“Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Size haberdeki ahlaksızlığın boyutunu şöyle anlatayım, Mussolini İtalyası 36'da Cenevre Sözleşmesi'ni hiçe sayıp Etiyopya'da tarihin o zamana kadar gördüğü en büyük kimyasal harekâtı düzenleyince, İtalya'nın radarında olan Balkan ülkelerinde büyük bir kimyasal savunma-taarruz hazırlığı başladı. Yunanistan ve Türkiye göz yaşartıcı gazlar, Auer-gesellschaft'tan vs. yüz binlerce gaz maskesi sipariş etti. Bu bağlamda atılan adımları "Dersimi gazlamak için kimyasal edevat sipariş verdiler," diye paylaşmak bugün Türklere ve tarihlerine karşı verilen ahlaksız savaşın sadece bir yeni örneği. Siz köpeksiz köyde değneksiz gezmeye alışmışsınız ama neyse ki 2010'ların başında değiliz. Size daha iyisini öğreteceğiz.
Evet, Balkan göçmenleri has Türk’tür ve genç cumhuriyetin inşasında, büyümesinde de çok önemli rolleri vardır. Bugün islamcıların Balkan göçmenlerine karşı tavırlarının asıl nedeni de budur.
Şevket Süreyya Aydemir’in, yüzyıllarca süren bir egemenliğin ardından geriye kalan, eski istila ordularının hüzünlü kalıntıları olarak tasvir ettiği bu Türkler, Türk sanayisinin ve ekonomisinin büyümesinde çok önemli rol oynadılar.
islamcılar özellikle son yıllarda sırf Atatürk Selanik’te doğdu diye, ana vatana geri dönen Balkan Türkleri için “Türk değil” algısı yaratmaya çalışıyor.
Oysa Selanik Doğu Karadeniz’den 31 yıl önce Osmanlı hakimiyetine girdi. Yani Doğu Karadeniz henüz Pontus Rum hakimiyetindeyken Selanik Türk vatanıydı.
#TürkSorunu
Hatice Muratova, Makedonya’nın dağlık bölgelerinde yer alan Bekirli köyünde yaşayan ve geleneksel arıcılık yöntemleriyle ailesine bakmak için mücadele eden Makedonya Türkü bir arıcıdır.
Kendisinin günlük yaşamı, “Bal Ülkesi” isimli bir belgesel aracılığıyla tüm dünyaya duyurulur ve o zamana kadar son derece mütevazı bir yaşam süren Hatice’nin ünü Oscar’a kadar ulaşarak dünya çapında bir fenomen haline gelir.
Ününe rağmen, halen köyünde mesleği olan arıcılık işiyle uğraşan Hatice Muratova’nın belgeselde yer alan küçük bir sekansını sizlerle paylaşıyoruz.
Tarihin Kanlı Sayfası: Navarin Katliamı
1821 Mora Ayaklanması'nda Navarin Kalesi'nde kuşatılan ve aç bırakılan binlerce sivil Türk; kadın, çocuk demeden Yunan çetelerince katledildi. Bu insanlık dışı vahşet, tarihe unutulmaz bir trajedi olarak kazındı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den hocası olan, Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda vazife üstlenen ve cumhuriyetin ilanından sonra milletvekilliği yapan Naci Eldeniz, Balkan Savaşları’nın ardından Rumeli’nin kaybedilişi üzerine bu şiiri yazarak üzüntüsünü dile getirmişti:
“Rumeli! Sen vatanımdın niye benden gittin?
Toprağından beni hep, tekmelerinle ittin?
Olmadım mı sana layık da beni terk ettin?
Seni ben, kendi elimle kime verdim Rumelim?
Seni vermekle bu dünyada kırıldı emelim?”
Şiir Perihan Eldeniz Arıburun’un “Atatürk’ün Öğretmeni” isimli eserinden alınmış olup, Naci Eldeniz’in akrabası Sayın Ebru Çalım tarafından bizlere iletilmiştir.
Makedonya’dan Türkiye’ye göç eden bir ailenin mensubu olan Muradiye Hanım, Atatürk’ün öldüğü gün babasının ve arkadaşının Makedonya’da yaşadığı hüznü anlatıyor:
“Atatürk vefat etmiş, bütün bayrakları yere indirmişler dedi. Saatleri bile kapatmışlar dokuzu beş geçede. Hem okuyorlar hem de gözlerinden yaşlar akıyor ikisinin de. Ta Makedonya’dan haberi alıp ağladılar. Bizim Atatürk sevgimiz orada başlamış buraya geldikten sonra değil. Uzaktan sevmişiz.”
Yakınları tarafından çekilen bu video kesiti, “Makedonya Göçmenleri” isimli YouTube hesabından alınmıştır.
Vatan Gazetesi’nin 8 Mayıs 1924 tarihli haberinde, Rumeli topraklarından Türkiye’ye göç eden muhacirlerin sıkıntıları anlatılırken Rumeli’deki Müslüman mezarlarına yönelik saldırılara değiniliyor ve atalarının mezarlarını arkalarında bırakmak zorunda kalan muhacir ailelerin üzüntüsünden bahsediliyordu:
“Rumeli’den her gün kafile kafile muhacir geliyor. Bunlar oradan mallarından, mülklerinden başka muazzez bir şey daha bırakıyorlar, ölüleri. Dünyadan ellerini çekerek senelerden beri kabirlerinde sükûn içinde yatan bu ölüleri bile Yunanlıların tahripkar ellerinden kurtulamamaktadırlar.
Kefenlikleri almak, odun tedarik etmek için eski yeni bütün mezarlar açılıyor. Mezar taşları sökülerek inşaatlarda kullanılıyor. Selanik’in en muazzam kabristanlarından biri olan Mevlevîhane mezarlığı Yunan izcilerine talim meydanı ittihaz edilmiştir. Mevlevî ileri gelenlerin, Selanik eşrafının kabirleri kırılmakta koca kabristan düz bir tarla haline getirilmektedir.
Bu manzara karşısında yürekleri sızlatan birçok kimselere aileleri efradının, akrabalarının kemiklerini kurtarmak için kabristana koşuyorlar...”
“Alman askerleri köyü bastıklarında evde yalnızca, asker olarak çıktığı Üsküp Koçana’dan çok uzun yıllar sonra köyüne dönebilen, Çanakkale cephesinde vücuduna isabet eden bir şarapnel parçasıyla karın bölgesinden yaralanan ve ömrünün sonuna kadar açıkta kalan bağırsaklarını tutacak bir korseyle yaşamak zorunda kalan gazi babası ve yaşlı annesi vardır.”
Şenol Zümrüt yazdı.
https://t.co/GLhoywsHu4
Rumeli’nin kayıp hikayelerinden birisi olan Trakyalı Yusuf Çavuş’un hatırası, sözlü tarih yoluyla bugünlere kadar gelmiş olsa dahi yazıya dökülmediği için maalesef hak ettiği değeri görememişti.
Tarihimizin bu kıymetli hatırasını sizlerle paylaşırken, Rumeli’nin diğer kayıp hikayelerini derlemeye devam ediyoruz.
“Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ile birlikteydi. Yusuf orada savaşırken, ağabeyi Birinci Balkan Savaşı’nda Bulgarların attığı topla can vermişti. Onun cephesi kapandı, geri döndü köyüne. İkinci Balkan Savaşı patladı. Tekrar cepheye gitti ve Edirne’yi geri aldılar. Artık bitmiştir, eve dönerim derken Tekirdağ’a ihtiyata ayrıldı. Burada çavuş oldu.
Çanakkale Savaşı başladı, bağlı olduğu birlik oraya sevk edildi. Yine Mustafa Kemal ile birlikteydi. Conkbayırı’nda vuruldu. Köylüsü olan cephe arkadaşları ailesine şehadet haberini verdi bilmeden. Sırtüstü yatıp dokuz ay ölümü bekledi, olmadı. Teskere verildi, almadı. Bende daha iş var diyerek vazife istedi. O an baktılar memleketin neresi yanıyor, Kafkaslar. Oraya gönderildi. Rus süvariler anlamadan etraflarını sardı. Esir düştüler.
Rusya’ya götürüldü. Taş ocaklarında taş kırdı yıllarca. Bir gün bir Rus subay kaçmasına yardım etti. Türkiye’ye gelen gemiyi takip etti. Bir sabah gizlice içine sızdı, ülkesine geldi. Karadeniz kıyısında bir vilayete indi. Evine yürümesi bir ay aldı. Evinden çıkmasının üstünden 12 yıl geçmişti. Evlendi, çocukları oldu. Uzun seneler yaşadı. Bizim köylü bir gazi idi. Köylülerinden başka kimseler bilmedi öldüğünü...”
Fotoğraf ve bilgi notları Haluk Ecevit’in kişisel arşivinden alınmıştır.
İngiliz gazeteci Ellis Ashmead Bartlett, “Türklerin Rumeli’ye Vedası” isimli eserinde Balkan Savaşları esnasında yurtlarını terk edip Rumeli’den Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan muhacirlerin göç esnasında yaşadığı trajediyi bizzat görmüş ve şu sözlerle aktarmıştı:
“Binlerce muhacir öküz arabaları ve sürüleriyle İstanbul kapılarına dayanmaya başlamıştı. Çoğu kapılardan geçemedi ve şehrin eteklerindeki mezarlıklara sığınmak mecburiyetinde kaldı. Bir kısmı da İstanbul sokaklarında kamp kurdu. Nihayetinde pislikten ve kalabalıktan birçok salgın hastalığın çıkması kolaylaştı.
Talihsiz kadın ve çocuklar olabildiğince hızlı bir şekilde, gemilerle Anadolu'ya geçirildi ancak onlara ne olacağını ve kimin yardım edeceğini kimse bilmiyordu.
Hepsinin kaderi tanrıların elindeydi. Çoğu babasını, oğlunu ve erkek kardeşini kaybetmişti. Eğer erkek akrabaları harpte ölmeseler de, Anadolu'ya geçenler bir daha dönemeyeceği için bu adamlar ailelerini bir daha asla bulamayacak. Yaşlı bir köylüyle konuştum. Bana, gavurların memleketinde bulamadıkları huzur ve sulhu Anadolu'da arayacaklarını söyledi.
Tepenin yamacına vardığımızda aniden harbin dehşet verici yüzüyle karşı karşıya kaldık. Kahverengi çadırlarla kaplı bir yere geldik, buranın önünde de yarım düzine taze mezar vardı.
Mezarların yanında, morarmış ve yüzleri bozulmaya yüz tutmuş üç ceset ve etrafında hastalığı son safhasına ulaşmış yirmi otuz kadar asker ya oturuyor ya da yatıyordu. Bazıları yüzüstü uzanmış, acıdan kıvranıyor ve korkunç bir şekilde inliyordu.
Bazıları ise buğulu ve donuk gözlerle, muhtemelen eşleri ve çocuklarının, sürüleriyle birlikte Anadolu'ya doğru yol aldığı o güzel vadiye gözlerini dikiyor ve öylece oturup, sessizce ölümün gelmesini bekliyordu.
Bu insanlar Lüleburgaz'daki geri çekilişten itibaren çok acı ve zorluk çekmişlerdi. Zorlu yürüyüşleri sırasında, on gün boyunca sadece yeşil mısır ve çerçöp yemişlerdi ama çoğu Anadolu'dan gelen koleranın kurbanı olmuştu.
Orduyu takip eden ve yol kenarlarında yardım bekleyen hastalara yardım eli uzatmadan geçen biz Avrupalılar da, riyakar bir tavır sergilemek mecburiyetinde kalmıştık…”
🗓️ Tarihte Bugün 🗓️
Mora isyanı sırasında Monemvasia şehrine giren Yunanlar 3000 Türk’ü katletti.
Uzun süren kuşatmada denizdeki yosunları ve hatta cesetleri bile yemeğe başlayan halk teslim olmayı kabul etti. Kalenin kapıları açıldığında ise katliam başladı.
- 1821