YAPMAMAYI TERCİH EDERİM!
Okuduğum kısa romanlar içinde en etkileyicilerinden birisi, Kâtip Bartleby. Herman Melville'in ünlü karakteri Kâtip Bartleby'nin "Yapmamayı tercih ederim" (I would prefer not to) tutumu, bir direniş modelidir aslında. Bize dayatılan rekabetçi düzene açıkça savaş açmak yerine, bu düzenin kurallarıyla oynamayı "tercih etmemek", sistemin işlemesini sağlayan çarklara atılmış sessiz bir kum tanesi gibi. Gelin bunu iş hayatına uygulayalım.
Bartleby öfkelenmez, masalara vurarak istifa etmez, şartları iyileştirmek için pazarlık yapmaz ve en önemlisi neden yapmak istemediğine dair hiçbir mazeret sunmaz. Sadece eylemsizliği seçer. Modern iş hayatında, rekabetin ve tükenmişlik kültürünün norm kabul edildiği bir düzende, bu duruş, keskin bir çatışmaya girmeden sınır çizebilmenin güçlü bir felsefesi.
Üstünüze vazife olmayan bir şeyi reddetmek için bir mazerete ihtiyacınız yok. Görev tanımınızın tamamen dışında, sırf "fedakarlık" adı altında sizden istenen bir işi veya mesaiyi, kendinizi suçlu hissetmeden ve fazla açıklama yapmadan geri çevirebilirsiniz : "Bunu bu hafta programıma dahil edemeyeceğim."
İşinizi eksiksiz ve profesyonelce yapar ancak sizden beklenen o sahte coşkuyu ve duygusal performansı sergilememeyi tercih edebilirsiniz. Zorunlu "mutlu saatler" etkinliklerine katılmamak, sahte gülümseyişlerden kaçınmak, iş yerindeki dedikodu veya rekabet ağlarına dahil olmamak bu duruşun bir parçasıdır.
Kapitalist iş etiği, terfi etmek veya iyi çalışan olmak için her zaman sizden beklenenin %120'sini vermenizi öğütler. Sözleşmenizde yazan ve maaşını aldığınız işi, sadece mesai saatleri içinde yapmak size yeter. Başkasının eksik bıraktığı işi yüklenmeyi veya hafta sonu e-postalara bakmayı tercih etmeyebilirsiniz.
WhatsApp grupları ve e-postalar, iş hayatında bitmek bilmeyen bir "acil" hissi yaratır. Her mesaja anında dönmek bir sadakat göstergesi haline gelmiştir. Her titreşime veya bildirime anında tepki vermeniz gerekmez. Gerçekten hayati olmayan mesajlara mesai saatleri dışında dönmemeyi tercih etmek, zamanla çevrenizdeki insanların sizin sınırlarınızı öğrenmesini ve size saygı duymasını sağlar.
Amaç o çarkların sizi öğütmesine izin vermemektir.
Yapmamayı tercih ederim ! Enerjimi sömüren anlamsız işlere sınır koymayı, o enerjiyi aileme, sevdiğim kişi ve uğraşlara, ruhumu besleyecek şeylere saklamayı tercih ederim !
hocam bence 555 puanla önünüze geçip sizin gelmenizi engellediği için bu hocamıza çok çok teşekkür etmeniz lazım bunu tüm samimiyetimle söylüyorum.Okuldaki tüm öğretmenler gitmek için fırsat kolluyor
Başakşehir'e 555 puanla giden hocamız sanırım ilk göreve Malazgirt Meydan Muharebesi'nde mi başlamış. Bu puanlar gerçekse biz genç öğretmenler olarak 2050'ye kadar doğu görevindeyiz demektir.
İstanbul'da Tokyo'da olduğu gibi sokakta (kaldırımda) sigara içmek yasaklanmalı.
Daracık kaldırımlarda kimse kimsenin pis ağız kokusunu çekmek zorunda değil. Hele de yağmur sonrası rüzgarsız bir havada katlanılmaz derecede iğrenç oluyor.
Bunu dinlendirmenin zamanı geldi.
Gün geçmiyor ki şükür vesilesi olacak bir saçmalık görmeyelim!
Peyami Safa, gerek anlatısındaki ustalığı gerekse karakter derinliği bakımından çağdaş Türk edebiyatının en iyi yazarlarından biridir.
Herkesi kör, âlemi sersem sanmanın lüzumu yok. Eserleri ortada ve milyonlarca Türk okuru tarafından hâlâ en çok okunan yazarlarımızın başında geliyor Safa. Sadece çıktığı dönemde okunsa geçici beğeniler denip geçilir ama her kuşağın, her dönemin hâlâ en çok okunan yazarlarından birinde milyonlarca insanın gördüğü bir ışıltı, bir zekâ, beğeni oluşturacak bir zevk olmalı, değil mi?
Buraya kadar söylediklerim objektif yargılar.
Şimdi şahsi kanaatimi söyleyeyim:
Peyami Safa, Fransız edebiyatını pantolonun sağ arka cebinden, İngiliz edebiyatını da sol arka cebinden çıkarıp mendil niyetine sallar.
Okumayı bilenler ve okuduğunu anlayabilenler için Türk edebiyatı olağanüstü romanlarla doludur ve bunların zirvesini Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile birlikte Yalnızız teşkil eder.
Allah rahmet eylesin. Zorunlu eğitim masallarının kanlı faturası bu. Sanayide ustasından tokat yiyip adam olacak serserileri zorla okutmaya çalışırsan, ilim yuvaları olur sana Teksas. Öğretmenin otoritesini bitiren bu modern pedagoji safsataları, bu cinayetin asıl azmettiricisidir.
Çocuklarımı bebekliklerinden bu yana kütüphanelere taşıdım. Binaya girer girmez fısıldayarak konuşmaya başladım. Okuma salonuna girince ses çıkarırlarsa "Şşşş" diye seslendim. Herkes tebrik etti bu hikayeyi. Peki cami bunu hak etmiyor mu? Okuyan da ibadet ediyor namaz kılan da.
Hakiki aşkın çok net bir turnusolu var sosyal medyayla artık:
Paylaşmadan, cümle aleme gösterme ihtiyacı duymadan dahi ruhumu tatmin edebilecek bir ilişki mi bu?
Bana bu dopamini veren asıl şey; başkalarının gözü mü yoksa karşımdaki insanın gözünün içi mi?
Mesele bundan ibaret.
Ülkemi seviyorum, ben bu toprakların çocuğuyum. Fakat bu ülkede emeğin sömürülür, hırsızı arsızı kollanır. Dürüst ve namuslu vatandaş daima cezalandırılır. Hiç yere bıçaklanabilir ya da vurulabilirsin. Hukuk sistemi seni korumaz, güçlüden yanadır. Mütemadiyen af çıkar, öldürene bir daha öldürme fırsatı verilir. Neresinden bakarsan bak çürümüş, kokuşmuş bir düzen hüküm sürer. Yine de başka bir vatanımız yok, her gün kahroluyorum şu ülkenin hâline.
Devlet okullarının tamamında cadılar bayramı ve noeller hiçbir zaman kutlanmadı. Bu, birkaç devlet okulunda ve özel okulda yapıldı. 12 yıllık öğretmenlik/idarecilik hayatımda ben de böyle bir şey ne gördüm ne de duydum. Bununla birlikte ramazan ayında okullarda birçok etkinliklere tanık oldum ve yaptık. Benzer durum kutlu doğum haftası için de geçerli. Ben de önemsedim bu faaliyetleri. Ancak en önemli gündemimiz bu mu?
-Mesela beslenme çantası boş olan çocuklar?
- Okullarda artan zorbalıklar?
- Temizlik ve güvenlik personelleri?
- Temizlik malzemeleri?
- Köy okullarının ve öğretmenlerinin sorunları?
- Mesem’de yaşananlar?
-il emrine verilip de oturduğu yerden maaş alanlar?
- Proje okullardaki yönetici atama sorunları?
….
milyonlarca insan kamerayı açmış, diğerlerine bakın ben ne çok eğleniyorum mesajı vermek için video çekiyor. hiçbiri anı yaşamıyor. hiçbirinin amacı mutlu olmak değil. hepsi mutlu görünmek istiyor sadece. bu video, bir modern çağ distopyası gibi geliyor bana.
- üç aylar beni cok heyecanlandırıyor çocuk gibi yalvarmak ve affedilmek arzusu içindeyim, arınmak tövbe etmek af dilemek için Rahmanın bize verdiği bir fırsat olarak görüyorum.. dilerim ramazana tertemiz şekilde ulaşırım..
Maun Suresi ve Nisa 142’yi (anlamlarını alta ekleyeceğim) okuyan bir toplum namaz kılmanın yeterli olmadığını bilir.
Liyakat, adalet, hukuk, eğitim… Toplumun direkleri bunlar. Eğer hukuk sisteminiz hırsıza hakettiği cezaları verirse hırsız sayısında artış olmaz. Hırsız yine olur, az olur, hem saygınlığını hem özgürlüğünü yitirmeyi göze alan hırsız olur sadece. Ama siz de buna güneşi göstermezsiniz. Ve onu gören başkasının cesareti kırılır.
Eğitim sisteminiz iyi olur. Disiplinin uygulandığı, eğitim görenin karşılığını alıp cahilin de hakettiğini aldığı bir eğitim sistemi inşa edersin. Kimse “ulan yıllarca okuyoruz olan bu, keşke hırsız olsaydım” diye düşünmez.
Adaletin iyi olur. Toplum arsıza, hırsıza, namussuza hakettiği aşağılamayı yapar. Dolandırıcıya, hırsıza “ulen işini biliyor, bak nasıl da açıkgöz” diye övdüler dizmez. Dürüstü över. Şener Şen’in Namuslu filmindeki gibi ona ezik muamelesi çekmez.
O zaman namaz kılmak gibi kriterlere kanıp bu dini de oyuncak etmezsiniz. Ayağa böyle düşmez işte. Bu kitap iman edip salih amel işleyeni yüceltiyor. Tek başına namaz kılmak hiçbir yerinde yeter sebep değil. Gösteremezsiniz.
Kitabını düzgün okumayan, anlamayan milletin dini eksiktir.
Nisa 142-143: Doğrusu münafıklar Allah'ı aldatmağa çalışırlar, oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, ne onlarla, ne de bunlarla olur, ikisi arasında bocalayarak Allah'ı pek az anarlar. Allah'ın saptırdığı kimseye yol bulamayacaksın.
Maun Suresi: Din gününü (İslam’ı, ahirette ceza ve mükâfatı) yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmayı teşvik etmez (önayak olmaz). Şu namaz kılanların vay haline! Onlar namazlarından gafildirler (önem vermezler). Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar. Ve onlar en küçük bir yardımı (zekâtı) da engellerler.
Ancak üçüncü dünya ülkelerinde olan bir uygulamayla, cezasını çekmeyen suçlular yeniden toplum içine salınacakmış. Afedersiniz ama nâhak yere öldürülen bir çocuğun annesi babası için dünyanın en iyi jetinin, insansız hava araçlarının falan hiçbir önemi yoktur. Evvela adaleti tesis edin, zaten geri kalan her şey sonrasında düzelir, gelişir.
Sanatkârın en büyük mahareti nedir, biliyor musunuz. Sanatı öyle büyüktür ki bunun gerçekdışı olabileceği kimsenin aklına gelmez.Rabb semada kırmızı, mavi, kurşunî ve nice renkleri kullanıyor ama bize olağan geliyor. Allah o kadar zâhirdir ki zuhurunun şiddetinden gâibdir.
Sanırım Kur’an’da insana dair en çarpıcı ifade onun ziyanda olduğunu dile getiren Asr Suresi ayeti.
Geçenlerde La Grande Bellezza filminin Tekasür Suresi’nin modern bir yorumu olarak okunabileceğini söylemiştim. Onu biraz açayım bu vesileyle. Bu filmde başrolümüz Servillo’nun canlandırdığı Jep karakteri Roma’da gayet şatafatlı bir yaşam sürmektedir. Her akşam partiler, sanat çevrelerinde geçirilen entelektüel sohbetler, lüks bir hayat… Kendisi 65. yaşını kutladığı sıralarda bazı yüzleşmeler yaşar. Ölüme dair detayları yakalar. Mesela gençlik aşkının ölümü, yaşlı sanatçının yıkımı ona koleksiyonların, sanat eserlerinin ölüm karşısında boş olduğu hissini verir.
Zaman akıp geçiyordur. Ve Jep şöyle söyler: “Belirli bir yaştan sonra fark ettim ki, artık istemediğim şeylere zaman ayıracak kadar ömrüm kalmadı.”
Burada istemediğim şeylere ayıracak ömrüm kalmadı ifadesi kritiktir. Tüm o sanat ortamı, partiler, şatafatı bir tür Tekasür / biriktirme olarak gördüğümüzde istemediği şeylere ayıracak zamanının kalmaması tam da Asr Suresi’nde bahsedilen ömür sermayesinin tükendiğine (husr’a) işaret eder. Jep “Hayat, hilelerle dolu bir yolculuktur.
Ama sonunda asıl mesele şudur:
Boşluk mu, yoksa hayret mi?” Diyerek dünya yolculuğunun bir oyundan, oyalanmadan ibaret olduğunu söyler. Ve hayretten kastı da hakikattir. Tüm oyalanmalarımızın yanında hakikat bizi ziyandan kurtaracak olandır.
Buna Thomas Mann Venedik’te Ölüm kitabında şöyle dikkat çekiyor “Ruhu dünyanın güzelliğine karşı bir susuzluk duyuyordu; fakat o susuzluğun içinde çürümenin gölgesi geziniyordu.”
Charlie Kaufman'ın yazıp yönettiği Synecdoche New York (2008) da bu konuya farklı bir yerden bakar. Caden, hayatını gerçek bir şey üretmek için gözü kara şekilde tüketir. Ama sürekli erteler, geciktirir, detaylarda kaybolur, yaşamı elinden sızar. Ve görünür olmanın, herkesin ısrarla hikayeler, reelsler aracılığıyla diğerinin gözüne girme gayretinin de bir yerde biteceğini hatırlatan o ifade gelir “Ben ölürken herkes bir şeylerle meşgul olacak. Kimse fark etmeyecek.”
Peki ya Oblomov… O ise kaybettiğinin farkında dahi değildir. Hayatında ne büyük bir trajedi vardır ne de acı. Onun çöküşü sessizdir. Yavaşça, gün gün, alışkanlıkla içeriden çözülür.
“Oblomov’un asıl trajedisi, bütün bir hayatı bekleyerek tüketmesiydi; ne tam yaşadı ne de tamamen vazgeçti.”
Husr. Budur işte. Yaşarken neyi tükettiğimizi bilememek.
Ama iman eden, salih amel işleyen, hakkı ve sabrı konuşan… Yaşamın farkında olandır.