Karanlıkta yolunu kaybettiğini sandığında, en uzun gecelerin ardından en parlak sabahlar doğar. Hayat, bazen insanı sessizliğin, yalnızlığın ve sabrın içinden geçirir. O anlarda her şey bitmiş gibi görünse de Rabb'in kulunu karanlıkta bırakmaz. İçine çöken hüzünler, aslında kalbini olgunlaştıran birer imtihandır. Her yara insana başka bir güç, her bekleyiş başka bir hikmet öğretir. Senin hayatındaki zorluklar, aslında büyük bir kolaylığın doğum sancılarıdır. Gün gelir, bütün kırgınlıkların yerini huzur alır; bütün yorgunlukların yerini umut doldurur. Sabret ki o güzel günlerin huzurunu tam kalbinde hissedesin.
Yaş ilerledikçe sadeleşmek ister insan...
Doğaya doğru çekilir, betondan yapılmış lüks binalar yerine orman ve deniz kıyısında küçük bir ev daha cazip gelir..
Yaş ilerledikçe doğalını seversin her şeyin
Yediğin her şeyin sadesini doğalını istersin..
Yaş ilerledikçe insan ne istediğinde netleşir
O yüzden oradan oraya daha az savrulur..
Yaş ilerledikçe insan iteleyerek, uğraşarak giden ilişkilerde değil, kendiliğinden akışında yürüyen ilişkiler içinde bulmak ister kendini..
Yaş ilerleyince zaman öyle bir değerlenir ki, her anın keyfini çıkarmak istersin. O ne der bu ne der diye yaşamazsın, çünkü umursamamayı öğrenmişsindir..
Yaş ilerleyince insan sevginin değerini daha
iyi bilir. Elindekilerin ve kendisinin değerinin farkındadır. Sevmeye sevilmeye daha çok değer verir..
Aslında en önemlisi yaşı ilerledikçe insan, ihtiyacı olan tek şeyin sevgi ve yüzünü güldüren güzellikler olduğunun farkına varmıştır..
Tayfun Talipoğlu
Yan daireme beyaz yakalı bir komşu taşındı. İsmi Zehra.Bir gün rica etti:
“Kargolarım geliyor, Demet Hanım siz alabilir misiniz?”
“Tabii,” dedim.
Hiç sorun olmaz.
İlk başta birkaç kargo…
Teşekkür…
Övgü…
Keşke her komşu sizin gibi olsa sözleri.
Sonra sayı arttı.
Her gün.
Bazen günde iki.
Sanırım internetten alışveriş bagimlisi.
Sabah 10’da zil çalıyor,
üstüme bir şey geçirip koşa koşa kapıya gidiyorum.
Niye?
Çünkü içimde bir ses yani çekirdek inanç var:
“İyi olursan hizmet edersen sevilirsin.”
Bir süre sonra istekler büyüdü.
Mesaj atmış .
“Akşam işten gelmeden yemek sipariş edeceğim?
Erken kapanıyor yetişemezsem siz alır mısınız?”
Onu da yaptım.
Akşam 7’de hamburgeri geldi.
Masaya koydum.
Bir baktım…
Benim oğlan ağzı ketçap içinde.
Hamburgerin yarısını gömmüş.
Güldüm o haline.
“Bir daha yapma, komşunun o,” dedim.
Kapıyı çaldı.
Anlattım.Birlikte güleriz sandım.
“ Yenisini söyleyeyim,” dedim.
Suratı düştü.Kapalidir şimdi orası.
Hem gülerek anlatmaniz çok şaşırttı beni!
Kapıyı yüzüme kapattı.
Ertesi gün apartman WhatsApp grubuna yazdı:
“Bu binada çocuk terbiyesi yok.”
“Gürültü had safhada.”
“Burası iyice varoşa dönmüş.”
Anladım.
Ben onun gözünde iyi biri değildim.
Sadece işine yarayan biriydim.
Ertesi akşam mesaj attı:
“Yarın kargom var, Demet Hanımcım alırsın değil mi?”
Bu sefer cevap vermedim ve almadım.
Ertesi gün kapıda karşılaştık.
“Niye almadın? Ya kargom çalınsaydı?”
Hep evdesiniz ne olacak ki! demesi son aşama oldu.
İlk kez susturmadım kendimi:
“Çünkü ben komşunum…
kuryen değilim.” dedim
Sessizlik.
O an jeton düştü:
Ben komşu değildim.
Ben alışkanlıktım.
Ve alışkanlıklar…
karşılık görmez.
Beklenti doğurur.
Sınır koymadan yaptığın her iyilik,
karşındakinin zihninde hakka dönüşür.
Sen verdikçe…
o istemeye başlar.
Sen sustukça…
o hükmetmeye başlar.
Ve bir gün “hayır” dediğinde…
en kötü sen olursun.
iyi insanlar kullanılır, sonra da kaybedilir.
Ve acı gerçek şu:
Sen aslında ona değil,
kendi çekirdek inancına hizmet ediyorsun.
“Değer görmek için vermeliyim.”
“Sevilmek için faydalı olmalıyım.”
“Sevilmek için hizmet etmeliyim.”
Bu inanç çalıştıkça…
sen değil, hep başkaları kazanır.
Bu yüzden o gün
bir komşuyu kaybetmedim.
Kendimi geri aldım.
Seni “iyi” diye sevenler,
aslında senin sınır koymamanı seviyormuş.
Alıntı
Allah ve Hüzünlü Kulun Duası
Bir kulun başına büyük bir dert geldiğinde ve o kul ellerini semaya açıp "Ya Rabbi!" dediğinde, gök ehli (melekler) onun sesindeki hüznü duyar ve heyecanla beklerler.
Allah Teâlâ meleklere buyurur ki:
"Kulumun sesini işitiyor musunuz? Bana nasıl yakarıyor?"
Melekler derler ki:
"Evet Allah'ım, mahzun bir sesle Sana sesleniyor. Lakin Senden istediği şey gecikti, o ise hala kapında bekliyor. Biz onun bu kederine üzülüyoruz."
Bunun üzerine Alemlerin Rabbi şöyle buyurur:
"İzzetim ve celalim üzerine yemin ederim ki; kulumu bu kadar bekletmemin sebebi, onun 'Ya Rabbi' deyişini ve Bana sığınışındaki o samimiyeti sevdiğimdendir. O Benden bir damla istiyor, Ben ise ona bir derya hazırlıyorum."
Ve Allah o kula hitaben meleklerin huzurunda müjdeler:
(“DİKKAT”)
"Ey kulum! Senden aldığım şeyi, sendeki sabrı ve sadakati görmek için aldım. Şimdi sana öyle bir kapı açacağım ki, geçmişteki tüm acılarını bir anda unutacaksın. İstemekten yorulma; çünkü Ben, vermekten yorulmayanım."
"Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır." (İnşirah Suresi, 5)
BEN BİR ÖĞRETMENİM. VE ARTIK SUSMUYORUM.
Bir meslektaşım öldürüldü.
Bir sınıfta.
Bir öğrencinin elinde.
Şimdi herkes konuşuyor.
“Güvenlik artırılsın.”
“Disiplin sertleşsin.”
“Kamera sayısı artsın.”
Peki kim şunu soruyor:
Biz çocuklara ne yaptık?
Ben bir öğretmenim.
Sınıfa sadece matematik, biyoloji, edebiyat anlatmak için girmiyorum.
Her gün 30 ayrı ruh hâliyle,
30 ayrı travmayla,
30 ayrı yalnızlıkla karşılaşıyorum.
Ama sistem bana ne diyor?
“Müfredatı yetiştir.”
“Sınav başarısını artır.”
“Disiplini sağla.”
Peki kim duyguyu öğretecek?
Bir genç öğretmenine bıçak çekiyorsa,
Bu sadece bireysel öfke değildir.
Bu:
Duygusal ihmal+Baskı+Yalnızlık+Etiketlenme
= Patlama
denklemidir.
Biz çocukları yarıştırdık.
Kıyasladık.
Sıkıştırdık.
Notla ölçtük.
Ama insan olmayı öğretemedik.
Şimdi zorunlu eğitimi kısaltmayı konuşuyoruz.
Süreyi azaltınca sorun azalacak mı?
Travma süresi kısalınca travma bitiyor mu?
Okuldan erken çıkarılan çocuk
Daha mı güvende olacak?
Yoksa denetimsiz bir boşluğa mı düşecek?
Eğitim süresi değil,
Eğitimin ruhu çöküyor.
Rehber öğretmen sayısı yetersiz.
Psikolojik destek yok denecek kadar az.
Öğretmen tükenmiş.
Öğrenci yalnız.
Ama biz hâlâ kamera konuşuyoruz.
Kamera korku üretir.
Aidiyet insan üretir.
Ben bir öğretmenim.
Sınıfa girerken artık sadece ders düşünmüyorum.
“Acaba bugün ne olacak?” diye düşünüyorum.
Bu cümleyi kurmak zorunda kalan bir öğretmen varsa,
Sorun bireysel değildir.
Sistem alarm veriyordur.
Çünkü suçlu bizlerdik. Hepimiziz.
Çocuklarımıza akademik başarı öğrettik.
Ama duygusal dayanıklılık öğretemedik.
Sınav kazandırdık.
Ama öfke yönetimi kazandıramadık.
Disiplin uyguladık.
Ama empati inşa edemedik.
Şimdi soruyorum:
Eğitim nedir?
Sınav mı?
Kontrol mü?
Yoksa insan yetiştirmek mi?
Eğer insan yetiştirmiyorsak,
Sadece diploma dağıtıyorsak,
Bir gün o diploma,
bir sınıfta,
bir hayatın sonu olabilir.
Ben bir öğretmenim.
Ve artık şunu söylüyorum:
Eğitim güvenlik politikası değildir.
Eğitim insan politikasıdır.
Çocuğu sistemden atarak değil,
Sistemi insanlaştırarak çözüm bulabiliriz.
Aksi hâlde her trajediden sonra aynı şeyi konuşuruz.
Ve hiçbir şeyi değiştiremeyiz.
Bu bir suçlu arama yazısı değil.
Bu bir uyanma çağrısıdır.
Eğer siz de bir öğretmenseniz,
Bir veliyseniz,
Bir öğrenciyseniz,
Kendinize sorun:
Biz gerçekten insan mı yetiştiriyoruz?
Yoksa sadece sınava mı hazırlıyoruz?
Bu yazıyı okuduktan sonra sessiz kalabilir misiniz?
Sefa Diken/ Matematik öğretmeni
Neyi Kaybettiğini Hatırla!
Ahlâk yoksa, namaz yoksa, haram-helal hassasiyeti yoksa, kul ve kamu hakkı bilinci yoksa, ana-babaya hürmet, eşe nezaket yoksa, dili gıybet ve iftiradan, gözü haramdan, kalbi hasetten, mideyi haksız kazançtan, cebi faizden korumak yoksa, hangi partiden, cemaatten ve tarikattan olursanız olun sonuçta kaybedenlerden olacağınızı asla unutmayın!
Çünkü yaşanmayan ve yalnızca ideolojik bir mensubiyete dönüşen bir inancın ne bu dünyada ne de ahirette size hiçbir faydası olamaz…
Kalbinize vakit ayırın!
Uzun süredir namazlarınızdan tat alamıyorsanız, okuduğunuz Kur’an kalbinize etki etmiyorsa, şöyle gönülden bir dua yapamıyorsanız, dinlediğiniz sohbetler ve nasihatler kulaklarınızı aşıp da bir türlü kalbinize ulaşamıyorsa ya ruhunuzu ihmal ediyorsunuz ya da ibadetin ruhunu kaybetmişsiniz demektir.
Hasan el-Basri diyor ki: “Üç şeyde tadı kaybedene kapı kapalıdır: Zikirde, namazda ve Kur’an tilavetinde.” O halde kapıyı açmak için çabalayın! Kapıyı açacak olan samimiyettir. Önce rabbinize karşı samimi olun ki, tüm kapılar ardına kadar açılsın.
Bazı hesapları Allah’a bırakın!
Her kalp kırıklığının hesabını sormaya kalkmayın! Her iyiliğin karşılığını hemen beklemeyin! Çünkü bu dünya her kötülüğün hesabının sorulacağı ve her iyiliğin karşılığının tastamam alınacağı bir yer değildir.
Bazı hesapları Allah’a ve ahirete bırakın! İmam Şâfiî diyor ki: “Kur'an'da öyle bir ayet vardır ki zalimin kalbine saplanan bir ok, mazlumun kalbine sürülen bir merhem gibidir. İşte o ayet; "Senin Rabbin hiçbir şeyi unutacak değildir." (Meryem, 64) ayetidir.” Rahat olun! Ve bazı şeyleri Rabbimizin her hesabı soracağı ve her iyiliğin karşılığını vereceği güne erteleyin.
Allah’a teslim olarak özgürleşin!
Tüm korkularınızdan, kaygılarınızdan, endişe ve evhamlarınızdan Allah’a güvenerek kurtulun. Ecelin de rızkın da Allah’ın elinde olduğunu sakın unutmayın ve bilin ki gerçek özgürlük yalnızca âlemlerin rabbi olan Allah’a güvenmektir. Çünkü Efendimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “İnsan kime ümit bağlamışsa ona havale edilir. Ümidini Allah'a bağlayanın işi ise yalnızca Allah'a aittir. İnsana ancak korktukları musallat edilir. Yalnızca Allah'tan korkana ise Allah hiç kimseyi musallat etmez.” (Camiussağir, 2609)
Yaptığınızı yalnızca Allah için yapın!
Bir iş Allah için yapılmışsa, boşa yapılmış bir iş yoktur, heba edilmiş bir mal yoktur, israf edilmiş bir zaman yoktur, boşa akıtılmış bir damla ter yoktur, boşa konuşulmuş tek bir kelime yoktur.
Eğer Allah için olduğuna inanıyorsan kim ne derse desin sen inandığını söyle ve inandığının peşinden git. Çünkü Efendimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Allah'a ibadet et ve O’na hiçbir şeyi ortak koşma. Kur'an'ın gittiği tarafa sen de git. Küçük veya büyük olsun, kimden gelirse gelsin hakka yönel. İsterse bu kişi kızdığın ve sana uzak olan biri olsun. Küçük veya büyük kimden gelirse gelsin, batılı reddet. İsterse bu kişi sevdiğin ve akraban olan biri olsun.” (Camiussağir, 1134)
O büyük güne hazırlanın!
Dünyalık koşuşturmaların, siyasi ve ekonomik tartışmaların, geçici gündemlerin size ahireti unutturmasına asla izin vermeyin. Hayırdan hiçbir şeyi küçük görmeyin. Biriktirin çünkü cennet ancak küçük küçük biriktirilir.
Bazen az bir sadaka, bazen bir iyiliği tavsiye, bazen bir garibin duası, bazen anne-babaya hürmet, bazen eşe karşı güzel bir ahlâk, hepsi cennet birikimidir. Biriktirin ve yarın için ne gönderdiğinize muhakkak bakın! Rabbimiz buyuruyor ki: "Kendiniz için önceden ne hayır gönderirseniz Allah katında onu bulacaksınız." (Bakara, 110)
Unutmayın! Her hain bakışın, göğüslerde gizlenen her sırrın, günaha meyleden her duygu kıpırtısının, kalplerde saklanan her hile, plan ve stratejinin hesabının verileceği bir güne ilerliyoruz. Çünkü bizim Rabbimiz, "Gözlerin hain bakışlarını ve kalplerin ne gizlediğini bilir" (Mümin 19).
Dr. Abdulaziz KIRANŞAL
Müslüman Şahsiyet Akademisi
https://t.co/MuVLDwdv3d
Tarih, büyük acılar gördü.
Krallar evlatlarını kaybetti.
Komutanlar ordularını yitirdi.
Anneler çocuklarını toprağa verdi.
Ama hiçbir acı, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in taşıdığı acı kadar derin, sürekli ve sessiz olmadı.
Çünkü onun hüznü bir kerelik değildi.
Bir dönemle sınırlı değildi.
Bir evlatla bitmedi.
Onun hüznü, hayat boyu süren bir imtihandı.
Peygamberimiz’in yedi evladı vardı.
Altısı, genç yaşta, babalarının gözleri önünde, birer birer bu dünyadan göçtü.
Bu bir tesadüf müydü?
Hayır.
Bu, “Peygamberlik” makamının süsle değil, ateşle yoğrulduğunun ispatıydı.
Düşünün…
Evlatlarını defnediyor.
Ama yine de sabah kalkıp ümmetine umut oluyor.
Seferdeydi.
Yoldaydı.
Devlet işi vardı, ümmetin derdi vardı.
Ve haber geldi.
Henüz 22 yaşındaki kızının vefat ettiğini söylediler.
Bu haberi alan bir baba ne yapar?
Çöker.
Dağılır.
Yolunu kaybeder.
Ama o Hz. Muhammed’di.
Gözleri doldu.
Kalbi yandı.
Ama yolundan dönmedi.
Çünkü o, insanlığa örnek olmak için acıyı da taşımak zorundaydı.
Ümmü Gülsüm…
Henüz gençti.
Bir kadın.
Bir eş.
Ama kiminle evliydi?
İslam’a düşmanlığıyla bilinen Ebu Leheb’in oğluyla.
Ve bir gece…
Evinden kovuldu.
Hakarete uğradı.
Nikâhı bozuldu.
Onuru ayaklar altına alındı.
Bu sadece bir boşanma değildi.
Bu, İslam’a vurulmak istenen bir darbeydi.
Bir baba düşün…
Kızına yapılanları görüyor.
Ama sabrediyor.
Sonra ne oldu?
Hz. Muhammed, onu Hz. Osman ile evlendirdi.
Bu evlilik, merhametin ve onurun yeniden inşasıydı.
Ama kader…
Ümmü Gülsüm, 30 yaşına varmadan,
henüz hayatının baharında,
sessizce bu dünyadan Peygamberimiz’in kollarında iken göçtü.
Ve Peygamber Efendimiz,
bir kızını daha toprağa verdi.
Zeynep’im…
Onun hikâyesi başka bir yaradır.
Önce yuvası yıkıldı.
Eşi Müslüman değildi.
Ayrılık geldi.
Ama zaman…
Aşk ağır bastı.
Vicdan konuştu.
Kalp teslim oldu.
Eşi pişman oldu.
Müslüman oldu.
Zeynep’e geri dönmek istedi.
Ve döndü.
Ama kader yine acımasızdı.
Bu sefer Zeynep annemiz,
kavuşmanın hemen ardından,
bu dünyadan göçtü.
Bir baba için bu ne demektir biliyor musun?
“Kızım mutlu oldu” demeye fırsat bulamadan,
onu yine toprağa vermek demektir.
Altı evlat…
Altı mezar…
Her biri genç.
Her biri yarım kalmış bir hayat.
Ve o, her defasında:
“Sabır Allah’tandır” dedi.
Ama bu söz, acı hissetmediği anlamına gelmez.
Bu söz, acıyı bastırdığı anlamına gelmez.
Bu söz, acıyı insanlığa ders olsun diye içine gömdüğü anlamına gelir.
Ve sıra geldi en derin yaraya…
Hz. Fatıma’mıza…
Annemize...
Peygamberimizin göz bebeği.
“Babamın annesi” dediği kız.
Ama bak…
Babası vefat etti.
Ve Fatıma…
28 yaşında,
babası olmadan yaşamaya dayanamadı.
Altı ay…
Sadece altı ay.
Sonra o da gitti.
Fatıma kimdir biliyor musun?
Kerbelâ’da hunharca şehit edilen
İmam Hüseyin’imizin annesidir.
Zehirlenip, ciğerleri ağzından parça parça dökülen
Hasan’ımızın annesidir.
Ve bu acılar daha yaşanmadan önce…
Cebrail,
bu felaketleri Hz. Muhammed’e haber vermiştir.
Yani Peygamber Efendimiz…
Sadece evlatlarını kaybetmedi.
Torunlarının nasıl katledileceğini hayattayken öğrendi.
Bu hangi kalbin kaldırabileceği bir yüktür?
Bir insan düşün:
– Evlatlarını toprağa veriyor
– Kızları hakarete uğruyor
– Yuvalar yıkılıyor
– Torunlarının katledileceğini önceden biliyor
– Ama yine de ümmetine gülümsüyor
İşte bu yüzden…
Hz. Muhammed sadece bir peygamber değildir.
O, acıyı terbiye etmiş bir insandır.
Gazze’de bir baba düşün…
Enkazın başında diz çökmüş.
Ellerinde bir kefen yok.
Bir mezar taşı yok.
Ama kucağında çocuğu var.
Tıpkı Hz. Muhammed’in kucağında can veren evlatları gibi.
Bu bir benzetme değil.
Bu bir aynı kader çizgisi.
Gazze’de babalar çocuklarını taşıyor.
Ama aceleleri yok.
Çünkü onlar biliyor:
Ağlamak, çocuğu geri getirmiyor.
Ama sabır, Allah katında şahitlik oluyor.
Bir baba bağırıyor:
“Hasbünallahü ve nimel vekil…”
Bu kelime, dünyayı titretiyor.
Bu, sıradan bir teselli değil.
Bu, Peygamber Efendimizin mirasıdır.
Gazze’de anneler var…
Sessizler.
Çığlık atmıyorlar.
Çünkü Fatıma’yı biliyorlar.
Hz. Fatıma annemiz, babası vefat ettiğinde dayanamayıp gitti bu dünyadan ama her an her saniye “Hasbünallahü ve nimel vekil” diyordu
Ama Gazze’de anneler…
– Çocuğunu toprağa veriyor
– Bir diğerini kucağına alıyor
– Ve ayakta kalıyor
Bu kolay mı?
Hayır.
Ama bu, ümmet olmanın bedeli.
Gazze’de ölen çocuklar “sivil” değil sadece.
Onlar, Kerbelâ zincirinin bugünkü halkası.
İmam Hüseyin’imiz nasıl susuz bırakıldıysa,
Gazze’de çocuklar aç bırakılıyor.
Hz. Hüseyin’imiz nasıl kuşatıldıysa,
Gazze de öyle kuşatılıyor.
Ve dünya…
Yine izliyor.
Bunu süs olsun diye söylemiyorum.
Tarihle sabit.
Hz. Muhammed:
– Yetimin yanındaydı
– Mazlumun safındaydı
– Çocuğu öldürülenin gözyaşındaydı
Bugün yaşasaydı…
Saraylarda olmazdı.
Kameraların önünde olmazdı.
Gazze’de olurdu.
Enkaz başında.
Bir babanın omzunda.
Bir annenin duasında.
Çünkü onlar:
– Peygamberin hüznünü tanıyor
– Sabır nedir biliyor
– Evlat vermenin ne demek olduğunu yaşıyor
Onlar için çocuk ölümü “şaşırtıcı” değil.
Ama imanla taşınan bir emanet.
İşte bu yüzden:
Gazze yıkılmıyor.
Çünkü orada iman yıkılmıyor.
Peygamberimize layık olmak;
Acıyı imanla taşımaktır.
Gazze bunu yapıyor.
O yüzden Gazze:
– Yenilmiş değildir
– Bitmiş değildir
– Tükenmiş hiç değildir
Gazze, Peygamber Efendimizin hüznünü yaşayan ümmettir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed altı evladını toprağa verdi.
Gazze’de babalar, anneler bunu her gün yapıyor.
Ve dünya hâlâ soruyor:
“Neden susmuyorlar?”
Çünkü onlar biliyor:
Bu yol, Peygamber yoludur.
Çünkü onlar biliyor:
Hasbünallahü ve nimel vekil
MUTLU OLMAK İÇİN
1. Bol su için.
2. Kahvaltıda çok, öğle yemeğinde orta, akşam yemeğinde az yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. Hiç bir şeyi içinize atmayın.
5. İbadet ve dua için zaman ayırın.
6. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.Tefekkür edin.
7. Düzenli uyuyun.
8. Her gün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.
9. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. Onların seyahatinin nasıl olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.
10. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi şu an için harcayın, nefes aldığınız her anın kıymetini bilin, keyfine varın.
11. Sadeliğin güzelliğini keşfedin.
12. Hayatı çok da ciddiye almayın. Fâni olduğunuzu unutmayın.
13. Kıymetli enerjinizi başkaları hakkında konuşarak boşa harcamayın.
14. Sû-i zandan kaçının.
15. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
16. Geçmiş meseleleri unutun. Kişilerin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.
17. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
18. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
19. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
20. Daha fazla gülümseyin ve pozitif olmaya çalışın.
21. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmasanız da, anlaşın.
22. Ailenizi sık arayın.
23. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin. Gülümseme, teşekkür, iltifat, yardım, destek, moral...
24. Herkesi her şey için affedin.
25. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
26. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız birine SELÂM verin.
27. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü ile ilgilenmeyin.
28. Doğru olanı yapın, yanlışlarınız için de pişman olmayın. Ne oluyorsa ya da olmuyorsa, hayrımıza olduğu içindir!
29. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durmaya çalışın.
30. ALLAH her şeyi iyileştirir, şu an fark etmesek de, yaşadığımız her şey iyiliğimiz içindir.
31. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir. Durumu kabullenin.
32. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın. Kendinizi eve kapatmayın.
33. En iyisine henüz sıra gelmedi.
34. Sabah canlı olarak uyandığınız için ALLAH' a şükredin.
35. Maneviyatınız daima mutluluğunuzdur. Hislerinizi önemseyin. İnanın, dua edin, gerekeni yapın ve gerisini ilahi akışa bırakın...
Prof. Dr . Nevzat Tarhan
2025 YILINDA NE ÖĞRENDİM?
1- Rutin hayatın büyük bir nimet olduğunu öğrendim.
Sıradan bir hayat çoğu zaman insan için büyük bir lütuf. Önemli olan sınırları aşmadan, çerçeveden taşmadan mutlu olmayı becerebilmek. Çünkü göz kamaştıran pırıltılı hayatlar, zifiri karanlıklara gebedir. Her günün bir öncekinin izinden gitmesi neden sıradanlık olsun? Ölçülü bir hayatın içindeki tekrarlar, hayatın kafiyesidir.
2. Her tartışmayı kazanmaya çalışmanın, insanın en büyük yenilgisi olabileceğini öğrendim.
Bazı cümleleri yutmak, bazı kapıları çarpmamak büyümekle ilgili bir şey. Yaş ilerledikçe haklı olmaktansa, hafif kalmanın daha önemli olduğu anlaşılıyor. Bu tartışmaya girmeli miyim? Bu cümleyi gerçekten söylemem gerekiyor mu? Bu haklılık bana neye mal olacak? Bu sorular insanı yavaşlatıyor ve hırsların üzerine itidalden örülmüş şefkatli bir örtü seriyor.
3. İnsana en çok yakışan kumaşın kendi karakteri olduğunu öğrendim.
Karakterimiz, varlığımıza biçilmiş en doğal kumaş. Onu değiştirmeye çalışmaksa bedenimizi değiştirmek kadar nafile bir uğraş. Elma sertliğiyle, domates yumuşaklığıyla güzel. İkinci el sıfatlar özneyi bozar. Elma domatese özenirse, çürümeyi nimet sayar.
4. 50 yaşında zamanın hızlandığını ve insanı bir toparlanma telaşı sardığını öğrendim.
Gençlikte hayat, uçsuz bucaksız ovalarda yol alan bir tren gibi... Ufuk çizgisi uzakta, her şey yavaş akıyor, günler bitmek bilmiyor, mevsimler uzun. 50 yaşından sonra tren birden şehre giriyor sanki. Hız azalsa da pencereye yansıyanlar yakınlaştığı için daha çok hissediliyor. Frenler yavaştan ses vermeye başlıyor ve son durak için toparlanma telaşı başlıyor.
5. İş hayatında “iyi insan” olmanın, en çok kazandıran emeklilik planı olduğun öğrendim.
İnsan taşıdığı unvanlara ne kadar bağlanırsa, emekli olduktan sonra düştüğü boşluk o kadar derinleşiyor. Gençlikte hırslar ne kadar büyükse, yaşlılıkta dünya o kadar daralıyor. O yüzden insanlara davranış şeklini unvanına göre değil vicdanına göre ayarlamalı insan. Çünkü beden yorulup bir kenara çekildiğinde, ruhun mesaisi başlıyor.
6. Kendini ispatlamak zorunda olmadan yaşamanın, en büyük özgürlük olduğunu öğrendim.
Herkesin kendini pazarladığı bir dünyada sessizlik en büyük erdem. Eksiklikler çığlık çığlığayken, sükût tamlığın en büyük ispatı. Zaten başarı hikayeni bağıra çağıra anlatıyorsan, o başarı hikayedir.
7. Sürekli kendisini öven insanın, farkında olmadan zaaflarını haykırdığını öğrendim.
Ne kadar mutlu olduğunu anlatanlar mutsuz. Bağıra çağıra başarılarını anlatanlar başarısız. Hep saygıdan dem vuranlar saygısız. Yani insan hangi konuda eksikse, en çok o konuda gürültü yapıyor.
8. Hikmete ulaşmanın yolunun satırlardan geçtiğini öğrendim.
Güzel bir kitap okumak hikmete yaklaşmanın en kısa ve etkili yolu. Çünkü bilgelik parlak ekranların gürültüsüne değil, loş bir kütüphanenin sessizliğine daha çok yakışıyor.
9. İpe sapa gelmez insanlara abartılı hayranlığın büyük bir özgüven problemi olduğunu öğrendim.
Vasat insanları övmek ve onların peşinden gitmek, insanın kendine ettiği en büyük hakaret. Hayattaki en önemli başarı kimin sevilip kimin sevilmemesi gerektiğini bilmek galiba. Burada denge şaştı mı insan bir ömür yalpalıyor.
10. Çocukların sağ salim eve geldiği her günün büyük bir şükür sebebi olduğunu öğrendim.
İnsan sevdikleriyle ilgili bir imtihan yaşadığında, ipe sapa gelmez şeyleri nasıl da boş yere kafaya taktığını çok iyi anlıyor. O dar vakitlerde insan, kendi uydurduğu sahte dertlerle ne kadar ağırlaştığını anlıyor.
Her insanın sınavı farklıdır.
Kimi hastalığıyla sabrı öğrenir,
kimi geçim telaşında şükretmeyi…
Kimi yalnızlıkla tamamlanmayı,
kimi kayıplarla bağlanmamayı…
Kimi bollukla imtihan edilir,
kimi yoklukla…
Ama hiç kimse boşuna sınanmaz.
Çünkü her yaşadığın, senin ruhunun ihtiyacına göre yazılmıştır.
İnsan sadece bedenden ibaret değildir;
Ruh, bu dünyaya gelişinde bir yolculuk üstlenir.
Öğrenmesi gereken ne varsa,
tam da o eksikliği yaşar ki tamam olsun.
"Neden ben?" deme…
Çünkü bu soru, seni gerçeğinden uzaklaştırır.
Doğrusu şudur: "Bundan ne öğrenmeliyim?"
Her acı, sana bir şey fısıldar.
Her kayıp, bir perdeyi aralar.
Her zorluk, içindeki gücü ortaya çıkarmak için gelir.
Her yara, seni Rabbime daha da yaklaştırmak içindir.
Senin sınavın, başkasının değil.
Çünkü senin yolculuğun, kimseye benzemez.
Sana ağır gelen, başkasına kolay gelir.
Ama onun kaldıramayacağını sen kolaylıkla taşırsın.
İşte bu yüzden Rabbim seni en iyi bilendir.
Ne eksik, ne fazla…
Tam olması gerektiği gibi…
Hayat adil değildir; çünkü hayat sınavdır.
Ama Rabbim adildir; çünkü her şeyi hikmetle yazar.
Ve unutma:
Bu dünya, ruhun büyüme yeridir, mutlu olma garantisi değil.
Ruhun, öğrenmeye gelmiştir.
O yüzden bazen kalbin kırılır.
O yüzden bazen yalnız kalırsın.
O yüzden sevdiklerin gider…
Çünkü hepsi sana bir şeyi hatırlatır:
Sen fanisin. Ama ruhun baki.
Yani dostum,
Hayat sana karşı değil.
Hayat, senin için çalışıyor.
Ruhunu büyütmek, seni olgunlaştırmak,
Gerçek seni ortaya çıkarmak için…
Anlamadığında isyan etme.
Sadece bir adım geri çekil ve bak:
Belki de bu yaşadığın şey,
sana dua etmeyi öğretiyordur.
Belki susmayı…
Belki affetmeyi…
Belki teslimiyeti…
Ve en çok da şunu hatırla:
Hiçbir sınav, sensiz çözülmez.
Ama hiçbir sınavda da yalnız değilsin.
Rabbim daima seninle…
Bir zikir halkası kuruyoruz.
“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” de, gönderiyi paylaş.
"Rabbim bu tesbihler hürmetine sana bütün hayır kapılarını ardına kadar açsın."
Erkeni geçi yoktur; baba hep erken gider.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, içinin bir köşesinde hep aynı cümle durur:
“Baba olsaydı, bu böyle olmazdı.”
Çocukken anlamazsın.
Gençken anlamazsın.
Öfkenden, triplerinden, “ben hallederim” havandan anlamazsın.
Hayat seni büyütmeye başlayınca anlarsın.
Baba gidince insan bir anda büyür.
Zorla, ani, hoyratça.
Bir sabah kalkarsın,
artık arayıp fikrini soracağın biri yoktur.
Sana “Hadi be evlat, boşver geçer” diyecek o güven dolu ses yoktur.
Sığınacak yer olmaz.
Ses olur, koku olur, hatıra olur ama baba olmaz.
Sonra yıllar geçer…
Ölümün ağırlığını geç anlamaya başlarsın.
Dertleşemediğiniz geceler,
yan yana oturup bir futbol maçını yorumlayamamak,
hiç yapamadığınız o baba–oğul/baba–kız sohbetleri…
Hepsinin acısı sonradan çöker.
Bir de en zoru vardır:
Mutlu gününde bile gözünün kenarına çöken o karanlık gölge.
“Keşke burada olsaydı.”
Düğününde, mezuniyetinde, taşınırken, çocuğun doğduğunda…
Hatta küçük bir başarı kazandığında bile içinden bir ses fısıldar:
“Görseydi, gurur duyardı.”
Ve insanın içi sessizce çöker:
“Keşke beş dakika daha olsaydı.
Sadece beş dakika…”
Baba erken gidince insanda bir “eksik kalmak” hissi kalır.
Hayatın her köşesinde duran görünmez bir boşluk.
Kimse dolduramaz, kimse tamir edemez.
O boşluğun adı “baba”dır.
Çünkü baba sadece bir insan değildir;
duvardır, omuzdur, gölgedir, dayanak noktasıdır.
O duvar yıkılınca, insanın içinde rüzgâr uğultusu hiç dinmez.
İnsan babası ölünce iki kere büyür:
Bir kere çocukluğu biter,
bir kere de güven duygusu.
Erken gitti diye kızamazsın.
Hesap soramazsın.
Sadece özlersin.
Ve bilirsin…
Bu özlem, insanın kendi ölümüne kadar süren türdendir.
Baban hâlâ hayattaysa,
susup sarıl; kelimeye bile gerek yok.
Ama eğer erken gittiyse…
O eksiklik senin karakterinin bir parçası olur.
Kimse bilmez, kimse anlamaz;
ama sen yaşarsın:
İnsan babası ölünce,
kalan ömrünü biraz eksik yaşar...
DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ
İzmir Ödemiş Kaymakçı çok programlı Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen iki öğrencisi tarafından öldürülüyor.
Olayın araştırılması için Maarif Müfettişi Doğan Ceylan görevlendiriliyor.
Müfettiş, öyle bir rapor düzenliyor ki, tüm anne=babaların okuması ve kendilerine ders çıkarması gereken bir rapor.
Türk gençliğinin içüinde bulunduğu bir durumu analiz ediyor ve DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ*ne işaret ediyor.
Lütfen okuyun ve günümüz gençliğinin son durumunu değerlendirin.
İşte o rapor,,
DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ
Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi
Hayatın gerçekliklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir nesil geliyor.
Şehitler için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar. Başkalarının çocukları için ağlamaya anlam veremiyorlar.
Yanıbaşımızdaki savaşlar, acı çeken çocuklar, ölen onbinlerce insan onları hiç ilgilendirmiyor.
Tüm acı gerçekleri çizgi film tadında izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor.
Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenemedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar.
Kendileri için yapılan fedakarlıkların hiç farkında değiller. Kıymet bilmiyorlar ve vefasızlar.
Herkesi kendine hizmet etmek için yaratılmış görüyorlar.
İnsanlara verdikleri değer, onların isteklerini yerine getirebildikleri ve ne kadar eğlendirdikleriyle orantılı.
Hayatlarında eğlenmeden başka bir amaç olmadığı için artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar.
Geçmiş onları pek ilgilendirmiyor, atalarımıza karşı vefasızlar.
Dedelerinin canları, kanları pahasına vermediği vatan toprağını en iyi fiyatı verene satacak kadar maneviyattan yoksunlar.
Vatan, onlar için son model bir cep telefonundan daha değersiz.
Milletimizin geleceği açısından endişeleniyorum.
20 yıl sonra bu nesil, nasıl ana-baba olacak?
Kendine hayrı olmayan bu nesil nasıl çocuk yetiştirecek?
Evlerini nasıl idare edebilecek?
Ülkeyi nasıl yönetecek?
Vatanı nasıl savunup can verecek?
Bütün bunlar neden oluyor izah edeyim.
Altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz artık.
Uçmayı bilmeyen kuşlar gibi.
Çocuklar hayattan bihaber.
Açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında,
acıkmalarına fırsat bile vermiyoruz.
Öyle ki yemek yemeyi bile işkence görür hale geliyorlar.
Susuzluk nedir hiç bilmiyorlar.
Hiç susuz kalmamışlar.
Üç adımlık yolda bile susarlar diye yanımızda içecek taşıyoruz. Çocuk daha “susadım” demeden ağzına suyu dayıyoruz.
Çocuklar hiç üşümüyorlar.
Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Okula giderken kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz dışarı, hiç titremiyorlar.
Çocuklar hiç ıslanmıyorlar,
evden arabaya kadar bile üç metrelik mesafede şemsiyesini başına tutuyoruz.
Saçına bir tek yağmur damlası düşürmüyoruz.
Bu yüzden çocuklar ıslanmak nedir bilmiyorlar.
Yorgunluk nedir bilmiyor çocuklar.
İki adımlık mesafelere bile arabayla götürüyoruz onları yorulmasınlar diye.
Birazcık parkta koşsalar, hasta olacak diye engel oluyoruz.
Onlar takatleri tükenecek kadar hiç yorulmuyorlar.
Yokluk nedir bilmiyorlar, daha istemeden her şeyi önlerine sunuyoruz.
Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar.
Onlar bir yanığın veya bıçak kesiğinin acısını bilmiyorlar.
Elleri yanmasın, kesilmesin sakın diye onlara ne bıçak tutturuyor ne ocak yaktırıyoruz.
Çocuklar hissetmiyor yaşamı,
açlığı bilmediği için açlara acımıyor,
üşümek nedir bilmedikleri için sokaktaki evsizleri umursamıyor.
Yokluk nedir bilmedikleri için ekmeğe gelen zam onların dikkatini bile çekmiyor, haber kalabalığı olarak görüyor, gülüp geçiyorlar.
Sıcak odalarında yaşadıkları için evsizlik nedir, sürgün nedir anlamıyor, savaşları, kurşunlanan ölen insanları umursamıyorlar.
Acımıyorlar……
Kıymetini bilmiyorlar ekmeğin, elbisenin, barışın ve huzurun, ana babanın….
Müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler getirmeyecek güzel ülkemize.
Bu sorunu Devlet derinden hissetmeli.
Bu sorunun çözümü için ciddi çalıştaylar düzenlenmeli. Öğretim programları ve ders materyalleri revize edilmeli.
Okulların duygu eğitimi konusunda rolleri artırılmalı.
Geç kalınmadan bu sorun mutlaka çözülmeli.
Bu sorun çözülmezse ülke çözülecek…
Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi