Bazı filmler bittiğinde perde kararır ama içimizde bir yer yanmaya devam eder. Benim En Güzel Pastam benim için tam da böyle bir film oldu…
Yaş almaktan değil, belki de insanın içinde hâlâ yaşamak isteyen o küçük, inatçı sesten söz ediyor. Yalnızlığın soğukluğundan değil; insanın en sessiz yerinde bile sakladığı umutlardan, yarım kalmış düşlerden ve yeniden hissetme cesaretinden bahsediyor.
Büyük cümleler kurmadan, büyük olaylara yaslanmadan… Bir bakışın, bir gülüşün, bir sohbetin, bir akşamın nasıl da koca bir ömre dokunabileceğini gösteriyor. Çünkü bazen hayat, bize sandığımız kadar büyük mucizeler sunmuyor; bazen küçücük bir an, yıllardır beklediğimiz en büyük mucize oluyor.
Belki de iyi sinema budur: Bizi şaşırtmaya çalışmayan, bize kendimizi hatırlatan… İnsan olmanın kırılganlığını, özlemlerini ve hâlâ içimizde duran yaşam sevincini usulca anlatan.
Uzun zamandır bir film bana bu kadar sessiz, bu kadar zarif ve bu kadar derinden dokunmamıştı.
İş yerinde, okulda ya da sosyal çevrede hiçbir zararınız olmayan insanlar sizinle uğraşıyorsa ya sizin yerinizde olmak istiyorlardır, ya da güçlü yönünüz onların bir zayıflığına dokunuyordur. Carl Jung’un dediği gibi “gölgeleri tetikleniyor”dur. Bu da sizin sorununuz değildir.
kızlar "Under the Tuscan Sun"ı kesinlikle izleyin.. dopamin kapaklarınız bir anda açılıyor "evet yaa hicbir sey icin geç değil, bitti dediğin yerde tekrardan başlıyor hayat" diye öforik bi ruh haline bürünüyorsunuz. ayrıca film o kadar estetik ki izlerken ruhum dinlendi🌸
Teyzemin "düşme kötünün üstüne yiğit edersin" diye bi lafı var. Beş para etmez manipülasyonlariyla seni alt etmeye çalışan avanaklari gördüğünde hatırlamak için iyi bi söz
Kimse kusura bakmasın yeniden aşık olurum. Yeniden başlarım. Yeniden okurum. Yeniden çiçek açarım. Yeniden sever, sevilirim. Ben bitmek tükenmek bilmeyen yaşam enerjisiyle doluyum. Allah izin verdiği sürece her şeyi yeniden başlar koca bir ormana dönüştürürüm.
Ece İrtem yan binada oturuyormuş, vefat etmeden önce adını hiç duymamıştım. Oynadığı dizinin bazen tartışma konusu olduğunu biliyorum ama doğrusu diziyi de seyretmemiştim. Zaten artık orta yaşları geçmeye başlayan bizler yeni nesil sinema ve dizi oyuncularını büyük ölçüde tanımıyoruz. Bu tanışmamalarda belki de Moda'daki mesafeli sosyal yaşamın da payı vardır.
Bu semtte yazar, çizer, sanatçı, sinemacı, politikacı vs. pek çok ünlü oturuyor. Siz onların komşunuz olduğunu çoğu zaman fark etmezsiniz bile. Galiba Moda'yı biraz da rahatsız edilmeden, herhangi biri gibi yaşayabildikleri için tercih edenler oluyor. Burada ne kadar ünlü olursa olsun birine ilgi göstermek, soru sormak, fotoğraf çekmek veya çektirmek istemek biraz "ayıp" sayılıyor. Kimse böyle bir davranışla kişisel sınırları aşmayı kendine yakışır bulmuyor. O nedenle ünlüler, günlük hayatlarını burada rahat yaşıyorlar.
Ece İrtem'in hayatını kaybettiği sokağa bakan o daireye bir kaç yıl önce beyaz saçlı bir bey taşınmıştı. İnce bir zevkle tadilat yaptırdığı dairenin penceresinden güzel bir bar köşesi ve pırıl pırıl siyah bir piyano her daim göründüğü için kendisi eski bir sanatçı zannedilmişti. Talihsiz olaydan sonra bu beyin emekli bir savcı ve Ece İrtem'in babası olduğu öğrenildi.
O dairenin sokağa bakan perdeleri sonradan hep kapalı oldu. Demek baba taşınmış, buraya Ece İrtem ile annesi yerleşmişlerdi. Dediğim gibi, yeni nesil oyunculardan olduğu için burada yaşadığından kimsenin haberi yoktu.
Ece İrtem ve annesinin oturduğu dairenin hemen karşısındaki ikiz dairede de bir kaç yıl genç bir kadın yalnız yaşadı. Sanırım, iyi eğitimli, kariyer sahibi biriydi. Penceresinin önünden Moda sahiline akıp giden o insan seli hiç yokmuş gibi davranırdı. Bizler, bilhassa hafta sonları yoğunlaşan o gürültülü kalabalıktan rahatsız oluyoruz mesela. Bu hanımefendi gelip geçenlere dönüp bakmazdı bile. Sadece akşamları eve gelir, laptopu, meyve tabağı ve gri eşofmanı ile televizyonunun karşısına otururdu. Huzurlu bir yalnızlığı vardı.
Ece İrtem ile hemen hemen aynı yaşlarda olan bu kadın, İrtem'in ölümünden bir gün önce yine sessiz ve dingin bir şekilde taşınıp gitti.
Hayat ne garip, aynı yaşlarda, birbirini hiç tanımayan, biri dışarıdan bakıldığında mutlu ve huzurlu olması gereken ama huzursuz; diğeri mutlu, sakin ve huzurlu iki kadın, evrenin aynı noktasından aynı anda süzülüp uzaklaştılar.
Kaderin ve yaşamın ne olduğunu, büyük yazarlar ve düşünürler dahil hiç birimizin tamamen çözebildiğine ihtimal vermiyorum. Başımızı bir anlık havaya kaldırdığımızda, bir anda yanıp söndüğüne tanık olduğumuz yıldızlardan farkımız yok belki de .
Ona ve güzeller güzeli eşi Nergis Öztürk’e aşığım. Her rolün hakkını verip tek tip rollere sıkışan egoist oyunculardan olmadıkları için de sonsuz gururdur. Kayda geçsin lütfen 🤍
بنات ذي وحده من الستايلت طحت على حسابها من فتره و فااادتني ج��ااا وصدق Mind blowing الهاكات الي تسويهم بالقطع انيقع ورهييبه وسهله وتضبط سويت هذا الحين وجربته مع تنسيقين وكلهم طلعو خ ي ااال مررررره
Yerli anlamda ilk Susan Boyle denemesi. Beyefendinin Anadolu delikanlısı enerjisiyle acayip lezzetli bi tezat çıkmış, müzik otoritesi değilim elbet ama dinleyici olarak ba yıl dım❤️ Seher Hanım'ın gururla dinleyişi ve yükseklere çıktığı yerde eliyle ve gururla bakın şimdi nerelere çıkacak jesti çok güzeldi. Ve hiç değişmemiş valla helal. Bir ana oğul düeti de enfes olurdu mesela Mariah Carey Whitney Houston When You Believe'i öttürürler🫠