Erich Fromm ne güzel söylemiş: "Çelişik gibi görünse de yalnız kalabilme yeteneği, sevebilme yeteneğinin tek koşuludur." Yalnızlıktan kaçmayan insan, sevgiyi bir esaret değil, özgürlük olarak yaşar. Çünkü sevgi, içimizdeki boşluğu doldurmak değil, dolu bir ruhu başka bir ruhla paylaşabilmektir. Yalnız kalamayan insan, gerçekten sevemez; yalnızca tutunur.
Oyun teorisine göre, her koşulda sürekli taviz verenler kaybeder. Sürekli bencil davranan "kötüler" ise kısa vadede kazansalar da uzun vadede itibarlarını yitirecekleri ve kimse onlarla etkileşime girmek istemeyeceği için sonunda kaybederler.
Ekolojik ve matematiksel olarak asıl kazananlar; işbirliğine her zaman açık olan, adil davranan, ancak suistimal edildiğinde sınırlarını çizmekten çekinmeyen "akılcı iyilerdir"
“Seks aşk değildir. Flört aşk değildir. Haftanın yedi günü günün 24 saati biriyle konuşmak aşk değildir. Birisi için bütün gece uyanık kalmak aşk değildir.
Aşk, zor tarafınızı gören ve yine de sizi sevmeyi seçen kişidir. Siz yapamadığınızda sizin için bir şeyler yapan kişidir. Gözyaşlarınız yüzünüzden aşağı akarken size sarılan ve sizi sakinleştiren kişidir. Sizin tek gördüğünüz kötülükken sizin hakkınızdaki tüm iyi şeyleri ifade eden kişidir. Senin iyi olduğundan emin olan kişidir.
Her gece ve her gün seni düşünen kişidir.
size sadakatle bağlı olan kişidir. İşte aşk budur.”
Villaları yok uçakta eko sınıfı giderler sesleri çıkmaz çok üstümüze geliyorlar diye zırlamazlar terlerinin son damlasına kadar mücadele ederler boş boş şov yapmazlar gerçek gururdur biz de zaten voleybol ülkesiyiz filemizin de kalbimizin de sultanları🤍
Türk futbolunun en büyük başarısı nedir diye sorsalar, sanırım artık sahadaki sonuçları değil, sonuçlardan bağımsız olarak umut satabilme becerisini söylerim.
Çünkü biz dünyada belki de başarısızlığı bu kadar uzun süre başarı gibi pazarlayabilen ender milletlerden biriyiz.
Her turnuva öncesi aynı filmi izliyoruz. Bu kez farklıyız, bu kez hazırız, çok iyi bir jenerasyon geliyor. Sonra turnuva başlıyor ve birkaç hafta sonra eve dönüyoruz.
Eskiden milli takım kaybettiğinde insanlar gerçekten üzülürdü. Çünkü ortada kaçırılmış bir fırsat vardı. Şimdi ise kaybetmek bile kurumsallaştı. Maç bitiyor, teşekkür mesajları yayınlanıyor, videolar hazırlanıyor. Sanki Dünya Kupası’ndan elenmedik de yeni sezon ürün lansmanını tamamladık. Hatta bazen futbolun kendisi, reklam kampanyalarının arasına sıkışmış küçük bir ayrıntı gibi duruyor. Bir oyuncunun hangi arabaya bindiğini, hangi saat markasıyla çalıştığını, hangi şampuanı kullanıp hangi krakeri yediğini biliyoruz. Ama son üç beş maçta kaç ikili mücadele kazandığını bilmiyoruz. Eskiden başarı para getirirdi, şimdi bazen para başarıdan önce geliyor. Henüz büyük bir şey kazanmadan yıldız gibi yaşamak, kupaya dokunmadan efsane muamelesi görmek mümkün.
Belki de Türk futbolunun en büyük rakibi Almanya, İspanya ya da Arjantin değildir. Belki de en büyük rakibi kendi anlattığı hikâyedir. Çünkü biz futbol oynamaktan çok futbol hikâyesi anlatmayı seviyoruz. Daha ilk düdük çalmadan destan yazıyor, grup aşaması başlamadan yarı final hesapları yapıyoruz. Sonra sahadaki gerçeklik gelip suratımıza tokat gibi çarpıyor. O zaman da dönüp hakemi, çimi, fikstürü, havayı, şansı konuşuyoruz. Bir tek futbolu konuşmuyoruz.
Oysa dünyanın büyük futbol ülkeleri kendilerini olduklarından büyük göstermeye çalışmıyorlar. Çünkü gerçekten büyükler. Biz ise bazen büyük görünmeye çalışırken büyümeyi unutuyoruz. İşin acıklı tarafı şu, Bu ülkede yetenek de var, potansiyel de. Ama bir noktadan sonra formanın ağırlığı yerine reklam sözleşmelerinin ağırlığı hissedilmeye başlanıyor. Futbolun en acımasız tarafı budur. Sahaya çıktığında herkes eşitlenir. Takipçi sayısı, reklam anlaşmaları, mavi tikler, photoshop pozlar, bolca hamaset, bol sıfırlı primler anlamını yitirir. Geriye yalnızca karakter, mücadele, cesaret ve istek kalır. Dünya Kupası da biraz bunun turnuvasıdır. Kim daha çok isterse onun hikâyesi büyür, kim daha çok konuşursa değil. “Vatandaşlarımızdan özür dileriz…” cümlesini yeteri kadar duyduk. Yıllardır hikâyeyi sahada yazmak yerine mikrofonun önünde anlatmaya çalışıyoruz. Belki de sorun budur. Belki de bu yüzden her turnuva sonunda aynı cümleyi duyuyoruz, “Önümüze bakacağız...” Biz yıllardır önümüze bakıyoruz zaten. Belki de artık biraz aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
#BizimÇocuklar
#DünyaKupası2026
#WorldCup
#FifaDünyaKupası
“Sevmek, iki yalnızlığın birbirini karşılaması, selamlaması ve korumasıdır” der Rilke. Ben bunu “birbirine kıyı olmak” diye okur ve anlarım hep. Uçsuz bucaksız belirsizlikler, zorluklar, kaygılar denizinde birbirimize kıyı olmak… Sevmek ve sevgiyi yaşamak için elimizden gelenin en iyisi bu olsa gerek.
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
"İnsan her gün en azından biraz şarkı dinlemeli, güzel bir şiir okumalı, güzel bir resim görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı söz söylemelidir."
— Johann Wolfgang von Goethe
Bir sadist katil veya geleceğin seri katili; önce hayvanlara işkence eder ve öldürür.. Bu birinci basamaktır.. Daha sonra çocuklara yönelecektir.. İstismar ve öldürme planları yapar ve gerçekleştirir.. Bir adım sonra kadınlara ve sonra da erkeklere dönük şiddet ve yok etme davranışı gösterir.. Bu sebeple hayvana eziyet, işkence ve öldürme davranışı da en ağır şekilde ceza almalıdır.. Bu konuda çok duyarlı olalım..
Bu aralar “saf kötülükle” sınanıyorum. Bugüne kadar tanıdığım kötü insanların iyi yanlarını da görmüştüm. Koşullu iyilik gibi de değildi sanki. Bu insanlar yaptıklarının kötülük olduğunu bilmiyorlar, fark etmiyorlar gibiydiler. Şimdiyse bile bile kötülük yapanları görüyorum.