Kendi anneannemi bende yer ettiği şekliyle anlattığım bir öyküyle katkı sunduğum öykü kitabımız artık sizlere emanet. Yolu açık, okuyucusu bol olur umarım.
İzimizi, birbirimizi hiç kaybetmeme umuduyla. 💜🌼🌸
GAZİANTEP'Lİ SENDİKACI MEHMET TÜRKMEN'DEN MANİFESTO GİBİ KONUŞMA: İŞÇİLERİN EKMEK MÜCADELESİYLE BİRLEŞMEYEN MUHALEFETİN İDDİASI OLAMAZ!
"Eskiden de işçiler patronların yanında saf tutan devlet kurumlarına alışıktı. Ama yeni bir durum yaşıyoruz. İşçilerin haklarına çökülürken patronun başı bile ağrımasın diye uğraşan bir iktidar var.
Devlet işi gücü bıraktı, işçiler hakkını almasın diye uğraşıyor. Eskiden işçiler yeni haklar almasın diye engel olurlardı. Gelinen noktada işçiler açlık sınırının altındaki maaşlarını almak için direniyor. Bu bir mesajdır. Bu iktidar patronların sermayenin iktidarıdır!
Bu ülkede muhalefete yapılan operasyon da bundan bağımsız değil. Demokrasi ve adalet isteyen herkese baskılar, işçileri köle rejimine mahkum etmek içindir. Bunu güvence altına almak istiyorlar.
İşçilerin ekmek mücadelesiyle birleşmeyen bir mücadelenin adalet ve demokrasi iddiası olamaz. Onlar kazanana kadar yanlarında olacağız"
“Dişil Zaman Algısı: Sarmal Zaman” başlıklı tezimden aktarıp katkı sağlayayım ben de: Modern öncesi dönemde insan yaşamının merkezinde yer alan iş hayatı, kapitalizm ile beraber insan yaşamandaki odağını kaybederek, sadece belli bir kısım hâline geldi. Çünkü kapitalizm iş saatlerinin tekdüzeliğini dayatarak insanlara iş-dışı
zaman yarattı. Bu da boş zaman olarak adlandırıldı. Yavaş yavaş kaybedilen püriten çalışma ahlakı yerini hazcı etiğe bırakırken bunun sağlanmasında ise insanların çalışma saatleri dışında kalan zamanları hedeflendi. Yani sanayi devrimi önderliğinde gelişen teknolojik ve ekonomik yeniliklerin sonucu olarak ortaya çıkan boş zaman, vardiyalarından arta kalan zamanda tüketime ortak olmaları için kapitalist sistem tarafından ortaya atılan bir şeydi. Dolayısıyla çalışmanın stresinden kurtulup az da olsa ferahlayıp rahatlama ihtiyacı duyan üretici, bu ihtiyacını tüketimle gidermeye itildi. Bunun sonucu olarak da Lipovetsky’nin Hipermodern Zamanlar kitabında bahsettiği şu durum ortaya çıktı:
İhtiyaçların doğrudan tatminini teşvik eden, hazların âciliyetini pompalayan,
kişinin kendisinin [soi-même] gelişip serpilmesini yücelten, esenlik, konfor ve
boş zaman cennetlerini kutsayan bütün bir hedonist ve psikolojist bir kültür
doğar. Beklemeden tüketmek, seyahat etmek, eğlenmek, hiçbir şeyden geri
kalmamak: Parıltılı geleceğe ilişkin politikaların yerini coşku verici “şimdi”
vaadi olarak tüketim aldı (2018: 62).
Yani, “kapitalist hegemonya, boş zamanı sömürgeleştirerek, bireyin tasarrufundan
çıkartarak, iradi eğilimlerden boşaltarak, tümüyle kendi kontrolünde tutma mücadelesi verir” (Aytaç 2004: 121). Bunun sonucu da Jacques Gouverneur’un Kapitalist Ekonominin Temelleri: Çağdaş Kapitalizmin Marksist Ekonomik Tahliline Giriş kitabında belirttiği gibi şekillenmiştir:
Ne tip toplum olursa olsun – kapitalist veya değil – insan hem bir üretici güçtür
hem de üretimin nihai ereğidir: Son kertede her türlü üretim insan emeğine
dayanır ve sonuçta da toplum halinde yaşayan insanların ihtiyaçlarını tatmin eder.
Oysa, kapitalist gelişme hem bir üretici güç olan hem de üretim muhatabı olan
insana zarar veriyor (2007: 211).
Yani, “zaman, değişim değeri yasasına boyun eğen, ender bulunan, kıymetli bir maddedir. Bu, alınıp satıldığı için, çalışma zamanı konusunda açıktır. Ama giderek boş zamanın kendisi de ‘tüketilmek’ için doğrudan ya da dolaylı olarak satın alınmak zorundadır” (Baudrillard 2017: 197). Dolayısıyla, artık potansiyel bir güç olarak kazanılmış bu zaman, kişiye bir statü de atfetmekte, bir zenginlik sembolü haline gelmektedir. Bu da sınıfsal çizgilerin belirginleşmesine sebep olur.
Kısaca dostlar; sanayi kapitalizmi, boş zamanı üretim sürecinin karşıtı olmaktan çıkararak tüketim mantığının bir parçası hâline getirmiştir. Haz, konfor ve anlık tatmin ekseninde şekillenen bu yeni zaman rejiminde bireyin boş zamanı metalaşırken, zamanın kendisi de ekonomik ve sembolik değere sahip bir sermaye biçimine dönüşmüş; böylece toplumsal ve sınıfsal ayrımların yeniden üretildiği bir alan ortaya çıkmıştır.
Kapitalizm uyumsuzluğu patolojikleştirir. Bu aslında senede hepi topu bir hafta nefes alabilen emekçilerin patronların kasasını doldurmak için kölelik düzenine geri çağrıldığında yaşadığı düpedüz sistemsel bir çakılma hissidir.
Haberi görür görmez de hemen aklıma Theodor W. Adorno’nun boş zaman tartışması geldi. Çalışma dışında geçirilen zaman aslında çalışmanın gerçek karşıtı olan bir zaman dilimi değildir. Kapitalist düzende turizm, hobi, eğlence ve dinlenme dahi kar için örgütlenen boş zaman endüstrisinin bir parçasıdır; yine nihayetinde çalışma düzenine tâbidir.
Geç modern insanın bir şey olamayışının dışa vurumu olan patolojik mutsuzluğun, neoliberalizmin bireylere “istersen, her şey olabilirsin” çığırtganlığıyla bu mutsuzluğu telafi edebileceklerine inandırmalarına dair gelişen süreci daha iyi anlamamı sağlayabilirdi kesin.
Ne güzel olurdu katılabilseydim, ah şu iş güç olmasa!
Umarım Youtube kaydı falan olur ve katılamayacak olanlar da sonradan istifade eder.
Şimdiden iyi tartışmalar. 💯
1 saate yakın uyumuşum çimlerin üstünde ha😁
İlkbahar gibisi yok dostlar.
Bu havaların müptelasıyım🌞
Bir dahakine gelin beraber gezelim bisikletle. Maltepe sahil 📍
Flora-fauna hibritliğiyle güzel bir görsel estetik var filmde. Toplumsal kutuplaşmanın alegorik bir anlatısını, “ötekinin deneyimi” üzerinden işlemesi güzel ama biraz yüzeysel kalmış tabii. Sebepleri de gayet anlaşılabilir bana kalırsa. Biyolojik yer değiştirmenin epistemolojik bir zorunluluk olduğu aşikar ama politik karmaşıklıkların/sorunların duygusal uzlaşmayla çözülmesi fikri bize sevimli gelse de, liberal hümanist anlatının temelindeki bu mantık, güç ilişkilerini, kaynak paylaşımını, sömürü ve eşitsizlik gibi konuları görünmez kılar. Sistem sorgulanmaz, kalpleri değiştirmek odaktır.
Tatlı, gülümseten, iç ısıtan bir film yine de.
Donna Haraway’in Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene kitabını okuyanlar kaçırmasın.
Yüreyüzüyle ve tüm sakinleriyle ilişkimizi yeniden düşünmemiz gerek. Doğayla ve tüm canlılarla ilişkilenme biçimimiz çok sorunlu, “birlikte-yaratma”, birlikte-oluş şart.
“Onlarca yıldır daha iyi bir hayata hazırlanıp duruyorum” dedim “ama o hayat bir türlü gelmek bilmiyor. İnsanın kendi mutsuzluğuyla ilişkisinin sadece onu beklemek olduğunu fark edene kadar uzun bir süre duygusal ve melankolik bir halde yakınıp durdum.” (s, 120)
Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü tarafından yılda iki kez, Nisan ve Ekim aylarında yayımlanan METAFOR: Edebiyat Araştırmaları Dergisi yedinci sayısı için makalelerinizi bekliyor!
https://t.co/noLbPR5ARm
Şu kedilerin acil çorba kaynatmayı öğrenmeleri lazım. İki gündür evde hasta yatıyorum, bu iki zibididen biri de kalkıp iki kaşık bir şey koymadı önüme. Varsa yoksa mırmır, guruldamaktan başka bir şey yaptıkları yok evde. :))
23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı coşkuyla kutlayıp hikaye üstüne hikaye paylaşırken; kutlamalarda ve törenlerde boy gösterip bir kolektivite oluştururken; sanayilerde, inşaatlarda ölen çocuk işçiler için; haklarını savundu diye coplanan, dövülen, hapse atılan gençler için hiç ses çıkarmama ikiyüzlüğü nasıl bir vicdandır ki sadece konforlu bir alanda pörtlüyor?
Ne kırılganın, savunmasızın yanında durmayan, sadece sembolleri yücelten bir ahlak, ahlaktır; ne de adaletsiz ve hak gaspı anlarında susan, yalnızca törenlerde çığırtkanlık yapan siyaset, siyasettir. Alkışın değil, bedel ödeyen bir tutarlılığın ilke olarak görülmediği etik ise etikten başka her şeydir.
Bu kişilere, gösteriye dönüştürdükleri konforlu bir “milli ve manevi” söylem alanı ile, sustukları, hak arayışlarında görmezden geldikleri, yüzlerini çevirdikleri gerçekler arasındaki uçurumu görme cesareti diliyorum.