yaşamın olağan eşiklerini kabul etmiş, ruhunu yatıştıran, gözlerine bakınca bir daha bakma hissi uyandıran insanlar iyi ki var. kendi bahçesinde ilerlerken seni de yörüngesine çekiyor. şakayık, fulya, begonya.
artık yalnız yürümeyecek olmanın verdiği dinginlik ve hafiflik, içimdeki telaşı ağırlarken gözlerimle anlaşabileceğim birinin varlığı ne iyi. bir balkonda tomurcuklanan sakız sardunya olsam bembeyaz açardım herhâlde dün. kişisel tarihimin pırıltılı bir günü. unutmayacağım.
@kareolamaz bu seri garip bir şekilde içine çekiyordu insanı. on üç yaşında büyük bir heyecanla okuduğum ve bu kadar sayfalarca karakter tahliline yer veren bu seriye verdiğim dikkatimi özlüyorum, biraz utançla. :)
aklıma en uğramayacak şekilde yaşıyorum, canım sıkılıyor ama hiç kıpırdamıyorum. “mandalin mevsimi ne de hızlı geçiyor.” diye sesleniyorum, işitmiyorum. sahte bir savaşın galibi var, tanımıyorum. yanımda oturan uysal bir kedi gibi eski günler, özlüyorum.
yatağın üzerinde öylece şekilsiz duran bir hırkayı, olur ya işlerin yolunda gitmesine mâni olur diye katlayıp dolaba kaldırmak kadar hamle imkânı olan hayatlarımız.
bugün geçmiş anneler günüm kutlandı. çocuklara anne olmadığımı söylediğimde içlerinden biri, “sizin de annemizden farkınız yok, narinsiniz, iyisiniz.” dedi. ben buraya sıkıcı öğretmen hikâyeleri yazmayacaktım ama duyduklarımı unutmak istemiyorum. yazılsın, unutulmasın.
“biz çok eski ve genç bir halkız. yaşamayı ve baharı bu yüzden severiz. doğan her şeye inanırız. çocuklara, güneşe, bize dersler sunan ay ışığına. günü kızarmış bir ekmek gibi tazeyken bölüşürüz ve çocuklarımıza ekilmiş toprak kadar gerçek bir gelecek bırakmak istiyoruz.”