY0 @YouTube
TERS KELEPÇE
- Zorunlu bir güvenlik önlemi mi, keyfi bir aşağılama stratejisi mi?-
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı herkese açık.
Bu söyleşide bir güvenlik önlemi olarak ters kelepçenin tarihini ele alacağız.
• Güvenlik önlemi olarak niçin önden değil, arkadan kelepçe?
• Bu kelepçeleme biçimine niçin ihtiyaç duyuluyor
• Dünyada yasal ve hukuksal karşılığı nedir?
• ABD ve Avrupa hukuku aynı mı, farklı mı?
• Güvenlik memurları niçin bu yola başvuruyorlar?
• İnsan haklarına uygun mu?
• Hukukçulardan hiç itiraz eden olmamış mı?
• Zorunlu bir rutin uygulama mı?
• Yol açtığı ruhsal ve bedensel hasarlar neler?
Bu söyleşide bu sorulara yanıt arayacağız.
NOT 1: Ben bu satırları yazarken, Deniz Göktaş'ın tutuklandığını öğrendim. Artık bir şüpheli de değil, suçlu veya hükümlü de değil, yalnızca tutuklu bir maznun ve sanık. Yargılanıp hakkında karar karar verilene değin masumdur, çünkü beraat-ı zimmet asıldır, yani suçu kanıtlanana değin her sanık masumdur.
NOT 2: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216. maddesi "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" başlığı taşır. Benim yükümlülüğüm ise, halkımı sevgi ve dostluğa teşvik veya hz. insan'ı yüceltmekten ibaret. Kendi seçimlerimle insan olma ve insan kalma hakkımı kullanıyorum. "Sahipleneni az diye hakikate hürmet etmekten vaz mı geçeceğiz?"
https://t.co/q1G14TVzjL @YouTube
TERS KELEPÇE
- Zorunlu bir güvenlik önlemi mi, keyfi bir aşağılama stratejisi mi?-
Bu akşam, saat: 22.00'de, canlı herkese açık.
Bu söyleşide bir güvenlik önlemi olarak ters kelepçenin tarihini ele alacağız.
• Güvenlik önlemi olarak niçin önden değil, arkadan kelepçe?
• Bu kelepçeleme biçimine niçin ihtiyaç duyuluyor
• Dünyada yasal ve hukuksal karşılığı nedir?
• ABD ve Avrupa hukuku aynı mı, farklı mı?
• Güvenlik memurları niçin bu yola başvuruyorlar?
• İnsan haklarına uygun mu?
• Hukukçulardan hiç itiraz eden olmamış mı?
• Zorunlu bir rutin uygulama mı?
• Yol açtığı ruhsal ve bedensel hasarlar neler?
Bu söyleşide bu sorulara yanıt arayacağız.
NOT 1: Ben bu satırları yazarken, Deniz Göktaş'ın tutuklandığını öğrendim. Artık bir şüpheli de değil, suçlu veya hükümlü de değil, yalnızca tutuklu bir maznun ve sanık. Yargılanıp hakkında karar karar verilene değin masumdur, çünkü beraat-ı zimmet asıldır, yani suçu kanıtlanana değin her sanık masumdur.
NOT 2: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216. maddesi "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" başlığı taşır. Benim yükümlülüğüm ise, halkımı sevgi ve dostluğa teşvik veya hz. insan'ı yüceltmekten ibaret. Kendi seçimlerimle insan olma ve insan kalma hakkımı kullanıyorum. "Sahipleneni az diye hakikate hürmet etmekten vaz mı geçeceğiz?"
https://t.co/q1G14TVzjL @YouTube
düşünmek:
• yakınmak değil çözümlemek,
• suçlamak değil eleştirmek,
• karalamak değil açıklamak demektir.
yakınma, suçlama, karalama, gerçekte, düşünmenin henüz yetkinleşmediğini gösterir.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
DENİZ AŞIRI DALGALAR: İstibdad ve Mizah
Bu akşam, saat: 21.00'de, canlı, herkese açık.
Deniz Göktaş'a soruşturma açılmış. Şaşırdık mı? Hayır! Benim tepkim bir acı tebessüm oldu. Ülkem adına içim sızladı.
Baskının olduğu yerde ister istemez eleştiri saklanır, ironiye dönüşür ve mizah ortaya çıkar. Eleştiri inceldikçe incelir ve en sanatsal biçimine kavuşur: "dalga geçmeye".
Acı tebessüme yol açan da budur: hem acı, hem tebessüm. Gülmek değil, kahkaha değil, acı tebessüm, en hafif biçimiyle: tebessüm.
Aşırı tuzluluktan ötürü su altı yaşamının olmadığı denizin adıdır ÖLÜ DENİZ.
Ölü Deniz istibdadın/baskının, otokrasinin simgesi. Doğal yaşamın azlığından çok yokluğu. Oysa toplumun yaşamak için tuzdan arınmaya, nefes almaya ihtiyacı var, gülmeye, neşelenmeye, yaşam umudundan vazgeçmemek için direnmeye ihtiyacı var.
Bu dönemlerde ciddi eleştiriler geri çekilir, ironi ortaya çıkar: mizah, yani gülünç olan. Korkuyu bastırmanın en kısa yoludur dalga geçmek. Evet dalga geçmek, yani küçümsemek, önemsememek, hafife almak. Korku ancak böylelikle cesarete dönüşür.
Seni korkutan şeyden korkmadığını göstermenin en etkili yolu dalga geçmektir: acziyetini kudrete dönüştürmek.
Sanatçılar bunun için var: acziyetimizi cesarete, cesaretimizi umuda dönüştürmek için. Ölü Deniz'i tuzdan arındırmak için sanatçılar sorunlarla dalga geçerek topluma nefes aldırırlar.
Nefes alamazsak ölürüz çünkü.
https://t.co/NHIUP9EfVX @YouTube