İbretlik bir dizi. Başka bir din, kültür ve coğrafyanın sosyolojisini içerse de bazı noktalar çok tanıdık geldi. Öyle görünüyor ki dünyanın her tarafında dindar, ailesine bağlı ve çalışkan erkekler için evinde oturup ekşi mayalı ekmek pişirmek isteyen kadınlar bundan sonra çok daha fazla olacak. Bu henüz bir uyanışın başlangıcıdır. Otomatik çeviri anlaşılır olmadığı için tam metin çeviriyi aşağıda verdim. Bold yaptığım yerleri en azından okumanızı tavsiye ederim:
“Hristiyanlığa geçen bekar kadınların, ‘hot girl summer’ (ateşli kız yazı) dönemi sonrasındaki ‘yeni mühtedi (hidayete ermiş) başlangıç paketi’ ile birlikte hemen ellerine verileceğini sandıkları o ‘Chad’ (kusursuz/yakışıklı) Hristiyan kocaya anında kavuşamadıkları için sosyal medyada sürekli sızlanıp durdukları o tanıdık döngüy�� defalarca gördük.
Feminizm egemen toplumsal yapı olduğu için insanlar genç erkekleri eleştirirken ve onlara bir eş bulabilmek için ne yapmaları gerektiğini söylerken kendilerini son derece rahat hissediyorlar. Ancak iş genç kadınlara benzer tavsiyeler vermeye geldiğinde herkes korkudan titriyor. Neden mi? Çünkü bunun toplumsal bir cezası var. Nasıl bildiğimi bana sorun.
Fakat bu durum herkese, en çok da kadınların kendilerine büyük zarar veriyor. Modern liberal cinsel özgürleşme ve ‘boss-girl’ (patron kız) popüler kültürü tarafından yıpratılmış bir kadın akını var kiliseye doğru. Işığı görmüşler ve bu harika bir şey. Peki ya sonra ne oluyor?
Üzerlerine çiçekli bir elbise geçirip duvarlarına birkaç ikon astıklarında ve sosyal medya biyografilerine bir haç koyduklarında, hayatlarının sihirli bir şekilde bir masala dönüşeceğini; Hristiyan bir Chad’in gelip onları havada kapacağını, evleneceğini, tüm faturalarını ödeyip her şeyle ilgileneceğini, kendilerinin ise sadece ekşi mayalı ekmek pişireceğini sanıyorlar.
‘Tradwife’ (geleneksel eş) akımına yönelik katıldığım tek eleştiri, bu akımın eş ve anne olmanın gerçek dünyadaki karşılığını yanlış yansıtmasıdır. İyi bir eş ve anne olmak, aslında çokça teşekkür edilmeyen ve fedakarlık gerektiren bir çabadır. Elbette hayatınız boyunca size devasa geri dönüşleri olur; ancak bu, dikbensiz bir saadet yatağı değildir.
Anneliği ve kadınların itaatkar birer eş olmayı öğrenmelerini her zaman savunuyorum; çünkü bu, Tanrı’nın bizim için planıdır ve genel olarak kadınlar için en faydalı yaşam biçimidir. Ne var ki bu, sıkı bir çalışma ve fedakarlıkla gelir; tevazu ve tövbe gerektirir.
Özellikle din değiştirmeden önce modern ve her önüne gelenle düşüp kalkan bir hayat yaşamış bir kadınsanız, içinize işlemiş o olumsuz alışkanlıkları ve düşünce kalıplarını kökünden sökmek için çok derin bir tefekküre ve zorlu bir ��z eleştiri sürecine girmeniz gerekecektir. Bu acı vericidir ve can sıkar.
Ortodoks olduğumuzda hepimizin yapmayı öğrenmesi gereken şey tam olarak budur. Peder Turbo’nun dediği gibi: ‘Çok geçmeden sorunun kendiniz olduğunu keşfedeceksiniz.’ Ancak modern toplum ve kültür, kadınları sorumluluktan kaçmaya, suçu başkasına atmaya, kendilerini doğuştan masum ve fedakar görmeye programlıyor.
Bunun farkında bile değiller. Bir kadın ahlaksız, aldatıcı ya da çirkin bir şey yaptığında, hem kendisinin hem de etrafındaki çoğu insanın ilk içgüdüsü, bunun aslında nasıl bir erkeğin suçu olduğuna dair bir bahane üretmektir: ‘Bir erkek ona düzgün liderlik edememiştir’, ‘onu yarı yolda bırakmıştır’, ‘travması vardır’ vs.
Bazı açılardan bu doğaldır çünkü kadınlar daha zayıf cinstir. Kendimizi savunmak ya da istediğimizi elde etmek için fiziksel güç kullanamayız; bu yüzden genellikle bir tür ‘yumuşak güç’ olarak dedikoduya ve itibar suikastına başvururuz. Aslında buna dair pek çok istatistiksel kanıt da var.
Kadınlar, erkeklerle tamamen aynı suçları işlediklerinde ortalama %30 daha hafif cezalar alıyorlar. Aynı suçlar için kadınların hapis cezası yerine sadece tecil (denetimli serbestlik) alma olasılığı erkeklere göre %40 daha fazla. İK departmanlarının iş yeri anlaşmazlıklarında açıkça kadınları kayırdığı zaten bilinen bir gerçek.
Peki bu neden önemli? Çünkü kadınlar kendi pornolarını üretip dağıtmak gibi işler yapıp, sonra da bu seçimlerin sonuçlarından kaçmak için kiliseye geldiklerinde, kiliseye gelen genç erkeklere asla tanımayacağımız bir ayrıcalığı onlara tanıyarak tepki veremeyiz.
Bu durum genç erkeklere karşı bariz bir haksızlıktır ve onlarda haklı olarak bir öfke ve kırgınlık yaratır. Ama aynı zamanda kadınlar için de berbat bir şeydir. Kadın mühtediler, davranışları ne kadar kötü olursa olsun her seferinde mazur görüleceklerse, tevazu duymayı veya tövbe etmeyi nasıl öğrenecekler?
Kilisemizdeki bazı yaşlı adamların ve din adamlarının bile, ne kadar yıkıcı ve ahlaksızca olursa olsun kadınların davranışlarını savunmak için öne atılmalarını dehşetle izliyorum. Kadını sorumlu tutsalar bile, bir şekilde erkeği de en az onun kadar sorumlu kılmanın yolunu mutlaka buluyorlar.
Sosyal medyada erkekleri porno izledikleri için herkesin önünde aşağılarken, özelde Ortodoks erkeklere çıplak fotoğraflar, müstehcen görseller, cinsel içerikli mesajlar veya telefon aramaları gönderen bir kadın mühtedi gördüğümüzde bile, endişe anında kadının esenliğine kayıyor ve olaya karışan erkekler jet hızıyla kınanıyor.
Eğer Ortodoks erkeklerimizden birinin diğer Ortodoks erkeklere uyuşturucu sattığını öğrenseydik, uyuşturucu satan adamı koruyup sadece onu tüketen erkekleri mi kınardık? Elbette hayır. Peki ya bu adam bir yandan uyuşturucu kullanıcılarını sorunlu ilan edip halka açık şekilde kınarken bu işi yapıyor olsaydı? Yine de korunur muydu?
Kesinlikle hayır. Demek istediğim şu: Bu çifte standart hem erkeklere hem de kadınlara zarar veriyor. Eğer Ortodoks kadınlar irade sahibi birer yetişkinse ve biz onlara sosyal medya hesabı açacak kadar güveniyorsak, bu hesaplarda ahlaksız, aldatıcı ve zarar verici davranışlarda bulunduklarında onları sorumlu tutmamızda hiçbir sakınca yoktur. Eğer erkekler bu davranışa katkıda bulunuyor ya da ortak oluyorsa onlar da sorumlu tutulmalıdır; ancak kadının günah keçisi haline getirilmemelidirler. Erkekler otobüsün altına atılırken, kadın herkesin gözü önünde siper alınıp eleştirilerden korunmamalıdır. Bu adaletsizdir ve bariz bir haksızlıktır.
Bunun, öfke ve yargılamayla karşılanacak çok makul ve mantıklı bir yaklaşım olduğunu hissediyorum; muhtemelen bu başlığı açtığım için kişisel saldırılara da uğrayacağım. Umurumda değil, artık buna alıştım. Eğer bu apaçık gerçeklere parmak basmaya gönüllü tek tük insanlardan, özellikle de tek tük kadınlardan biriysem, varsın öyle olsun. Bunun bedelini ödemeye hazırım.”
Son zamanların en önemli gündemlerinden biri “doğum oranlarının düşmesi.” Ama biraz derine inince karşımıza çıkan asıl mesele bence şu: ev hanımlığı.
Bir çalışma vesilesiyle bir süredir bu kavram üzerine düşünüyorum ve fark ettiğim şey şu: “Ev hanımı”na dair olumlu bir temsil neredeyse yok. Ne medyada ne edebiyatta kayda değer bir olumlu temsil dikkat çekmiyor.
Ev hanımlığı bugün bir gösterge gibi çalışıyor: ekonomik bağımlılığın, düşük statünün ve “gelenekselliğin” göstergesi. Daha da önemlisi, hissettirdiği şey, tabiri caizse Hindistan kast sistemindeki Dalitler’e tekabül ediyor. Toplumsal olarak gerekli ama sembolik olarak değersiz görülen bir alan. Elbette bu birebir bir eşitleme değil, bir analoji.
Bu değersizleştirme çok eski değil. Özellikle Y kuşağı sonrası belirginleşiyor. Kadının evde kalmayı, yemeğini yapmayı ve çocuklarını bizzat büyütmeyi tercih etmesi ise giderek daha fazla değersizleştirilen bir konuma yerleştiriliyor.
Bu değersizleştirme Althusserci bir okumayla ideolojik aygıtlar aracılığıyla sistematik biçimde üretilir. Medya ise bireyleri bu konum içinde “çağırarak” ev hanımlığını belirli anlamlarla özdeşleştirir. Bugün bu üretilme ve özdeşleştirme daha sinsi bir seviyede yapılıyor kanaatimce.
Ev hanımı, kendini ailesine adamış, dış dünyada iddiası olmayan, varsa bile ancak kocasının imkânlarıyla var olabilen biri olarak çiziliyor. Peki “entelektüel ev hanımı” nerede? Okuyan, yazan, düşünen ama evinde kalmayı tercih eden bir kadın neden görünmez?
Gündelik etkileşimler içinde ise bu değersizleştirme, mikro-işaretler aracılığıyla gerçekleşir. Bazen bir bakış, bazen kısa bir “hımm” bu anlamı yeniden üretmeye yeter.
Ev hanımlığına dair söylemler esasen bir sembolik şizofreni de üretiyor. Nasıl? Bir yandan “annelik kutsaldır” diyerek yüceltiliyor, diğer yandan modern rasyonalite içinde değersizleştiriliyor.
Daha dikkat çekici olan ise şu: Bu bakış yalnızca modern dünyaya tam adaptasyon iddiasındaki seküler kesime özgü değil. Bu kodlanma, en dindarından en gelenekseline kadar geniş bir kesimi içine almış durumda. Hatta sahada, dindar ve geleneksel kimliğiyle bilinen bir grubu bizzat çalışmış biri olarak şunu söyleyebilirim. Ev hanımlığı kategorisine en güçlü biçimde sahip çıkması beklenen bir çevrede bile bu durum açıkça görülüyor. “Ben ev hanımıyım”veya “Eşim ev hanımı” cümlesi neredeyse hiç tek başına kurulmaz. Hep bir “ama” ile gelir. “Ev hanımı ama çok çalışıyor”, “ama boş değil”, “ama lise/üniversite mezunu”,“ama aslında çalışan kadından daha çok yoruluyor…” Yani kimse sadece şunu rahatça söyleyemez: “Ev hanımıyım.”
Belki de bu yüzden doğum oranlarının düşmesini sadece demografik bir mesele olarak değil, ev hanımlığının değersizleşmesiyle birlikte düşünmek gerekir.
“Kirazlar çiçek açtıktan sonra kar yağarsa, tek bir kiraz çiçeğinin dalından usulca kopup düştüğünü gören samurayın kalbi titrer” dedi adamım, gece gece şey oldum.
- Esma bint Yezid adlı bir hanım: Ya Resulallah! Biz de cihada çıkmak istiyoruz, dedi?
- Resulallah s.a.v: evi temizlemek, çocuklarına bakmak seni ona ortak kılar. Bu da sizin için bir fırsat, dedi.
Evet, anlayışlı erkek ve kadın zaten birbirine yardım eder ama racon kesmez. Yoksa iş boşanmaya gider. Bu ülkede boşanmaların yüzde sekseni feminist kadın ve öfkesini yenemeyen erkeklerdedir. Pisliğinizi topluma zerketmeyin. Resulallah s.a.v dışında kimse rol model değildir. O evini de temizler, Cihadını da yapardı. Ne o evine ayar çeker, nede hanımları (haşa) ağızlarını böyle çemkirirdi. Yazık, billahi yazık. Toplumu felç ettiniz. İki etkileşim için bu insanları perişan ettiniz. "İnatçı kadın, öfkeli erkek" problemini çıkaran bu iceriklerdir. Şimdi de bir erkek çıkıp o kadınlara (kendince) ayar çekecek. Subhanellah! "Bela, dile bağlanmıştır" der Resûlullah s.a.v
Kadın–erkek meseleleri ele alınırken çok kritik bir hata yapılıyor. Süreç çoğu zaman “eski” ve “yeni” dönem şeklinde iki kısımda mütalaa ediliyor. Oysa arada son derece önemli, atlanmaması gereken bir orta dönem daha vardır. Ama ne yazık ki bu, bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçırılmaktadır. Süreç üç dönemden oluşmaktadır:
1) Bedaet dönemi: Köylü, tarım toplumlarının ağırlıkta olduğu yıllar.
2) Hadâret dönemi: Köyden şehre göçün tamamlandığı dönem, takriben 80-90’lı yıllar.
3) Modernleşme dönemi: 2000 sonrası başlayıp bugüne uzanan süreç
(Bu geçişler bölge ve kişilere göre değişebilir, istisnaları dikkate almıyoruz.)
Birinci ve üçüncü dönemin konu bağlamında dikkat çekici iki ortak noktası vardır:
- Kadınların iş gücüne yoğun biçimde dâhil olduğu dönemlerdir.
- Dinin toplum hayatına etkisi kültürel düzeyde kalmıştır.
Benim gibi eskiye atıf yapanların kastettiği dönem ise ikinci dönemdir. Bu dönem, dinin salt kültürel bir unsur olmaktan çıkıp görece daha ilmî ve amelî bir zeminle buluştuğu; kadınların “ev hanımlığı” statüsü kazanarak tarım toplumunun ağır yükünden ve beklentilerinden arınmış bir hayat sürebildiği; çocuklarıyla birebir ilgilenebildiği; kendisinden maddî bir beklenti içinde olunmadığı ve en önemlisi dinini öğrenme ve yaşama imkânı bulabildiği bir vasata tekabül eder.
Bunun sebebi o dönem büyük şehirlerde Osmanlı bakiyesi alimlerin yürüttüğü etkili irşat faaliyetleridir. Taşrada ne ilim ehli bir hoca, ne okuyacak vakit, ne de uygulayacak ortam vardı. Bu da gözden kaçırılan çok önemli bir başka noktadır ki hadâret dönemini önemli ölçüde domine etmiştir.
Bizim çocukluğumuz da büyük ölçüde bu döneme denk gelir. Esasında kadınlar adına bu dönem; daha nitelikli sosyal imkânların talep edilmesi, tarım toplumlarının katı muamelelerinin terk edilmesi ve daha nahif insani ilişkilerin kurulması noktasında büyük bir fırsat sunuyor iken, ne yazık ki olumlu gelişen süreç çok yanlış bir mecraya sürüklendi. Medenîleşmek yerine, ucu yeniden bedevîleşmeye çıkacak bir istikamet izlendi. Tarım toplumuna doğan birinci dönemin anneleri, şehirlerde dünyaya getirdikleri ikinci dönemin kızlarına iş bu üçüncü dönemin şartlarını hazırladılar.
Tabii bunu kimseyi suçlamak için söylemiyorum; zira bu durum açıkça halkın yanlış yönlendirildiği bir arka plana sahiptir. Bugünlerde çok meşhur bir şarkıcının o yıllara ait bir konuşması dolaşıyor: “Benim sözümü dinlemeyen kadını döverim… Kadını döversin, ne olacak bir kadındır döversin!” diyor. Bu, o dönemler için son derece sıradan bir söylemdi. Aynı yıllarda “İtilmiş ve Kakılmış” adlı, oldukça sevilen bir komedi programı da düzenli olarak izleniyordu. Programın ana teması, İtilmiş’in karısı Kakılmış’ı dövmesi üzerine kuruluydu. O dönemde “Erkek adam” diye sunulan modeller de yaklaşık olarak böyleydi. Kapitalizm ekranlardan ateşi harlıyordu; şiddet normalleştiriliyor, eşeklerin akıllarına karpuz kabukları sokuluyordu. Bunun yanı sıra “baba” hırpalanıyor, itibarsızlaştırılıyor, istenmeyen figür olarak senaryolarda yerini alıyordu.
İşte bu sırada feminist yaklaşımlar, kadınlar için son derece olumlu biçimde gelişme potansiyeli taşıyan bu süreci en yanlış yerden ele alarak yürüttü; kadınları kadınlığından, aile olma, anne olma potansiyelinden uzaklaştırdı. Kadınlığından rahatsızlık duyan, içten içe erkekliğe öykünen agresif tipler üretti. Kadına eş olması gereken erkeği rekabet edeceği bir unsur olarak tanımladı. Dahası kadın, artık yeniden çalışmak ve kazanmak “zorunda” bırakıldı.
Şimdilerde “Ekonomik özgürlük verdik” diye övünüyorlar; peki neyin karşılığında? Elde ettikleri madde, kaybettikleri manayı telafi etmeye yetiyor mu? “Eşitlik verdik” diyorlar. Eşitliğin ne getirip ne götürdüğünü adalet terazisinde tarttılar mı? Aldıkları, verdiklerini karşılıyor mu? “Kadına saygınlık kazandırdık” iddialarına gelince; hayır. Erkekler nazarında ayrık otu gibi görülen, soğuk benizler ürettiler. Oysa bir zamanlar otobüse bindiğinde “Hanımefendiye yer verin!”, sıraya girdiğinde “Bayanlara öncelik!”, düştüğünde “Aman bacım!” denilerek el uzatılan kadınları; bugün “Başımıza bir iş gelir” endişesiyle yol değiştirilen, kendilerinden uzak durulması gereken birer “bela” konumuna indirgediler. Gençliğin satılıp ihtiyarlığın satın alındığı yekten zarar bir ticarete ortak ettiler.
Herkese yolu mübarek olsun, kimseyi ikna gayemiz yoktur. Gözden kaçırılan ve çoğu kere manipüle edilen bir noktayı aydınlatmak istedim. Bize itimat eden kardeşlerimize deriz ki; yaşadığımız dönem insanlık için bir arınma dönemidir. Ahlakî ve kültürel düzeyde bir doğal seçilim sürecidir. Orijinal kalanlar, fıtratıyla barışık olanlar, dinine ve örfüne tutunanlar ayakta kalacak gelecek nesilleri inşa edecek olanlardır. Kimliğini, anlamını ve yönünü kaybedenler bir müddet gürültü çıkarıp zamanla sahneden çekilecektir. Ben inanıyorum ki hadâret döneminde kaçırılan fırsatı, bugün bu orijinal azınlık kendi mikro dünyalarında yeniden inşa edecektir. Buraya odaklanmak ve dikkat kesilmek gerektiğini düşünüyorum.
گر به قسمت قان��ی بیش و کم دنیا یکی است
تشنه چون یک جرعه خواهد کوزه و دریا یکی است
حرص گر دهقان نباشد کشت را شبنم بس است
خوشه و خرمن به پیش چشم استغنا یکی است
کج نظر سود و زیان را امتیازی داده است
هر چه را احول دو میبیند بر بینا یکی است
ناامیدی دستگاه عیش میسازد فراخ
گر ببندی دیده کنج خانه و صحرا یکی است
غم نه پیوندی به دل دارد کزو بتوان برید
گر به اصل کار بینی شیشه و خارا یکی است
ما که از افتادگی فیروز جنگ افتادهایم
از که اندیشیم چون فتح و شکست ما یکی است
İslam dünyada mutluluğu vaad etmez
Huzuru vaad eder. İslam, bize emir ettiği şeyler de mutluluğu değil, rahatlığı değil huzuru bulmamızı ister. Bazen bize mutsuz olacağım düşüncesi gelebilir şunu yaparsam tam keyif almam diyebiliriz ama İslam zaten bunu vaad etmiyor.