“Psikanalizin gelip hayat bir rüyadır gibi bir aforizmaya dayanmamıza hiçbir şekilde izin vermediğini görürüz. Hiçbir praksis psikanaliz kadar, deneyimin tam göbeğinde yer alan o gerçeğin en içteki çekirdeğine yönelik değildir.”
- J. Lacan
Bawer Merih Mermertaş’ın yazılarında hep düşündüren bir taraf vardı. Psikoloji ve psikanaliz üzerine yazarken yalnızca kavramları anlatan değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden soruya açan biriydi bence.
Yüksek lisans tezinin teşekkür bölümüne “Bana psikolog olmaktan başka çare bırakmamış annem ve babama teşekkür ediyorum” cümlesini yazmış. Bana meslek seçiminin her zaman yalnızca bilinçli, düz bir tercih olmadığını, insanın hikayesi, ailesi, eksikleri ve arzularıyla çok daha önceden örülmüş olabileceğini düşündüren bir cümle oldu bu.
Bugün onu anan birinin aktardığı, “Neden psikoloji?” sorusuna verdiği cevap da aklımda kaldı. “Kendimizi ve insanları daha iyi tanımak için” cevabına karşı, lisansı bitirdiğimizde hem psikolog, terapist olup hem de kendimizi daha iyi tanıyamamış olabileceğimizi söylemiş. Buna ben de yakın hissediyorum. Bu mesleğin insanı kendisine yaklaştıran tarafı kadar, kendisine yabancılaştıran dezavantajlı bir yanı da var sanki. Başkalarının ruhsallığını anlamaya çalışırken kendi ruhsallığımızın dışına düşebiliyoruz, zamanla savunmalarımız daha incelikli, daha sert, daha görünmez hale gelebiliyor. Başkalarının aktarımını, arzusunu, kaçınmasını görürken kendi arzumuzun etrafından dolaşabiliyoruz.
Belki de bu yüzden “Neden psikoloji? Neden psikiyatri?” soruları ilk bakışta göründüğünden daha zor. Kendimizi anlamak için mi, başkasını anlamak için mi, bir şeyi onarmak için mi, yoksa henüz adını koyamadığımız bir arzu yüzünden mi?
Bir mesleği seçtiğimizi sanıyoruz, sonra dönüp baktığımızda o seçimin hayatımızdaki başka edimlerle, eksiklerle, arzularla ve hikayelerle çoktan örülmüş olduğunu fark ediyoruz.
Bawer Merih Mermertaş, yazılarıyla okuyanın zihninde birçok soru bırakıyordu.
Bugün onu biraz da bıraktığı bu düşüncelerle yad etmek istedim.
Başımız sağ olsun.
“What is the cure for depression?” is the wrong question.
Depression is the psychic equivalent of fever. Fever is a “non-specific” response to an enormous range of underlying physiological conditions, from the common cold to Ebola.
Depression is likewise a non-specific response to an enormous range of underlying difficulties. It is therefore pointless to talk in the abstract about the cure for “depression” because depression, like fever, is not one thing but many things.
Depression is an effect, not a cause.
Effective treatment means understanding and addressing the causes, not just treating the symptom.
Those causes, more often than not, are woven into the fabric of a person’s life. That means the solution requires that we examine ourselves, and how we live, and how we function, and how we relate to others or fail to relate.
That is hard work—and what real psychotherapy is about. Without doing that work, the vulnerability to depression will always remain. There are, of course, exceptions to every rule. But for most people most of the time, there are no quick fixes are magic bullets.
For most people most of the time, depression is a message. That message is: we must change something about ourselves.
“Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Sokrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın aşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım daha bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum.
Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.”
- Sylvia Plath
Terapist kendinden zeki hastayı neden almasın ki diye düşünüyorum. Buna dair aklıma gelen olası birkaç gerekçe hakkında yazacağım...
Ilk aklıma gelen şu: Terapiyi bir rekabet alanı gibi algılamak, yenişilecek bir alan gibi görmek. Terapide bir asimetri vardır elbette ama bunu terapistin hastaya *bir kişi olarak* üstünlüğü yaratmaz. Terapötik asimetriyi sağlayan şey terapistin hastadan zeki olması değil, aynalayıcı, kapsayıcı, düşündüren, anlamlandırmaya yardımcı bir öteki olarak klinik rolü ve sorumluluğudur.
Zeki hasta bazen entelektüalizasyonu çok iyi kullanır örneğin, yorumun etrafından dolaşır, teorik dili bir savunma haline getirir. Böyle anlarda terapistin işi ondan daha zeki olmak ya da onu zihinsel düelloda yenmek değil tam tersine bunların hasta için işlevini görebilmek ve aynalayabilmektir.
Bir diğer olasılık ise hastanın terapistten daha zeki, daha kültürlü, belli alanlarda daha bilgili, daha yetkin olmasının, terapistte yetersizlik, otorite kaybı duygusu ve hatta kıskançlık, haset uyandırması olabilir. Bunlar terapistin karşı aktarımının konusudur. Terapist elbette bu tip duygulara kapılabilir. Bunda bir beis yok. Ama karşı aktarımını görmesi ve süpervizyonda/kendi terapisinde/analizinde işlemesi icap eder. Bunun hastayı almama ölçütü haline getirilmesi, terapistin kendi narsisistik kırılganlığını klinik bir ilke diye sunmasına kadar gidebilir ve kendine kör kalmasına neden olur.
Yaklaşık 2-3 ayda bir belli bir telefon konuşması yaparım. Telefondaki kadın sesi, genelde oğlu, bazen kızı veya kocası için randevu almak ister. Ben de yetişkin psikiyatristi olduğum için haliyle neden kişinin kendisinin aramadığını merak ederim. Yanıt kişinin kendisinin tedaviyi reddettiği yönündeyse buna uygun bir konuşma yaşanır. Yanıt " o derdini anlatamaz" mealindeyse durum daima ilginçtir. Çünkü bir terapinin kapsama alanı, gelip daha kişiyle konuşmadan beni bulmuş gibi hissederim. Kural değil, hissiyatımı paylaşıyorum; derdini anlatamaz denen oğulsa genelde annenin dert ettiğiyle oğulun dert ettiği birbirini tutmaz. Derdini anlatamaz denen annenin kızıysa genelde kız anneyle konuşmayacak, terapiyi/ tedaviyi falan da protesto edecek kadar anneye öfkelidir. Derdini anlatamaz denen kocaysa, adam kadın kadar dertli değildir.
Derdini anlatamaz, ne demektir? Derdini anlatmaktan aciz mi, derdini anlatması uygunsuz mu, kendi derdini değil benim derdimi mi anlatıyor, niye istediğim gibi biri olmuyor mu, derdi olması kabul edilemez mi yoksa? Bir cümle için hemen akla gelebilecek anlam kaymalarıyla uğraşmanın manası var mı? Yine genelleme yapıyorum ama kişinin kendisi terapiye gelirse tam da bu konularda zorlandığını farkedersin. Kendi dertlerine odaklanması uygunsuz bir davranış olmasın? Kendi başına hayattaki sorunlarla baş edebilir mi yoksa onun yerine onun yanında biri mi olmalı vs... Cümlenin içerebileceği neredeyse tüm anlam kaymalarını kişinin hayatında yaşadığını farkedersin.
Çok nadir olarak bir erkek karısı veya çocuğu adına söz alır. Genelliyorum yine, tecrübe paylaşımı olarak kabul edin; bu durumda kadının durumu konusunda endişelenmek gerekir. Psikotik bir süreç mi var, ağır bir major depresyon mu var? Veya bütünüyle yutan bir narsistik kişilik bozukluklu bir erkek etrafındakileri susturmuş olabilir.
Tabii ki kişi yerine başkasının randevu almasına izin vermem. Bu durumda ya kişinin kendisi arar, kendisiyle terapötik bir iletişim kurulur yahut anne (çok yüksek olasılıkla anne), reddedildiği duygusuyla çocuğu veya kocasını bana yönlendirmekten vazgeçer. Yani anlatamaz derken, kişinin derdini anlatması yasaktır. 2-3 ayda bir gelir böyle bir telefon.
Ve evet, bir sürü ihtimal daha...
Unpopular opinion:
Psikiyatristlerin terapi açısından bir handikapı var. Tıp fakültesi/hekimlik patolojiyi saptamak ve semptomu/hastalığı tedavi etmek biçiminde bir düşünme şekli kazandırıyor insana.
Psikoterapiye geçmek için bundan sıyrılmak ve sembolik anlamı anlamak gerekiyor
Hayatta bazı kararların bedeli çok ağırdır. Boşanmak, mevcut işini bırakmak, yeni bir hayat kurmak… Bu durumlarda ateşten geçmeyi göze almak gerekir. Bence insanların çoğu değişimden değil, değişimin faturasından korkuyor.+
özellikle yeni mezun meslektaşlarda çok sık gördüğüm bir şey var. daha mesleğin ilk yıllarında 3-4 farklı ekol eğitimi, yanına başka eğitimler, sertifikalar…
neden diye sorduğumda cevap çoğunlukla şu: “alet çantam dolu olsun, seansta danışana hangisi uygunsa onu kullanırım.”
ben bu meşhur ne olduğu belirz alet çantası meselesini epey sorunlu buluyorum.
birincisi, bu kadar paraya gerçekten yazık günah.
yeni mezun meslektaşların kaygısı, “yeterince donanımlı değilim” hissi üzerinden koca bir eğitim piyasası dönüyor. sürekli yeni bir eğitime, yeni bir sertifikaya, yeni bir yönteme ihtiyaç varmış gibi hissettirilmesini de mesleki gelişimden bağımsız düşünemiyorum.
ikincisi ve bence daha önemlisi, zamana yazık.
3-4 ekolün eğitimini almak, onlarla çalışabiliyor olmak demek değil. bazen tam tersine, hiçbirinin içinde yeterince kalamamak onun içinde düşünmeyi öğrenememek de demektir.
ben bir ekolü etraflıca çalışmanın, kuramını okumanın, süpervizyonunu almanın, vaka tartışmanın, hata yapmanın, yeniden düşünmenin ve yıllar içinde o ekole hem zihinsel hem duygusal yatırım yapmanın çok daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.
her danışana iyi gelmek, her şeyi bilmek ya da her yöntemi uygulayabilmek zorunda da değiliz.
danışanın başka bir yaklaşımdan daha fazla fayda göreceğini düşünüyorsak yönlendirebiliriz. bunun adı eksiklik değil, sınırını bilmek.
o çanta ne çantasıysa, her şeyle dolu olmak zorunda değil yani.
“Practice any art… no matter how well or badly, not to get money and fame, but to experience becoming, to find out what's inside you, to make your soul grow.”
- McKellen reciting Vonnegut
Cinsel tutkunun sürmesi için öteki, öteki olarak kalmalı. Bu yüzden çok aşık da olsan, onu içine bütünüyle alma, sen de onun içine kaçma. Ona senden ayrıyken de var olabilmesi için zaman ve alan tanı. Kendine de. Onu senleştirme. Sen de onlaşma. Hep kucak kucağa olma. Sürekli temas halinde, iç içe olduğunda; her anını, her düşünceni, her duygunu paylaştığında, dokunduğun ten kendi tenin gibi gelmeye başlar, ötekinin ötekiliğini algılayamaz olursun. Tutku mesafe ister, ateşin hava istediği gibi.