Daha kaç çocuk ölmeli?
Daha kaç çocuk yaralanmalı?
Daha kaç çocuğun çocukluğu, geleceği ve hayalleri sermayenin çarklarında öğütülmeli?
MESEM’i övenler, kendi çocuklarını bir gün bile sanayide, atölyede, şantiyede çalıştırmaz. Onlara en güvenli okulları, en iyi üniversiteleri, en ayrıcalıklı yaşamı layık görürler.
Yoksul halkın çocuklarına ise “mesleki eğitim” adı altında çocuk işçiliğini dayatırlar. Çünkü bu düzende ölenler, yaralananlar onların çocukları değildir.
Bu ülkedeki her çocuk Cumhuriyetin çocuğudur. Devletin korumak, nitelikli eğitimle geleceğe hazırlamakla yükümlü olduğu çocuklardır; sermayeye ucuz iş gücü olarak teslim edilemez.
MESEM mesleki eğitim değildir. MESEM çocuk işçiliğidir. MESEM, kamu kaynaklarının sermayeye aktarıldığı, çocukların emeğinin sömürüldüğü bir düzendir.
MESEM cinayettir!
Bu ölümlerin ve yaralanmaların sorumluluğu; bu düzeni kuran ve sürdüren iktidarın, bu düzeni savunan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, çocuk emeği üzerinden kazanç sağlayan patronların ve bu sömürü düzenine sessiz kalarak destek veren herkesindir.
Bu düzen kader değil, bilinçli bir siyasi tercihtir. Ve bu düzenin hesabı mutlaka sorulacaktır.
Millî Mücadele var ama sonunda bir “Kurtuluş” olmadığını söylemek; ideolojik bir saplantının, Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve kurucu felsefemize yönelik açık bir karşıtlığın yansımasıdır.
Kurtuluş; emperyalizme, mandacılığa, işgale, işbirlikçiliğe ve millet iradesini yok sayan saltanat düzenine karşı kazanılmış tam bağımsızlığın adıdır.
107 yıl önce 19 Mayıs’ta atılan ilk adım, işgale karşı direnişi başlatırken; tam bağımsızlığa, millî egemenliğe ve Cumhuriyet’e uzanan büyük yürüyüşün de başlangıcı oldu.
Bu mücadele; tam bağımsızlıkla mandacılığın, millî egemenlikle saltanat düzeninin, Meclis iradesiyle saray iradesinin, yurttaşlıkla kulluğun, akıl ve bilimle dogmanın tarihsel hesaplaşmasıydı.
Cumhuriyet de bu büyük Kurtuluş’un eseridir.
Yusuf Tekin’in sözleri şahsi bir yanılgı değildir; AKP iktidarının Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve kurucu felsefemize bakışının filtresiz yansımasıdır.
107 yıl önce de taraflar belliydi.
Bugün de bellidir.
Biz; Atatürk’ün tarafındayız.
Kurtuluş’un tarafındayız.
Cumhuriyet’in tarafındayız.
Bu sözlerin sahipleri ve destekçileri de hangi tarihsel anlayışın yanında durduklarını artık kendi sözleriyle ortaya koymaktadır.
Peki, “Kurtuluş”tan kim rahatsız olur?
Emperyalizme karşı kazanılan bağımsızlıktan…
Mandacılığın reddedilmesinden…
Saltanatın yerine millî egemenliğin kurulmasından…
Cumhuriyet’ten…
Cumhuriyet’ten rahatsız olan, Atatürk’ten de rahatsız olur.
Çünkü Cumhuriyet’i kuran da, Kurtuluş’u zafere ulaştıran da Atatürk’tür.
Son olarak Bakan Yusuf Tekin’e bir kitap tavsiyem var:
Nutuk.
Okuyabilirse “Neyden kurtulduğumuzu” en doğru cevabıyla orada bulacaktır. Okuması ağır gelirse, “Kurtuluş” geçen yerlerin altını çizerek gönderebilirim.
Bugün öğretmenler yine şiddete uğradı. Kimi zaman okulda, kimi zaman sokakta… Bugün Ankara’da öğretmenlerin atanma, güvenceli çalışma ve insanca yaşam taleplerine verilen yanıt yine barikat, polis müdahalesi ve gözaltı oldu. Eğitim emekçilerine yönelik bu anlayışı ve yaşanan gözaltıları kınıyoruz.
Öğretmenler atanma, güvenceli çalışma ve insanca yaşam koşulları istiyor. Özel sektör öğretmenleri ise mesleklerini patronların insafına terk eden düzene karşı mücadele ediyor. Bu taleplerin muhatabı polis değil; Milli Eğitim Bakanlığı ve siyasi iktidardır.
Eğitim bir piyasa faaliyeti değil, kamusal bir sorumluluktur. Öğretmenler güvencesizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilemez. Bu ülkenin çocukları, kadrolu ve güvenceli öğretmenlerle kamusal eğitim hakkına kavuşmalıdır.
Okulda öğretmene yönelen şiddetle, sokakta öğretmenin karşısına barikat çıkaran zihniyet aynı zihniyettir. Öğretmeni değersizleştiren, yalnız bırakan ve susturmaya çalışan bu anlayış, yaşananların asıl sorumlusudur.
Ebedi Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi; “Bir toplumun uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür.”
Gözaltına alınan herkes derhal serbest bırakılmalıdır.
Genç meslektaşımız Irmak Koparan; yaşadığı sorunları defalarca anlatmasına rağmen duyulmamış, yalnız bırakılmış, görmezden gelinmiş ve maalesef hayattan kopmuştur.
Ağrı Şube Başkanımızla görüştüm. Aktardığı bilgiler ve kamuoyuyla paylaşılan sorular, yaşananların ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Ortada yanıt bekleyen bu kadar ciddi soru varken, bu olaya yalnızca bir intihar vakası olarak bakmak mümkün değildir.
Bugün öğretmenler; giderek ağırlaşan ekonomik koşullar altında yaşam mücadelesi verirken, mesleki itibarlarının sistemli biçimde aşındırıldığı, liyakat yerine sadakatin ödüllendirildiği, yandaş sendikal anlayışların ve liyakatsiz yönetici kadrolarının baskısının giderek arttığı bir düzende görev yapmaya çalışmaktadır.
Sorunlarını dile getiren, hakkını arayan ve adalet talep eden eğitim emekçilerinin cezalandırıldığı; susanların, biat edenlerin ve yandaş ilişkiler ağına eklemlenenlerin ödüllendirildiği bir düzen ne eğitimi güçlendirebilir ne de öğretmenini koruyabilir.
Sayın Milli Eğitim Bakanı;
Öğretmenleri yoksulluğa, yalnızlığa, güvencesizliğe ve keyfi uygulamalara mahkûm eden bu düzen daha kaç meslektaşımızı hayattan koparacak?
Ağrı Şubemizin ortaya koyduğu tüm sorular bir an önce yanıtlanmalı; yaşanan süreçte sorumluluğu bulunanlar ortaya çıkarılmalı ve hesap vermelidir.
Genç bir kadın öğretmenimiz, görev yerinde yalnız bırakıldı, görmezden gelindi, cezalandırıldı ve sonunda hayattan koparıldı.
Bu intihar değil, ihmallerin, baskının ve idari körlüğün sonucudur.
Sorumlular susarak kurtulamaz.Bu dosya kapanmayacak, bu düzen hesap verecek.Irmak Koparan’ı unutmayacağız.
@tcmeb@Yusuf__Tekin
“Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”
Bugün, büyük usta Nâzım Hikmet’in 63. ölüm yıl dönümü.
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyerek omuz omuza verilen mücadelenin özlemini şiirleştirdi,
“En güzel günlerimiz: henüz yaşamadıklarımızdır” diyerek aydınlık yarınlara olan inancımızı tazeledi.
Direnişin, umudun ve sevdanın şairi, edebiyatımızın mavi gözlü devi Nâzım Hikmet’i saygı ve özlemle anıyoruz.
#nazimhikmet
CWUR 2026 Dünya Üniversiteler Sıralaması’nda Türkiye’den hiçbir üniversite ilk 500’e giremedi. İlk 1000 üniversite arasında yalnızca 8 üniversitemiz yer alabiliyor. En yüksek sıralamamız ise 666’ncı sıra.
Bu tablo tesadüf değildir.
AKP iktidarı, üniversiteleri bilim üreten kurumlar olmaktan çıkarıp itaat eden yapılara dönüştürdü. Liyakat yerine yandaşlık, özgür düşünce yerine baskı, akademik özerklik yerine saray talimatı dayatıldı.
Rektörler bilim insanlarının iradesiyle değil, siyasi tercihlerle atandı. Akademisyenler susturuldu, öğrenciler cezalandırıldı. Üniversitelerin idari ve teknik personeli de liyakatsizliğin, güvencesizliğin ve artan baskının yükü altında bırakıldı.
Üniversiteler dünya ile yarışamaz hale getirildi.
Ortaya çıkan tablo; bilimsizleştirilmiş, itibarsızlaştırılmış, içi boşaltılmış üniversitelerdir.
Bu ülkenin gençliğini, geleceğini ve bilimsel birikimini göz göre göre harcadınız.
Üniversiteler liyakatle yönetilir, yandaşlıkla değil.
Bilimle yükselir, talimatla değil. Özerklikle gelişir, baskıyla değil.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, dün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e dayanışma ziyaretimizin ardından Manşet Haber TV’ye konuştu:
“Ekmek mücadelesi aynı zamanda seçme-seçilme hakkı mücadelesidir. Eğitim mücadelesi aynı zamanda Cumhuriyet mücadelesidir. Emek mücadelesi aynı zamanda demokrasi mücadelesidir.”
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde yaşananlar; hiçbir demokratın ve kamuoyunun kabul edebileceği bir tablo değildir. Bir siyasi partinin genel merkezine, Ankara Emniyeti’ne yazı yazılarak, polis marifetiyle, biber gazı ve plastik mermilerle girilmeye çalışılması; doğrudan doğruya siyasal iradeye, örgütlenme özgürlüğüne ve demokrasinin asgari kurallarına yönelmiş açık bir müdahaledir. Siyasi partiler; kolluk gücünün talimatla içeri gireceği kurumlar değil, halkın iradesini temsil eden, anayasal güvence altındaki demokratik yapılardır.
Bu görüntü, hukuk devleti iddiasıyla bağdaşmadığı gibi, çoğulcu demokrasinin ruhuna da aykırıdır. Siyaseti polis gölgesinde dizayn etme alışkanlığı, toplumu daha fazla kutuplaştırmaktan ve demokratik zemini daha da daraltmaktan başka bir sonuç üretmez. Bugün bir partiye reva görülen bu yöntem, yarın tüm muhalefete ve örgütlü topluma yöneltilecek bir tehdidin habercisidir.
Demokrasi; güç gösterisiyle, talimatla, baskıyla değil; hukukla ve halkın iradesine saygıyla ayakta durur. Kolluk gücünün siyasal alanın bir aparatı gibi kullanılmasına karşı sessiz kalmak, bu ülkenin demokratik birikimine yapılacak en büyük kötülüktür. Siyasi partilerin iç işleyişine, iradesine ve yönelik bu tür müdahaleler kabul edilemez.
Demokrasiyi savunmak; tam da böyle anlarda, bu tabloya razı olmamayı gerektirir.
Bu müdahaleyi kabul etmiyoruz; hukuku, demokrasiyi ve halkın siyasal iradesini savunmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.
Halkın iradesi ne yazıyla teslim alınır ne de polis müdahalesiyle bastırılır.
Kahramanmaraş’taki okul saldırısında ağır yaralanan 11 yaşındaki bir öğrencimizi daha bugün kaybettik. Acımız tarifsiz.
Ailesine, arkadaşlarına, öğretmenlerine ve tüm halkımıza başsağlığı ve sabır diliyorum. Maraş’taki saldırıda can kaybı maalesef 10’a yükseldi.
En güvenli olması gereken yerler olan okullarda artık şiddeti, hatta ne yazık ki ölümleri konuşuyoruz. Hiçbir velinin çocuğunu okula gönderirken içi rahat değil; herkes “acaba bugün ne olacak?” kaygısıyla yaşıyor. Şiddeti besleyen uygulamalarla, protokollerle ve okulu okul olmaktan uzaklaştıran anlayışla bu güvensizlik her geçen gün büyüyor.
Bu kadar büyük bir acıya rağmen en üst düzeyde hâlâ gerçek bir sorumluluk duygusu yok. Ne hesap veren var ne istifa eden. Yapısal sorunları görmezden gelen, talepleri duymazdan gelen, sorumluluğu örtmeye çalışan; “mış gibi” yapan, şekilci çözümler ve sloganlarla günü kurtarmaya çalışan bir yaklaşım var.
Çocukları koruyamayan bir eğitim sistemi sürdürülemez.
Bu yaşananlar kader değil; ihmalin ve politik tercihlerin sonucudur.
Sorumlular derhal hesap vermeli, istifa etmeli.
Eğitimciler dinlenmeli, eğitimin gerçek yapısal sorunları gecikmeden ve kararlılıkla çözülmelidir.
Çocukların geleceksizleştirildiği, okulların güvensizleştirildiği; adaletin aşındığı, liyakatin tasfiye edildiği bu düzende bu acılar son bulmaz!
“Bazı dersler dört duvarın arasında verilmez…”
Eğitim-İş olarak 1 Mayısları gerçek bir bayram coşkusuyla kutlayacağımız aydınlık yarınları laik, bilimsel ve kamusal eğitim mücadelemizle kuracağımıza olan inancımızla, dünyayı emeğiyle biçimlendirenlerin ‘1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutluyoruz.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, okullarda şiddet sarmalı büyürken, eski TÜGVA yöneticisi bir ilçe milli eğitim müdürünün iktidara yakın sendika yöneticilerine üstünde isimleri yazılı ‘kılıç’ hediye etmesini Cumhuriyet’ten Taylan Gülkanat’a değerlendirdi.
"Bu tablo maalesef artık bir istisna değil, sistemin ta kendisidir. Türkiye'de kamusal yönetimde liyakat tasfiye edilmiş, yerini sadakat almıştır. Tarafsızlık çökmüş, kamusal sorumluluk anlayışı ortadan kaldırılmıştır. Milli Eğitim'de makamların referansı artık açıktır: yandaş sendika, iktidar partisi il-ilçe örgütleri, tarikat-cemaat uzantılı yapılar. Bu çürümüş düzenin kokusu artık her yeri sarmıştır. Kılıçla yapılan bu ziyaret bir nezaket değil, açık bir bağlılık beyanıdır. Bu fotoğraflar bir tercih değil, bir hizalanmadır. Bu kişinin ilçede okul müdürü iken ilçe milli eğitim müdürlüğü görevine vekâleten getirilmesi ve bugün ortaya çıkan bu fotoğraflar; kimlerin hangi ölçütlerle seçildiğini ve bu makamlara neden getirildiğini de açıkça göstermektedir. Soruyoruz: bağlılığını ülkeye değil bu ilişki ağlarına, sorumluluğunu eğitime değil sadakate hisseden bir anlayış; eğitimi nitelikli hale mi getirecek, hakları mı sağlayacak, şiddeti mi önleyecek? Açıkça ifade edelim: Biz ne böyle hediyeler isteriz ne de bu tür ziyaret lütuflarına' ihtiyaç duyarız. Ama görüyoruz ki; Cumhuriyet'e 'narkoz' diyen yandaş sendika ile kurulan bu yakınlık ve bu fotoğraflarla övünülmesi, eğitim yönetimindeki hizalanmanın en açık göstergesidir. Bu görüntüleri gururla paylaşanlar; öğretmenin sorununu, eğitim emekçisinin geçim derdini, çocuklarımızın eşit ve nitelikli eğitim hakkını dert edinmeyenlerdir. Onların derdi eğitim değil, koltuk ve makamdır. Bu düzen değişmeden ne eğitim düzelir ne de çocuklarımızın geleceği güvende olur. Protokole de gerek yok artık; TÜGVA yalnızca ziyaret edilen değil, koltuğu belirleyen adres haline getirilmiştir. Protokol muhataplığı yerini açık bir kadrolaşmaya bırakmıştır."
@cumhuriyetgzt
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Sözcü TV’de Damla Doğan Tuncel’in sunduğu ‘İyi Ki Hafta Sonu’ programına konuk olarak, okullarımızda yaşamın bir parçası haline getirilen şiddete karşı alınacak tedbirlere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
@kademozbay_
"Küçük hanımlar, küçük beyler... Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz."
Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün egemenliği koşulsuz şartsız milletimize, Cumhuriyetimizin aydınlık geleceğini ise çocuklara emanet ettiği bu anlamlı günde; onların gözündeki ışığı korumak en büyük sorumluluğumuz.
Eğitim-İş olarak, aydınlık yarınlarımızın teminatı çocuklarımızın gözlerinden parıltının, yüzlerinden gülümsemenin eksik olmaması için; laik, bilimsel ve kamusal eğitim mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!
#Atatürk #MustafaKemalAtatürk #23NisanUlusalEgemenlikveÇocukBayramı #23Nisan #Türkiye
Öğrenciler ya işte ya sokakta!
Eğitim İş Sendikası Genel Başkanı #KademÖzbay: "Çocukların öldüğü bir ülkede, çocukların işçi olduğu bir ülkede, gerçekten bir güvenden, yaşamdan memnuniyetten bahsedebilir miyiz?" #OrtakÇözüm
Bugün okulları ve eğitim sistemini kuşatan yapısal sorunlar; öğrencilerin, öğretmenlerin ve tüm eğitim emekçilerinin sağlıklı, güvenli ve nitelikli bir eğitim ortamına erişimini ciddi biçimde engellemektedir. Unutulmamalıdır ki, güvenli ve sağlıklı eğitim ortamı tüm öğrenci ve eğitim emekçilerinin en temel kamusal hakkıdır.
Eğitim kurumlarının sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, yalnızca fiziksel koşulların iyileştirilmesiyle sınırlı değildir. “Güvenli Okul, Sağlıklı Eğitim”; sağlık hizmetleriyle, psikososyal destek mekanizmalarıyla ve eğitim sistemine entegre edilmiş sosyal hizmet ağıyla birlikte örülmesi gereken, devletin en temel kamusal sorumluluğudur.
Tüm öğrenci ve eğitim emekçilerinin hakkı olan güvenli ve sağlıklı eğitim ortamına erişebilmesi için acil taleplerimiz:
· Okullarda revir ve sağlık görevlisi bulunmalıdır.
· Okul girişlerinde kadrolu güvenlik görevlisi görevlendirilmeli, girişlerde denetim sağlanmalıdır.
· Okullarda yeterli sayıda kadrolu temizlik personeli görevlendirilmelidir.
· Her öğrenci için ücretsiz, sağlıklı okul yemeği ve temiz içme suyu sağlanmalıdır.
· Her okula rehber öğretmen atanmalı, öğrenci sayısına göre rehber öğretmen sayısı artırılmalıdır. Rehber öğretmenlerin raporları dikkate alınmalıdır.
· Ülkemizdeki sosyal hizmetler sistemi geliştirilmeli ve okullarla sosyal hizmetler arasında ilişki kurulmalıdır.
· CİMER üzerinden öğretmenler üzerinde kurulan baskıya son verilmelidir.
· Kalabalık sınıflar azaltılmalı, yeni okul binaları ve derslikler yapılmalıdır.
· Sanat ve spor dersleri güçlendirilmeli, okul takımları ve sanat kulüpleri yaygınlaştırılmalıdır.
· Tüm okullar TSE güvenlik ve fiziki koşul standartlarına uygun hale getirilmelidir.
Eğitim-İş olarak; eğitim hakkının kamusal, eşit ve güvenli koşullarda sağlanması için tüm üyelerimizi, eğitim emekçilerini ve velileri bu haklı mücadeleyi büyütmeye çağırıyor; “Güvenli Okul, Sağlıklı Eğitim” için başlattığımız imza kampanyasına destek olmaya davet ediyoruz.
İmza Kampanyamıza Katılmak İçin Tıklayınız:
https://t.co/4nSVZN7gBl