'Yetmez ama Evet' tutumu dün iktidarın değirmenine su taşıdı.
Türkiye siyasetine daha fazla otoriterleşme dışında bir katkısı olmadı.
Bu sefer ki tutumun da farklı sonuca hizmet etmeyeceği açık.
Bir Rus atasözünün de dediği gibi,
"Ayıyla dans edersen, dansın ne zaman biteceğine ayı karar verir."
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
“Dünya Kupası finalindeki gösteride Shakira ile birlikte sahne alan çocukların profesyonel dansçılar değil, Uganda'da yetim ve dezavantajlı çocuklardan oluşan "Ghetto Kids" dans topluluğunun üyeleri olduğu ortaya çıktı.”
Haber Hürriyeti
Ölü adalet: Deniz Göktaş'ı tehdit eden gerici hakkında takipsizlik
Deniz Göktaş’ı politik mizah yaptığı için tutuklayan yargı, Deniz Göktaş’ı ölümle tehdit eden gerici İhsan Şenocak hakkında jet hızıyla dava açılmasına gerek yok kararı verdi. Savcılık hakaretler için ‘eleştiri, kaba söz’ yorumu yaparken ölüm tehdidi için ‘korkutucu değil’ dedi
https://t.co/bHgr7kDVC4
Timur Soykan yazdı...
Alçaklar ordusu durmuyor!
ABD, İran'da deniz trafiğini düzenleyen sivil kuleyi vuruyor, kasabaları birbirine bağlayan köprüleri yıkıyor, hastaneleri bombalıyor...
Ama bu hiçbir haber kanalında yer almıyor.
Sivil altyapıyı bombalamak bir savaş suçudur...
trump iran savaşıyla açık ve ücretsiz olan hürmüz boğazı'nın kapanmasına yol açtı, sonra boğazın açılmasını savaşın hedeflerinden biri ilan etti, şimdi ise geçen gemilerden koruma bedeli olarak yüzde 20 geçiş ücreti talep ediyor. haydutluk nedir derseniz, tam olarak budur.
Halife Vahdettin'in 17 Kasım 1922'de İngilizlere sığınıp ülkeden kaçması sonrası 19 Kasım 1922 tarihli gazete manşetleri:
📌Tevhidi Efkar:
"VATANINA,MİLLETİNE,DİNİNE SON İHANETİNİ DE GÖSTEREN VAHDETTİN"firar etti.
📌Hakimiyeti Milliye:
"VAHDETTİN EN SON MELANETİNİ DE GÖSTERDİ VE HİLAFET MAKAMINDAN FİRAR İLE İNGİLİZLERİN KUCAĞINA ATILMAK HIYANETİNİ DE İRTİKAB ETTİ"
"HİLAFET MAKAMINDAN İNGİLİZ KUCAĞINA"