Bismillahirrahmanirrahim
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salat ve selam O'nun Resulü'nün ve ashabının ve O'nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.
Bu hesabın amacı, Suriye devriminin dönüm noktalarından biri olan ve Suriye cihadının en değerli hazinelerinden sayılan Ahraru’ş-Şam emiri Şeyh Muhammed Ebu Yezen eş-Şami’nin menheci üzerine yazılmış @salma_5n abinin #على_منهج_ابي_يزن_الشامي serisini, şeyhin tweetlerini ve bize bıraktığı sohbetlerden videoları çevirip paylaşmaktır, inşallah.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Beşinci Ders: Kur’an’ın Rumlar’ın Zaferiyle Verdiği Müjde
Şeyh Ebu Yezen (rahimehullah), 2014 Temmuz'undaki Gazze “Yenmiş Ekin Yaprakları” Savaşı sırasında şöyle bir tweet yazmıştı:
“Hamas’ın başarısını, farklı bir medreseye mensup olduğu için küçümseyenleri gördüğünde ve Kurʼan’ın Rumlar'ın zaferine dair müjdesini okuduğunda, ��slami saftaki ayrılığın büyüklüğünü ve Kur’an’dan uzaklığın boyutunu anlarsın.”
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“O gün müminler sevineceklerdir.”
(Rûm Suresi: 4)
Sevinç, acı ve hüzün gibi duygular kolay gizlenmez; insanın iç dünyasını açığa vurur, hatta bazen inancının sağlamlığını veya zayıflığını ortaya çıkarır. Şeyh’in de işaret ettiği gibi,
Müslümanların kendi savaşları söz konusu olduğunda bir grubun sevinip diğerinin küçümsemesi, bir başkasının alay etmesi ve bir diğerinin üzülmesi, ümmet içindeki çatlağın derinliğini ortaya koyar.
İslam içindeki her zafer, bütün Müslümanların zaferidir; menhec farklı olsa bile. Hatta hizipsel veya gruplar arası dengede onların güçlenmesi sana kayıp gibi görünse bile, bu yine de ümmet için bir kazançtır. Aynı şekilde Müslüman bir grubun yenilgisi de, hangi hizbe ait olursa olsun, ümmetin yenilgisidir.
Peki bu söz, tıpkı Direniş Ekseni çocukları ve Humeyni yetimlerinin söylediği gibi İran için de geçerli midir?!
Birincisi:
Şii menhecinin küfrü tartışmasından bağımsız olarak söyleyelim: İran, bu ayrışmanın ortaya çıkmasındaki başlıca sebeptir. Aynı grup, Temmuz Savaşı’nda Hizbullah’ın kazançlarına sevinmişti, ama partinin Suriye’de yaptıkları onları derinden yaralamıştı.
İkincisi:
Bu yüzden, birlik söylemek artık mümkün değildir; çünkü Nasrallah’ın, kendisine uzanan Suriye halkının elini nasıl ısırdığını gördük.
Üçüncüsü:
İran’ın bütünü, bölgedeki ihtilaf fırsatlarını hiç kaçırmadı; her yol, her kapı, her boşluk
baskı, işgal, fitne ve mezhepsel yayılma için kullanıldı.
Bu nedenle İran’la çatışma artık bir “menhec” veya “itikad” tartışması değildir; bunun çok ötesine geçmiş,
zindanların, işkencelerin, cinayetlerin, tecavüzlerin ve mezhepçi katliamların birikmiş hafızasına dönüşmüştür.
Öte yandan Müslüman gruplar Hamas, Taliban, Suriye devrimindeki gruplar…
Bu grupların başarılarına sevinmek gerekir; onları küçümsemek ahlakî ve fikrî bir çöküştür. Onlara dua etmek vacip, onları desteklemek ise daha da vaciptir.
Düşman gruplar arasındaki çatışmaya gelince
İki düşman akımın birbirine çatması bizi sevindirir; çünkü bu, onların birbirleriyle meşgul olmaları, bize ise saflarımızı düzenlemek, devletimizin temellerini sağlamlaştırmak için bir fırsat doğurur. Bu çatışma aynı zamanda gönüllere bir şifa, ilahi adaletin bir tecellisidir; çünkü hiçbir zalim, Allah’ın kılıcından kaçamaz.
Ayrıca bu tür çatışmalar, tarafların her ikisini de zayıflatır.
Kazanan taraf bile yorgun çıkar, kaybeden ise toparlanmakla uğraşır ve bizim bölgemizi bırakır. Bu, bizim için büyük bir hayırdır.
Rum - Fars çatışmasından sonra ne olmuştu?
Onların yıpratıcı savaşlarının ardından, çölün yiğit Müslümanları ortaya çıktı:
– Önce Fars yılanının başını ezdiler,
– Ardından Şam’da Rumlar'ın kafalarını parçaladılar,
– Mısır ve ötesi fethedildi,
– Konstantiniyye’nin kapısına dayanıldı.
Yani kâfirin, kâfire karşı zaferi,
aslında Müslümanların gelecekteki büyük fetihlerine dair bir müjdeydi.
Ve Allah en doğrusunu bilir.
Şeyh Ebu Yezen
Eğer Şam ehli bozulursa, sizde hayır yoktur. (Tirmizi 2287)
Zira bedende bir et parçası vardır; o salih olursa bütün beden salih olur, o bozulursa bütün beden bozulur. Bilin ki o kalptir. (Buhârî, Îmân 39)
Bu iki hadisten anlaşılır ki Şam, İslam beldelerinin kalbidir.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Sekizinci Ders: Şeytan, senin sözünden ne zaman pay alır?
Şeyh Ebu Yezen eş-Şami rahimehullah 20/5/2014’te şöyle yazdı:
“{Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan onların arasını bozmaya çalışır.} (İsrâ: 53)
Konuşurken şuna bak: Söylediğin söz, söyleyebileceğinin en güzeli midir? Eğer hayır diyorsan, bil ki şeytanın senin sözünde bir payı vardır.”
Sözü burada bitti - Rahimehullah.
“En güzel” ölçüsü, birçok kişinin gözden kaçırdığı büyük bir Kur’ânî ölçüdür. İstenen yalnızca güzel söz söylemek değil, her zaman söylenebilecek en güzel sözü aramaktır.
》 Güzel ile en güzel arasında dereceler vardır; her derecede şeytanın araya girip pay alabileceği bir fırsat bulunur.
》 Şeytanın sözünden pay alması; kin uyandırmak, nefret üretmek, bir maslahatın kaybolmasına sebep olmak, bir fitneye kapı açmak, bir kriz ihtimali doğurmak veya başka türlü yollarla olabilir.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler.” (İsrâ: 53)
》 Bu, özellikle fitne zamanlarında, dili koruma konusunda ilahî bir tavsiyedir. Çünkü hesapsız sarf edilen bir kelime, kontrol edilemeyecek bir çatışmanın kıvılcımı olabilir.
》 Allah “güzel söz söylesinler” demedi; “en güzel olanı söylesinler” buyurdu. Sanki seni seçenekler arasından en iyi olanı seçmeye ve konuşmadan önce düşünmeye sevk eder:
Sözümüz ıslah mı getiriyor, ifsat mı? Sükûnet mi sağlıyor, tahrik mi?
İşte bu ölçüyle, güzel olsa bile daha aşağı derecedeki sözü bırakıp en güzeline yöneliriz.
Ölçüsüz her kelime, şeytana meclisinde bir pay verir; iyi niyetler düşmanlığa, tartışmalar kavgaya, oluşmaya başlayan ülfet ise düşmanlığın yakıtına dönü��ür.
Kriz ve imtihan dönemlerinde sözün etkisi daha derindir ve daha ağırdır. Günümüzde küçük anlaşmazlıkların bir kelime yüzünden büyük kopmalara dönüştüğünü; büyük projelerin ölçüsüz bir söylem yüzünden çöktüğünü gördük.
Her konuşan bilsin ki şeytan meclislerden hiç gafil değildir; “en güzel söz” ölçüsü kaybolduğunda o daha da yaklaşır.
Öyleyse kendimize sürekli sormalıyız:
Şimdi söylediğim, gerçekten söylenebilecek en güzel söz mü?
Eğer değilse:
Susmak ibadettir.
Acele etmemek kurtuluştur.
Geciktirilmiş ama içinde maslahat olan bir söz, hemen söylenen ama safları bölen bir sözden daha hayırlıdır.
Söz sorumluluktur; bize dilediğimizi söylemek değil, “en güzel olanı söylemek” emredilmiştir.
(2/2)
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Korkarak, etrafı gözetleyerek şehirde sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen yine feryat ederek ondan yardım istiyordu. Musa da ona, "Sen apaçık bir azgınsın” dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince adam, “Ey Musa! Dün birini öldürdüğün gibi, beni de öldürmek mi istiyorsun. Sen ancak yeryüzünde bir zorbalık peşindesin, arabuluculardan olmak istemiyorsun” dedi.” (Kasas 18–19)
》 Musa aleyhisselâm yaptığının sonucu, onun korku ve tedirginliğinin artmasına yol açtı; düşmanlarından birini öldürmesi, gözlerin üzerine çevrilmesine ve plan kuranların onu açık hedef görmesine sebep oldu.
》 Aşırıcı söylem yapan o kişi tekrar yardım istediğinde Mûsâ ona: "Sen apaçık bir azgınsın" dedi. Buradaki "lam" harfi vurgu içindir.
Apaçık azgın: gücünün yetmediği kimselere karşı cüretkâr olan, şerri çok olandır.
》 Musa’nın kalbi yine kendi tarafından olana yumuşadı; onu yardım etmeye yöneldi. Fakat diğer Kıpti, bunun bir zorbalık olduğunu hatırlattı ve en güvenli yolun aralarını bulup ıslah etmek olduğunu söyledi.
》 Buradaki ders şudur: Aşırı söylemler, düşmanına “Sen yeryüzünde zorbalık peşindesin.” deme fırsatı verir; böylece pek çok kişiyi sana karşı harekete geçirir. Çünkü insanlar yeni bir zorbanın doğmasından korkar ve gücü yükselmeden onu bastırmaya çalışırlar.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi. “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında senin durumunu görüşüyorlar. Şehirden hemen çık. Şüphesiz ben sana öğüt verenlerdenim” dedi. Musa, korku içinde etrafı gözetleyerek şehirden çıktı ve “Ey Rabbim! Beni bu zalim kavimden kurtar” dedi. (Kasas 20–21)
》Kıssanın sonu ve ibreti, yaşananların nereye vardığını göstermektedir. İnsanlar Musa aleyhisselâmı öldürmek için tuzak kurmuş, bu da onu adamın nasihatine uyarak şehirden çıkmaya sevk etmi��tir.
》 Korku ve teyakkuz hâlinde çıkmış, zalimlerin zulmünden kendisini kurtarması için Allah'a dua etmiştir.
Bu kıssada yalnız bireyler için değil, topluluklar ve devletler için de büyük bir ders vardır. Burada, sınırlı ve anlık bir başarıyla sevinmek ile stratejik derinliği olan gerçek zafer arasındaki fark ortaya konur. Zira zayıflık zamanında aşırı söylemlere ve ölçüsüz çıkışlara kapılmak, zalimlerin birleşip topluluğuna ya da devletine saldırmasına yol açabilir; projenizi bozabilir, sizi toprağı terk etmeye ve sahneden çekilmeye zorlayabilir. Ta ki Allah, aşırılıkların bozmadığı, yükün taşıyamayacağından fazla bindirilmediği yeni bir dönüşe izin verene kadar.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Yedinci Ders: “Sen apaçık bir azgınsın.”
Şeyh, 19.05.2014’te Twitter’da şöyle yazdı:
Ümmetin zayıf düştüğü bir dönemde, aşırılık dilinin (müzayede) verdiği zararı anlamak isteyen, Kasas Sûresi’nde “halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi” ayetinden “Oradan korku içinde, etrafı kollayarak çıktı” ayetine kadar olan bölümü (Kasas 15 ten 21'e kadar) okusun. Zayıf olduğumuz halde, kendi aşırılıklarını tatmin etmek için Şam cihadını ikincil çatışmalara sürüklemek isteyen ve tarafımızda olan kimseye, Hz. Musa’nın kendi taraftarına söylediği sözü söylemeye muhtacız: “Sen apaçık bir azgınsın.”
Şeyh’in rahimehullah sözü burada bitti.
(1/2)
Ümmetin durumunu gözetmek zorunludur; güç zamanında doğru olan, zayıflık zamanında doğru olmayabilir. Ve zayıflık döneminde aşırı söylemlerin zararı, kontrol edilemeyecek kadar büyük olabilir.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Musa, halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada biri kendi tarafından, diğeri düşmanı tarafından; kavga eden iki adam gördü. Kendi tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk indirip onu öldürdü. Musa, “Bu şeytanın işidir. O, gerçekten apaçık bir saptırıcı düşmandır” dedi.’” (Kasas 15)
》Musa’nın tarafından olan kimse, içinde bulundukları zayıflık gerçeğini değerlendiremedi; Musa ise şehre gizlice girmişti, halkın gaflet ânını kollayarak (kimine göre öğle uykusu vaktinde, kimine göre başka bir vakitte).
》Musa’nın tarafından olan bu kişi, bir Kıpti ile hesapsız bir çatışma cephesi açtı; sonra da Musa’dan yardım istedi.
》Musa aleyhisselâmın Kıpti’yi öldürmek gibi bir planı olmamasına rağmen, onu sadece uzaklaştırmak istemişti; fakat bir vuruşuyla onu öldürdü.
》Musa aleyhisselâm erken fark etti ki bu iş, şeytanın süslediği bir şeydir; projesini bozmak ve insanları ona karşı kışkırtmak içindir.
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“Musa, “Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet” dedi. Allah da onu affetti. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. "Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka olmayacağım" dedi. (Kasas 16–17)
》 Musa aleyhisselâm pişman oldu ve istiğfar etti; Allah da onu bağışladı. Yaptığı işin büyüklüğünü öylesine derinden hissetti ki, kıyamet günü bile Allah'ın huzuruna çıkıp: "Ben, öldürmem emredilmeyen bir canı öldürdüm" diyecek; Allah onu bağışlamış olmasına rağmen kendisi bunu yine de bir günah olarak sayacak.
》 “Artık suçlulara asla arka olmayacağım” sözü hakkında birçok tefsir yapılmıştır. Bu tefsirlerin tamamı, kâfir suçluların Müslümanlara karşı üstün gelmesine yol açacak bir konumda yer almamak gerektiği noktasında birleşir. Zayıflık döneminde yapılan aşırı söylemler de bu tür konumlardandır; çünkü bunlar kâfirleri kışkırtır, onları Müslümanlara karşı bir araya getirir ve Müslümanların güçsüz ve sayıca az olduğu bir zamanda savaşa sürükler.
》Gerçeklik defalarca göstermiştir ki, bu tür aşırı söylemler, müşriklerin ve kâfirlerin İslam diyarları üzerinde üstünlük kurmasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Altıncı Ders: Devlet İnşasında Ruhsat ile Azimet Arasında
Şeyh, 2014 yazında bir tweetinde şöyle dedi:
“Kim dinini ruhsatlar üzerine inşa ederse zındıklaşır; kim dinini azimet üzerine inşa ederse tükenir; din ise ikisiyle birlikte kaim olur. Eğer bunu anlarsan, şu sözün büyük sırrını bilirsin: ‘Allah Teâlâ, azimetlerini yapanı sevdiği gibi, ruhsatlarını işleyeni de sever.’”
Şeyhin sözü burada biter
Herhangi bir projenin genel anlamda bozulması, İslami projelerin ise özel olarak bozulması iki nedene bağlıdır: Tefrit veya ifrat.
》Tefriti esas alan, ruhsatların ardına düşen, dininin tamamını “maslahat-ı mürsele”ye dönüştüren, şurada burada taviz veren, rüzgâr esintilerinin karşısında bile eğilen — bunu kendisi için bir ruhsat zanneden — kimse, yumuşamaya düşer; dininden geriye sadece bir dış görünüş kalır, hatta bazen o görünüş bile kaybolur.
》İfratı ve abartıyı din edinen, hem kendine hem de ümmete zorluk çıkarır, açılmış olan birçok maslahat kapısını kapatır, kapattığı birçok kapıyı ise azmine, kararlılığına ve gücüne güvenerek açmaya çalışır. Ama çok geçmeden çöker…
Bilakis, birinciden daha hızlı çöker;
öyle ki okun hedeften çıkmasından bile daha hızlı bir çöküştür bu.
Mesele tümüyle hikmete ve dengeye bağlıdır. Ve köklü fıkhi kaide şöyle
der:
“Zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.”
》 Azimet gereklidir. Hiç şüphesiz, insanlar idare edilerek, herkesin hoşnutluğu kovalanarak bir devlet kurulamaz. Kesin söz söylemek ve kararlı davranmak zorunludur; yerinde şiddet gerekir; prensiplerde sabit durmak ve hedefleri gerçekleştirme azmi gerekir.
》 Ruhsat da gereklidir. Bir maslahat bir diğerine tercih edilir; bir kötülük başka bir kötülükle defedilir; şiddetli fırtınanın karşısında eğilinir; mümkün olduğunca düşman ve hasımlar etkisizleştirilir; tarafsızların gönülleri kazanılır. Yerinde yumuşaklık da gerekir, yöntem ve adımlarda esneklik de gerekir.
Yani mesele sebat ile esneklik arasında döner. Genel prensipte sebat, yöntemlerde esneklik;
hedefte sebat, o hedefe giden yolda esneklik…
Ve bu işleri ancak ehli takdir eder.
Halkın “bu konuda sebatlı olmalıyız” dediği her şeyde sebat kılınmaz; onların “bu esnek olmalı” dediği her şeyde de gevşeme yapılmaz.
Aksine bu işin ehli, meseleleri gerçek, doğru ölçüleriyle değerlendirir.
Böylece, sebat etmekten başka çare olmayanı ayırt ederler ve geçici olarak feda edilmesinde sakınca olmayanı ayırt ederler.
Çünkü Allah, ruhsatlarının uygulanmasını sevdiği gibi, azimetlerinin uygulanmasını da sever.
Bunun örneği ise hastanın namazıdır.
Hastanın namazı azimettir ve onda hastaya bir zorluk vardır; fakat bu vazgeçilemeyecek bir ilkedir.
Ruhsat ise, ayakta kılamamak sebebiyle sandalyede namaz kılmak, kırık için alçının üzerine mesh etmek, bedeni felç olduğu için uzanarak namaz kılmak olabilir…
Bu yöntemler esnekliği sağlar; fakat namazı koruma ilkesi sabit kalır.
Aynı şekilde bunu siyasi, şer’i, idari ve diğer alanlara da kıyas edebilirsin.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Beşinci Ders: Kur’an’ın Rumlar’ın Zaferiyle Verdiği Müjde
Şeyh Ebu Yezen (rahimehullah), 2014 Temmuz'undaki Gazze “Yenmiş Ekin Yaprakları” Savaşı sırasında şöyle bir tweet yazmıştı:
“Hamas’ın başarısını, farklı bir medreseye mensup olduğu için küçümseyenleri gördüğünde ve Kurʼan’ın Rumlar'ın zaferine dair müjdesini okuduğunda, İslami saftaki ayrılığın büyüklüğünü ve Kur’an’dan uzaklığın boyutunu anlarsın.”
Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“O gün müminler sevineceklerdir.”
(Rûm Suresi: 4)
Sevinç, acı ve hüzün gibi duygular kolay gizlenmez; insanın iç dünyasını açığa vurur, hatta bazen inancının sağlamlığını veya zayıflığını ortaya çıkarır. Şeyh’in de işaret ettiği gibi,
Müslümanların kendi savaşları söz konusu olduğunda bir grubun sevinip diğerinin küçümsemesi, bir başkasının alay etmesi ve bir diğerinin üzülmesi, ümmet içindeki çatlağın derinliğini ortaya koyar.
İslam içindeki her zafer, bütün Müslümanların zaferidir; menhec farklı olsa bile. Hatta hizipsel veya gruplar arası dengede onların güçlenmesi sana kayıp gibi görünse bile, bu yine de ümmet için bir kazançtır. Aynı şekilde Müslüman bir grubun yenilgisi de, hangi hizbe ait olursa olsun, ümmetin yenilgisidir.
Peki bu söz, tıpkı Direniş Ekseni çocukları ve Humeyni yetimlerinin söylediği gibi İran için de geçerli midir?!
Birincisi:
Şii menhecinin küfrü tartışmasından bağımsız olarak söyleyelim: İran, bu ayrışmanın ortaya çıkmasındaki başlıca sebeptir. Aynı grup, Temmuz Savaşı’nda Hizbullah’ın kazançlarına sevinmişti, ama partinin Suriye’de yaptıkları onları derinden yaralamıştı.
İkincisi:
Bu yüzden, birlik söylemek artık mümkün değildir; çünkü Nasrallah’ın, kendisine uzanan Suriye halkının elini nasıl ısırdığını gördük.
Üçüncüsü:
İran’ın bütünü, bölgedeki ihtilaf fırsatlarını hiç kaçırmad��; her yol, her kapı, her boşluk
baskı, işgal, fitne ve mezhepsel yayılma için kullanıldı.
Bu nedenle İran’la çatışma artık bir “menhec” veya “itikad” tartışması değildir; bunun çok ötesine geçmiş,
zindanların, işkencelerin, cinayetlerin, tecavüzlerin ve mezhepçi katliamların birikmiş hafızasına dönüşmüştür.
Öte yandan Müslüman gruplar Hamas, Taliban, Suriye devrimindeki gruplar…
Bu grupların başarılarına sevinmek gerekir; onları küçümsemek ahlakî ve fikrî bir çöküştür. Onlara dua etmek vacip, onları desteklemek ise daha da vaciptir.
Düşman gruplar arasındaki çatışmaya gelince
İki düşman akımın birbirine çatması bizi sevindirir; çünkü bu, onların birbirleriyle meşgul olmaları, bize ise saflarımızı düzenlemek, devletimizin temellerini sağlamlaştırmak için bir fırsat doğurur. Bu çatışma aynı zamanda gönüllere bir şifa, ilahi adaletin bir tecellisidir; çünkü hiçbir zalim, Allah’ın kılıcından kaçamaz.
Ayrıca bu tür çatışmalar, tarafların her ikisini de zayıflatır.
Kazanan taraf bile yorgun çıkar, kaybeden ise toparlanmakla uğraşır ve bizim bölgemizi bırakır. Bu, bizim için büyük bir hayırdır.
Rum - Fars çatışmasından sonra ne olmuştu?
Onların yıpratıcı savaşlarının ardından, çölün yiğit Müslümanları ortaya çıktı:
– Önce Fars yılanının başını ezdiler,
– Ardından Şam’da Rumlar'ın kafalarını parçaladılar,
– Mısır ve ötesi fethedildi,
– Konstantiniyye’nin kapısına dayanıldı.
Yani kâfirin, kâfire karşı zaferi,
aslında Müslümanların gelecekteki büyük fetihlerine dair bir müjdeydi.
Ve Allah en doğrusunu bilir.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Dördüncü Ders: Ey Hevesli Genç
Şeyh (rahimehullah) bir tweetinde şöyle yazdı:
“Sahih hadiste: (Nebî ﷺ, meyvelerin olgunlaşmadan satılmasını yasakladı; hem satıcıyı hem alıcıyı men etti).
Ey hevesli genç, sen de onun sünnetine sarıl.”
Şeyhin sözleri burada bitiyor.
Gençler ümmetin motoru ve umududur; ancak aşırı heyecan, genci yakabilir, onu hesaba katılmamış sonuçlara, tehlikelere ve yıkımlara sürükleyebilir. Bu yüzden genç, heyecanını kontrol etmeyi öğrenmelidir. Ve gençlerin heyecanını kontrol eden en büyük şey, Allah’ın şeriatına, Kitap ve Sünnete — selefin anlayışıyla sarılmaktır.
Fıkıh açısından meyvenin olgunlaşmadan satılmasının yasaklanmasındaki hikmet şudur:
Meyve ancak olgunluğu belli olduktan sonra satılabilir; ve bu yasak hem satıcıyı hem alıcıyı kapsar.
Aynı şekilde, biz de projeler olgunlaşmadan, gerçek zemini oluşmadan, hayata geçmemiş fikirleri satmamalı veya pazarlamamalıyız.
Aynı şekilde gençlerimiz de olgunlaşmamış projeler, netleşmemiş planlar, belirsiz vizyonlar karşısında
hemen heyecanlanmayı öğrenmemelidir.
Şeriat seni olgunlaşmamış bir meyveden koruduysa, olgunlaşmamış bir projeden, henüz netleşmemiş bir fikirden, veya meyveleri görünmemiş bir hizip, grup, yol veya cemaate bağlılıktan çok daha fazla korumak ister.
Genç, planlama ve hazırlık konusunda heyecanlanır; zihnen ve ruhen en büyük projesi olan İslam ümmetini yeniden inşa etme davasına hazırlanır. Ancak meyvenin olgunlaşmaya başladığını görmeden önce acele ederse aşamaları yakar, merhaleleri atlar ve kendini tüketir.
Akıllı olan, mevcut gerçeklikten başlar, bu gerçekliğin sunduğu verilerle yürür ve gücü nispetinde çalışarak hedeflerine ulaşır.
Ancak birinci basamaktan onuncuya tek sıçrayışta atlamak isteyen,
selametten çok kırılmaya ve düşmeye yakındır.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
Üçüncü Ders: Beklentiye Göre Değil, Gerçeğe Göre Hüküm Verilir
Bu kaide, Şeyh’in hem derslerinde hem de birçok tweetinde tekrar ettiği kaidelerden biridir.
Ve Şeyh (rahmetullahi aleyh), Suriye halkının ezberlemesini ve uygulamasını arzuladığını kaidelerdendir.
Gerçeklik, mevcut verileriyle değerlendirilir; geleceğe dair beklentilere göre değil.
Hele ki beklentiler suizan, karamsarlık üzerine kurulmuşsa ve buna taassup ve hizipleşme bakışı karışmışsa, durum çok daha kötüdür!
Nice projeler bu yüzden başarısız olur; çünkü insanlar, şimdiki duruma gelecekteki tahmini hükümleri uygulamaya kalkışır.
Kötü zan, en kötü ihtimallerin gerçekleşeceği korkusu,
hem kendilerinden hem de başkalarından kıymetli fırsatları kaçırmalarına sebep olur hatta bazen bu fırsatlar bir kurtuluş ipi kadar değerlidir.
Suriye devrimindeki çoğu grup, şuurlu ya da şuursuz şekilde, Şam’ın özgürleşmesinden sonra bu kaideyi uyguladı. İşte bu yüzden, bütün olumsuz tahminlere rağmen, bu aşamada Suriye’nin başına bir “şer‘î lider” seçildi.
O dönemki beklentiler neydi?
– Suriye’ye yönelik yaptırımların devam edeceği,
– Ülkenin bölüneceği,
– Hükümetin “terörist” ilan edileceği…
Fakat mevcut gerçeklik, Suriye’nin kazandığı bir zaferdi. Bu zaferin yatırılması, devletin başına bir yöneticinin geçirilmesi, Suriye devletinin idare edilmesi gerekiyordu.
Beklentiyi gerçeğin önüne koyanlar bugün hayal kırıklığı yaşıyor. Suriye’yi, yaptırımların süreceğiyle, filanca tarafından ayrılıkçılarla destekleneceğiyle korkutanlar,
bugün o beklentilerinin bir bir çöktüğünü görüyorlar.
Kaideye sarılıp, zafer kazanmış devrimin gerçekliğini zanna ve karamsar beklentilere göre yargılamayanlar ise başardı, ilerledi
ve devletin ile kurumlarının inşasına katkıda bulundu.
Selâm olsun Ebu Yezen eş-Şami’ye şehit damada.
Evlendikten bir aydan daha kısa süre sonra şehit oldu. Allah Muhammed Ebu Yezen eş-Şami’ye rahmet etsin ve onu kabul etsin.
Onun derslerini dinleyen biri, sanki İbn Teymiyye (rahimehullah) hayata dönmüş sanır; temiz bir fıkıh, güçlü bir usûl temeli ve siyaset-i şer‘iyye ile maksatlarını derin bir kavrayış.
#على_منهج_ابي_يزن_الشامي#ebu_yezenin_menheci_üzerine
İkinci Ders: Kolay Olan, Zor Olanla Düşmez
Ahraru’ş-Şam İslami Hareketi, (birbirinize sarılın) girişimini destekledikten sonra, İyad Kunaybi bu girişimi eleştiren bir video yayınladı.
Bunun üzerine Şeyh Ebu Yezen (Rahimehullah) ona sakin ve ilmi bir üslupla cevap verdi, ardından da bu dersimizin konusunu oluşturan kıymetli bir şer‘î kaideyi paylaştı.
Şeyh (Rahimehullah) şöyle yazdı:
“Bu girişim, şu anda mümkün olan çatı altında birliği sağlama yönünde bir içtihattır.
Kolay olan (meysûr) , zor olanla (me'sûr) düşmez.
Bu, hataya da isabete de açık bir içtihat adımıdır.
Allah, bu işe öncülük edenleri her hayra muvaffak kılsın.
Allah'u Teâlâ en doğrusunu bilir.”
Bu kaide, Suriye devrimi döneminde çok önemliydi, ancak bugün, yeni Suriye devletinin inşa sürecinde, daha da önemlidir.
İnsan, ulaşabildiği faydaları ve mevcut imkânlarla elde edilebilecek hedefleri kaçırmamalıdır.
İstediği seviyeye ulaşamasa bile, tamamını yapamadığı için elinden geleni de terk etmemelidir.
Bir işi tamamen başaramadığında, azmini kırmadan elinden gelen kadarını yapmalıdır.
Elbette mükemmellik arayışı güzeldir; hepimiz
— hatasız bir devlet, kusursuz teşkilatlar, tamamen saf niyetli girişimler ve ideal şehirler isteriz.
Fakat bu, tamamen gerçekleşmesi zor bir idealdir. O hâlde mükemmeli gerçekleştiremiyorsak, ulaşılabilir ve mümkün olanı düşünmeliyiz.
Şeyh ayrıca girişimin hedeflerini de açıklamıştı.
Birlik, dayanışma ve safların birleşmesi, hem şer‘î hem de devrim bakımdan büyük menfaatlerdir.
Bu yüzden Şeyh, girişimi desteklemiş, eleştirenlere karşı savunmuş ve öncülerine Allah’tan muvaffak olmalarını dilemiştir.
Şeyh’in (Rahimehullah) edep anlayışından alınacak büyük derslerden biri, hakkı kendi görüşüne hapsetmemesidir.
Adımı “içtihat” olarak nitelemiş, doğru da olabilir, yanlış da demiştir.
Bu, onun tevazusunu, tarafgirlikten uzak duruşunu ve adaletli bakışını gösterir.
Kişi, hedeflerine ulaşmak için çabasını göstermeli,
bazen isabet eder, bazen hata eder,
ama elindeki imkânlarla durmadan çalışmalıdır. Mükemmel şartları beklemek, çoğu zaman hiçbir şey yapmamaktır.
Kim ayakta namaz kılamazsa oturarak kılar;
kim Ramazan’ın tamamını oruçla geçiremiyorsa, gücü yettiği kadar tutar, kalan günlerde orucunu bozar.
Aynı şekilde, bir işi tamamen ideal şekliyle başaramayan kişi, yine de yapabildiği kısmı yerine getirmekle mükelleftir — ister bu ibadet, ister fayda sağlama, ister devlet inşası, ister düşmanla mücadele olsun… vb.
“‘Başarısızlık’ (el-feşel) kelimesi Kuran’da dört kez geçmiştir; hepsi de ihtilaf ve çekişme (tanaazu) kelimesiyl bağlantılı.
Bundan anlaşılıyor ki, bu ümmete başarısızlık ancak iç çekişme ve anlaşmazlık sebebiyle girer.”