Bunlar hasta! Şarkılarımızı kullanmayın diyen sanatçılara siz kimin şarkısını kime kullandırtmıyorsun diye çemkiriyor.
Kendi şarkılarını kayyum çetesine kullandırtmıyorlar işte. Nesini anlamadın :)
Kılıçdaroğlu'nun bugün CHP genel merkez bina önündeki konuşması -tek kelimeyle- ibretlik:
Öncelikle "tweet"inde, CHP genel merkez yöneticileri için, "topyekün halk ayaklanması yapanlar..." diyor.
Hiç kimse "halk ayaklanması çağrısı" yapmadı. Ama "CHP'nin butlana teslim olmayacağı, direnileceği" açıklaması yapıldı ki bu, bir hak ve aynı zamanda görevdir ("Halk ayaklanması.." sözü bana kötü bir yerlerden tanıdık geliyor; şimdilik ona girmiyorum).
CHP genel merkez önündeki konuşma çok vahim:
İktidara, AKP'ye, tek adam rejimine tek laf etmeyen -bilakis "Neo-Osmanlı coğrafyası" laflarıyla AKP'nin dış politika avukatlığını yaptı- Kemal bey, -kısa bir süre evvel lideri olduğu- CHP'yi hedef bellemiş durumda. İnanılmaz bir akıl tutulması ya da toptan "karşı safa geçme" hali.
Kemal bey, "CHP'yi arındıracak"mış.
Oysa bu ülkeyi bu hale getiren CHP değil ki, AKP.
Kamuyu yağmalayan, "128 milyar dolar"ı çalan, 5'li Çete'yi yaratan, memleket toprağını yabancı maden şirketlerine peşkeş çeken, her gün ortalama 6 (çocuk, yaşlı) işçiyi katleden AKP rejimidir. Arınacaksa -daha doğrusu yargılanacaksa- AKP'liler yargılanmalıdır.
AKP'den -kendi bakanlığına, hem de 'kovid dönemi'nde- kocasının şirketi üzerinden milyonlarca dolarlık dezenfektan satın alan bakanın yargılanmadığı bir ülkede CHP'liler neden yargılanıyor Kemal bey? Sadece muhalefete "çalışan" bir yargıya, kim/nasıl güvenebilir?
Kemal bey bu basit soruyu dahi vicdanına sormaktan aciz, Saray'a o derece teslim olmuş bir kişidir.
Halk TV'nin sahibi için, "yurda gelemeyen TV kanalları sahipleri var" diyor. Fakat Cafer Mahiroğlu'nun niçin, "memleketine gelemediğini" söylemiyor (Cafer hakkında, AİA adlı namlı işadamı/itirafçının iftiraları sonrası tutuklama kararları verildi. O yüzden gelemiyor).
Kemal bey, AİA'nın itiraflarını "hukuki" bulduğu gibi, soyut itirafçı beyanıyla herhangi bir bireyin tutuklanması kararını da böylece desteklemiş oluyor. Kaldı ki burada tutuklamayla karşılaşan kişi, Türkiye'nin en çok izlenen muhalif televizyon kanalının sahibi. Bir siyasi kararın söz konusu olduğu açık.
Kemal bey, bu sözleriyle Silivri'de şu an yargılanmakta olan tüm CHP'li belediye başkanlarını ve arkadaşlarını da suçlu ilan etmiş oluyor.
Tarih böyle bir şey yazmadı: CHP genel başkanlığı yapmış bir siyasetçi, iktidar partisinin emrine girmiş, 3 yıldan bu yana kendi partisine adeta savaş açmış halde. Ülke ne halde, gençler ülkeden neden kaçıyor, işsizler, emekliler ne halde; hiçbiri Kemal beyin umurunda değil; O varsa yoksa CHP 12. kattaki -kaybettiği- koltuğunu -Saray darbesiyle- geri alma peşinde. Ne utanç verici bir "dava".
Kemal bey, hiç mi utanmıyorsun? (Bak, oğlun bile yaptıklarını onaylamıyor).
Kendini, partini, ülkeni düşünmüyorsun anladık, bari evlatlarını düşün!
"Ayıptır, günahtır, yazıktır."
EKREM İMAMOĞLU KADINLARDAN ÖZÜR DİLEDİ
Ekrem İmamoğlu: Genel müdürlük yaptığınız süreçte sizinle bazı tabi toplantılarımız oldu. İddianamede süreci anlatan dilin kavradığı biçimiyle bir gündemimiz oldu mu sizinle?
İpek Elif Atayman: Olmadı Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Elif Hanım, bir de “örgüt üyesisiniz”; öyle anlıyorum suçlamada. Yani ben çünkü bu dünyada böyle bir kara leke diye tariflediğim bu iddianamede, bir sayfasını bile okumadığımı tekrar ifade edeyim. Sizin de örgüt üyesi olduğunuzu öğrenmiş oldum. Öylesiniz galiba? Öyle iddia ediliyor.
İpek Elif Atayman: Evet Başkanım.
Ekrem İmamoğlu: Kaç kaç ay kaldınız bu Silivri'de ondan sonra ne kadar?
İpek Elif Atayman: Başkanım, Silivri'de 2 ay hücrede kaldım, 5 gün koğuşa aldılar, sonra da hemen akabinde Afyon'a sürdüler. 10 ay Afyon'da kaldım.
Ekrem İmamoğlu: 10 aydır oradasınız. Sayın Başkan, sayın heyet; biz, kadın yönetici konusunda çok hassas davrandık ve bir anda 4-5 kat fazlasıyla kadın yönetici atadık.
Kadın çalışan konusunda da özenle davrandık.
Ben Elif Hanım'a ve onun gibi bazı arkadaşlarımıza
yapılan tarifsiz zalimliğin kadına karşı şiddete ve kadına
karşı psikolojik bir düşmanlık besleyen bir altyapısı
olduğunu düşünüyorum.
Masum kadınlara yapılan bu zalimliği hem kınıyorum
hem de gerçekten yani sanki anneme yapılmış, kız
kardeşime yapılmış, kızıma yapılmış gibi görüyorum,
lanetliyorum ve ömür boyu takipçisi olacağımı da ifade
ediyorum.
Bir erkek olarak da özür diliyorum buradaki
kadınlardan. Sizin de hakkaniyetle bu süreci sona
erdirmenizi burada diliyorum.
#ibbdavası #ekremimamoğlu
Kamu malına kim göz diker, kim yolsuzluk yaparsa; parti, makam ve kişi ayrımı yapılmaksızın hesabı sorulmalıdır.
İBB davasında yüzlerce kişi rüşvet ve yolsuzluk iddiasıyla yargılanıyor. Bazı suçlamalar ise hâlâ “miş, mış” boyutundan ileri dahi gidebilmiş değil.
Seçilmiş Belediye başkanları hakkındaki iddialar henüz iddia düzeyindeyken tutuklandılar ve görevden alındılar.
AK Partili Kırıkkale Keskin Belediye Başkanı Ekrem Cönger, rüşvet suçlamasıyla yargılandığı davada dün 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Rüşvet iddiasıyla yargılanan müteahhit ise 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
Ekrem Cönger, tutuksuz yargılandığı gibi, hakkındaki iddiaları değerlendiren ağır ceza mahkemesi hapis cezası vermesine rağmen hâlen görevinin başında.
AK Partili Mesudiye Belediye Başkanı Cengiz Koçyiğit Cinsel saldırı suçundan 5 yıl hapis cezası aldı .Halen görevinin başında.
Adalet herkese eşit değil mi? İktidar partisinin temsilcileri mahkeme kararlarının sonuçlarından muaf mı?
SAVCI Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker'i ÇOCUKLARI İLE TEHDİT ETMİŞ
Cezaevinde SEGBİS'le görüşmen var dediler. Ekran açıldı karşımda savcı var.
Savcı bana “Böyle ağlarsın işte"dedi.
“Niye konuşmadın sen?” “Vereceksin ifadeni, gideceksin” dedi.
Ben de dedim ki: “Savcı bey, ben yeniden ifade veririm. Vermemi istiyorsanız avukatıma bir danışayım.”
Çünkü karşımda savcı var.
Yok diyemem diye düşündüm.
Ben SEGBİS'in ne olduğunu bilmiyorum bile.
Dedim ki: “Tamam, avukatıma bir danışayım.”
Elini masaya vurdu
“Hâlâ avukat diyorsun bana” dedi. “Sen bu kafayla çocuklarının velayetini asla alamayacaksın” dedi.
“Sen bekârsın değil mi?” dedi.
“Evet.”
“Velayet de sende değil mi?”
“Evet.”
“Senin çocukların reşit değil değil mi” dedi.
“Artık sosyal hizmetler alır çocuklarını” dedi.
Şimdi anlamıyorum.
İnsan hiç tanımadığı birinden nasıl bu kadar nefret edebilir?
Beni tanımıyor ki.
Tanımadığım insanlar.
Nasıl olur?
Mesela annesi yok mu bu insanların?
Ben kimseye hakkımı helal etmiyorum.
Çok düşündüm bunu."
Fatoş Pınar Türker, operasyon sürecini ve Vatan Emniyet’te yaşadıklarını anlattı. Türker, Mali Şube’nin operasyonu yürütmesine rağmen evine Cinayet Şube polisleri geldiğini, çocuklarına su verilmesine bile izin verilmediğini söyledi.
Vatan Emniyet’te polis tarafından çıplak aramaya maruz bırakıldıklarını anlatan Pınar Türker, yaşadıklarını aktarırken göz yaşı döktü.
Türker şunları anlattı:
“Allah’tan avukatımı arayabilmiştim. Çünkü eve girince polisler hemen telefonumu aldılar. ‘Hiçbir şeye dokunmayın’ dediler.
Çocuklarım ağlıyor. ‘Bir su vereyim’ diyorum. ‘Hayır’ diyorlar. Küçük kızım okula gidecek. ‘Hayır, kimse kıpırdamasın. Delil karartmayın’ diyorlar sürekli.
Komiserdi herhalde. Onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı. En son o da kızlarımla birlikte ağlıyordu.
‘Kaşe var mı?’ dedi.
‘Ne kaşesi?’ dedim.
‘Şirket kaşesi’ dedi.
‘Yok’ dedim. ‘Ben şirketin genel müdürüyüm, kaşeyi ne yapayım?’
‘Arayın bulun’ dedi.
Neyse, evi arıyorlar falan. ‘Kimse yerinden kıpırdamasın’ diyorlar. Biz de salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da ağlıyor. Bana sarılmak istiyorlar.
‘Kimse elini kimseye dokundurmasın’ dediler.
Ben de dedim ki:
‘Siz mali suçlar için gelmediniz mi? Biz neyi delil karartacağız?’
Polis dedi ki:
‘Biz cinayet masadan geliyoruz.’
Öyle olunca benim kızlarım aval aval ağlamaya başladılar.
Ben de dedim ki:
‘Ne cinayeti?’
‘Hayır’ dedi. ‘Şu an operasyon oluyor. Polis kalmadı, biz geldik.’
Yani delil karartma meselesi… Çocuğuma bir bardak su bile veremedim gerçekten. O kadar tiyatro mu desem, kabus mu desem… Ama polisin gözlerindeki o ifadeyi hiç unutamayacağım.
Ama çok insani davranan bir polis memuru daha vardı. Hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde, başına bir şey gelmeyecekse annemi aradı. İki kere benim konuşmama izin verdi.
‘Kızınız iyi’ dedi.
Sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden.
Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızımla son kez okuluna uğramış oldum. O, akşam döneceğimi düşündü tabii. Aradan 15 ay geçti.
Vatan’a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Sonra nezarete girdim. Asistanım vardı.
‘Sen niye buradasın Canan?’ dedim.
Gene ağladılar. Pınar Hanım da ağladı.
Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı. Fatoş geldi. Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi.
Sonra artık orada… Muhtemelen hiç görmemişsinizdir, görmeyin de inşallah, nezarethaneyi. Ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz. Çünkü bodrum katta olduğu için hiç cam pencere yok. Müthiş bir ışık var her tarafta. Artık kaçıncı gün, hangi saatteyiz bilmiyorum.
Bir kadın memur geldi.
‘Arama yapacağız’ dedi.
Sırayla götürüyorlar bizi, sonra geri getiriyorlar.
Benimle birlikte gitti. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı beni.
‘Soyun’ dedi.
‘Nasıl yani?’ dedim.
Eldiven taktı eline. Arkada klasörler var. Çok küçük bir oda.
O memuru da nerede görsem asla unutmam. Odayı da nerede görsem asla unutmam.
‘Üstünü çıkar’ dedi.
Üstümü çıkardım.
Ama üstümü çıkarmanın… Zaten çıplağım, ne kontrolü yapacaksın?
Yine de kontrol yaptı.
‘Tamam, üstünü giyebilirsin’ dedi.
‘Peki, gidebilir miyim?’ dedim.
‘Hayır’ dedi. ‘Eşofmanını da indir.’
İndirdim.
‘Çamaşırını da.’
‘Nasıl yani?’ dedim.
‘İndireceksin’ dedi.
Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim.
‘Şimdi yere çömel’ dedi.
Ondan sonra da:
‘Burada utanan varsa çıkabilir’ dedi.
Ben utanmıyorum. Ama insanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın. Ben utanmıyorum.
‘Cinsel organını aç’ dedi.
‘Bacaklarını aç, arkanı dön, eğil…’
Sonra:
‘Tamam’ dedi.
Halbuki biz ne olduğunu anlamıyoruz.
Bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızda farklı polis memurları vardı, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum.
Bir de bunun ne olduğunu anlamamıştık. Eldiven taktı ya eline… Eldiveni kullanmadığı için mutlu olduk. Çünkü ben jinekolojik muayene gibi bir şey olacak zannetmiştim. Eldiven takınca sevindik hatta nezarette.
Sonra tutuklandıktan sonra Fatoş’un çığlıklarıyla yaşananları hiç unutmuyorum.
Çünkü biz tutuklandık. Her şey film gibi.
O an bir avukatın telefonundan annemi aradım. Kızlarımla konuştum. Hepsi ağlıyorlardı.”
#İBBDavası'nda 47.gün
"Elleri kelepçeli olarak 8 saatlik yolculukla Afyon'a götürüldüm"
İBB Medya AŞ eski Genel Müdürü #İpekElifAtayman beyanda bulunuyor.
"Hiçbir şekilde suç işlemediğime, hiçbir suç örgütüne üye olmadığıma emin olarak, hakkımdaki suçlamaları bilmeden, anlamadan, ömrümün on beş ayı çok zor bir şekilde geçti.
🔺️İlk tutuklandığımda Silivri Cezaevi'nde kaldık.
Daha sonra zorlu bir yolculukla Afyon'a götürüldüler.
Bu yolculuk sekiz saat, ellerim kelepçeli bir halde, kafes gibi bir kabinde sürdü.
Cezaevine ulaştığımda bileklerim morarmıştı.
Yaptığım suç duyurusundan da herhangi bir sonuç çıkmadı.
🔴 Yerleştirildiğimiz, çoğu madde bağımlısı ve adli suçlardan hükümlü kişilerin olduğu kalabalık koğuşta günlerce yerde yattım.
Hiçbir bağlantım olmayan, alışık olmadığım bir cezaevinde; oğlumdan, annemden, babamdan uzakta, avukatlarımla oldukça sınırlı iletişim kurarak bugünlere geldim.
🔴 Bu dosyanın en uzak tutuklu sanığı oldum.
Bugün aradan on beş ay geçmiş olmasına rağmen mevcut durumumuzda bir iyileştirme olmaması nedeniyle hâlâ bu sürece muhatabım.
🔴 Geçtiğimiz günlerde bir gazetecinin, “Neden Ankara'da gözaltına alınan biri İstanbul'a getirilir ve İstanbul'da tutuklu olur?” sorusuna Sayın Adalet Bakanı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 12. maddesini işaret ederek, suçun işlendiği yerin önemli olduğunu ve bu nedenle İstanbul'da tutuklu olduğunu söylemişti.
⚫️ İşlediğim iddia edilen suçlar İstanbul'da, ancak biz Afyon'dayız.
Avukatlarımızın talep etmesine rağmen Silivri'ye götürülmedik ve Silivri'ye ilişkin nakil taleplerimiz reddedildi.
Burada büyük bir çelişki ve farklı uygulama olduğunu belirtmek isterim.
🔴 İddianame ve suçlamalarla ilgili belgelerin bir kısmını ancak Şubat 2025'te cezaevine ulaştırılan dijital materyalleri inceleyerek görebildik. Ancak bu inceleme hiç de sağlıklı olmadı.
🔴 On beş aydır tutuklu olan, hakkında haksızca ceza istenen biri olarak yargılanıyorum.
Dosyayı gün içerisinde bir-iki saatle sınırlı olarak bilgisayar başında okuyarak, aklımda kalanları yorumlayarak buraya geldim.
Dosyayı alıp koğuşta okuyamadık, üzerinden notlar alamadık.
Bunun ne demek olduğunu sanırım farkındasınız.
🔺️Avukatlarımızla birlikte, oldukça zor koşullarda suçlamalara cevap verebildik.
🔴 Suçların işlendiği iddia edilen, yargılamanın yapıldığı, tüm yaşamımı geçirdiğim, ailemin ve arkadaşlarımın bulunduğu İstanbul'dan aylarca uzak tutulmam; zaten haksız olan tutukluluğun cezalandırmaya dönüşmesinin en ağır örneklerinden biridir.
Üstelik tutukluluk inceleme sonuçlarında da, olayı ve soruşturmayı bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan hâkimler tarafından, kişisel durumlarımız dikkate alınmaksızın, birbirinden farklı tutuklular hakkında tek bir kâğıt üzerinde, aynı gerekçelerle kararlar verildiğini gördük.
🔺️Bu nedenle sizlere savunmamı yapmak ve hakkımdaki suçlamalara cevap vermek benim için büyük önem taşıyor.
Mahkemenizde bu adaletsizliğin tekrarlanmayacağına dair güvenerek konuşuyorum.
⚫️ Silivri Cezaevi'nden getirildiğimden bu yana üç ay geçti. Bu süreçte zamanımın büyük kısmı duruşmaları dinlemekle geçti. Kalan vakitlerde ise hakkımdaki suçlamalar konusunda daha fazla çalışma imkânım oldu.
🔺️Sayın Başkan, Sayın Üyeler;
İddianamede hakkımda ileri sürülen suçlamalar beş farklı eylemle ilgilidir.
Bunlardan 118. eylem, Medya A.Ş.'deki 02.08.2019 ile 11.04.2021 tarihleri arasında, yani 21 aylık genel müdürlük görevim dönemini kapsamaktadır.
Diğer dört eylem ise; 73, 85, 89 ve 106 numaralı eylemler olup, genel müdürlük görevimden ayrıldıktan sonra şirkette temsili bir görev olan yönetim kurulu üyeliği yaptığım 11.04.2021 ile 05.08.2024 tarihleri arasındaki döneme aittir."
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
CHP’nin seçilmiş yönetimi bir vakıf aracılığıyla bağış hesabını duyursun. Harcamalar buradan yapılsın!
Bizim 1 milyar TL’lik CHP’nin hazineden gelen parasına ihtiyacımız yok.
2 milyon cesur üyemiz, 25 milyon gururlu seçmenimiz var.
Paşam ordu yok, kurulur; paşam para yok, bulunur; paşam düşman çok, yenilir diyen bir Büyük Önderin mirasının sahipleriyiz.
Bu mirası koruyacak, hiç kimseye muhtaç etmeden yaşatacağız.
CHP, sarayın mermerlerinde oturan Kılıçdaroğlu’na ve onun şürekasına muhtaç değildir.
Cumhuriyet Halk Partisi, büyüktür!
Defalarca kaybettiğin iktidarın açtığı kapıdan girerken kendi yoldaşlarını alaşağı etmek için gösterdiğin hırsın zerresini sana o kapıyı açan iktidarı alaşağı etmek için göstermedin...
Bu hareketinin sonucunda sadece yeniden kaybedeceğini değil kazanma şansı olan herkesin önüne büyük bir taş koyduğunu da biliyorsun...
Sade kaybeden biri olarak anılmanın çok ötesinde artık hem dava arkadaşlarını hem de sana oy vermiş insanları satarak kaybeden biri olarak anılmayı da göze almışsın...
Bunlar bir şekilde unutulur zannediyorsun ama çoğunlukla olduğu gibi bunda da büyük bir yanılgı içerisindesin. İnsanları, bekledikleri kişilerden gelen kötülükler etkilemez... Sen ise hiçkimsenin öngöremeyeceği şekilde düşkün biri olmayı seçtin.
Bunları hiçkimse unutmaz.