10 gündür tutuklu olan Sendikamız Genel Başkanı Gökay Çakır ve 5 gündür açlık grevinde olan Başaran Aksu tahliye edilmiştir.
Madenciler başta olmak üzere tüm işçi sınıfının gözü aydın. Holdingleri üzmeye devam edeceğiz!
11 yılın kısa bir özeti...
Sevgili Soner Şeylan hazırladı.
Özellikle ilk yayının çaydanlıktan yapılmış olması ve benim zaman içindeki değişimim enteresan :)
#PatronsuzYayın11Yaşında
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
Başaran Aksu’nun savunması:
“Bir direniş süreci yönetiyoruz.
Sabahatin Yıldız üç bakanlık huzurunda verdiği sözü tutmadı.
İşçilerin sorunu bir an önce çözülsün. Aileler geliyor çoluk çocuk Ankara’dalar. Bu paralara muhtaçlar.
Ben işçilerden yana devletin tutumunu, işçilerden yana bakanlıkların tutumunu, holdinglerin zenginleşmesini, halkın yoksullaşmasını işlemek zorundayım. Eğer bu suçsa ben bunu seri bir şekilde işledim.
Bizim bu irademiz cezalandırılmak isteniyor. Böyle bir şey için seve seve yatarım. Ömrümün 35 yılını gece gündüz işçi mücadelesine verdim. Eşim akademisyendir. Ailem hopada çaycıdır. Annem kanser hastasıdır. Ben bu hakikatın içerisinde kalktım buraya geldim. Şu an yaptığım işlerden onur duyarım.
Gökay Çakır’ın yargı dışı bırakılması lazım.
Cezalandırılması gerekecek birisi varsa benim. Halkı birleştiren, halkı bilinçlendiren bir davranış biçiminde oldum ömrüm boyunca. Asgari ücretin 28 bin lira olmasına, emekli ücretine ses çıkarmayan sarı sendikalar alkışlanacak, yatlarda katlarda ağırlanacak, işçilerle emekçilerle oturup kalkanlar cezalandırılacak…
Ben böyle bir seyin parçası olduğum için onur duyarm.”
11 yıl önce bugün 37 izleyici ile başladığım Patronsuz Yayın yolculuğunda beni yalnız bırakmayan, kurduğum hayalin yaşaması için omuz veren herkese binlerce kez teşekkür ederim. Karnımızdan konuşmadan, eğip bükmeden, güçlüden değil haklıdan yana olmaya devam...
Nice yıllara, birlikte...
NOT: 11. yıl logomuz yine kardeşim @photoobi 'den.
NOT 2: 1. foto 26 Ağustos 2015, 2. fotoğrafı bu sabah yayın için çektim. Evet, 11 yılda epeyce hırpalanmışız, olur o kadar :)
Madenci eşi Aynur Özdemir'in sesini herkes duymak zorunda.
"Sebahattin hayatımızı alt üst ettin, bizi borçtan borca soktun, şehir şehir süründürdün, kendini bilmezlerin maskarası ettin bizi. Çıkıp itibar diyorsun, senin itibarın kasandaki parandır."
Aynur Özdemir'in mücadelesi tüm işçi sınıfına örnektir. Kazanacağız, mutlaka ama mutlaka!
#MadenciMutlakaKazanacak
Julian Alaphilippe emekli olduğunu açıkladı. Haberi duyunca insan sadece bir bisikletçinin değil, bir dönemin de yavaş yavaş emekli olduğunu düşünüyor. Sagan, Pinot, Bardet ve şimdi Alaphilippe.
Yol bisikletinin son 10-11 yılını tanımlayan çok büyük bir isimdi. Onu hep beraber çok sevdik. Başarılarından öte yarışma biçiminden kaynaklıydı bu. Herhalde yayınlarda en çok gelen sorulardan biri şuydu: 'Bugün Alaphilippe yarışıyor mu?' Alapilifçiler izliyordu bizi artık. Ya da Alain-Philippeçiler. Kendi kitlesini oluşturmuştu.
Pinot, Bardet ve Barguil'e üç silahşör deniyorsa, Alaphilippe de D'Artagnan olmuştu. Fransızların altın nesliydi.
Birbirlerine pek benzemiyorlardı; Pinot içe kapanık, Bardet entelektüel, Barguil de istikrarsız... Alaphilippe ise bu üçlünün belki en taşkın, en dışa dönük olanıydı. Neşe kaynağı, muzip bir oyuncu, bir mimik ve iletişim uzmanıydı. Bir dansçı ve babadan gelen kültürle ritmik bir sanatçıydı. Ama aynı bisiklet düşüncesini temsil ediyorlardı: Atak yapmak, kabullenmemek, yarışın önceden yazılmış senaryosuna itiraz etmek.
Fransızların 'Panache' dediği o isyankar ruh, görkemli, hesapsız, heyecan verici atakçı zihniyet tam da buydu. Sadece cesaret değil; biraz gösteriş, biraz cüret, biraz da sonucu düşünmeden heyecan verici güzel bir şey yapmaya kalkışmak. Alaphilippe'in yarışma stili gibi.
L’Équipe’tan Alexander Roos'un bugünkü güzel ifadesiyle, “un distributeur infatigable de frissons”; yorulmak bilmeyen bir heyecan dağıtıcısı...
Çağının en büyük puncheur’lerinden biriydi. Ama onu özel yapan yalnızca kısa ve sert bir yokuşta yarışı birkaç saniyede parçalayabilmesi değildi. Ama onu yalnızca bir puncheur diye tarif etmek de eksik kalıyor.
Sele üzerinde yükseldiğini gördüğümüz anda sesimizi hazırlardık mikrofon başında; çünkü birazdan, mantıklı olsun ya da olmasın, bir şey deneyeceğini bilirdiniz. Yıllardır mikrofon başında bisiklet anlatırken, bazı bisikletçilerin hareketini gözünüzün ucuyla görmeniz yeter. Alaphilippe sele üzerinde yükselmeye, başını hafif yana yatırıp omuzlarını oynatmaya başladığında sesinizi de hazırlardınız. Çünkü birkaç saniye sonra havai fişekler atılabilirdi. Mesela 2019 Fransa Turu'nda Pinot ile atak yaptıkları o muhteşem günden sonra onlara 'Hava Fişek Kardeşleri' demişti L'Équipe gazetesi.
Sagan’la beraber bugünkü saldırgan bisikletin öncülerinden de oldu. Kontrolün, watt’ın ve hesabın giderek belirleyici olduğu yıllarda eski usul bir yarışma biçimini yeniden hatırlattılar: uzaktan gitmek, senaryoyu bozmak, kazanmak için kaybetmeyi de göze almak.
Pogačar ve Van der Poel bunun daha güçlü, daha eksiksiz, daha kusursuz halini temsil ediyor belki. Büyük yıldızlar her yerde yarışıyor, elli kilometreden saldırıyor, klasikçi-tırmanıcı-puncheur gibi eski sınırları ortadan kaldırıyor. Ama L’Équipe’in yazısındaki bir fikir çok hoşuma gitti: Kusursuzluk her zaman daha büyüleyici değil. Çünkü şiir bazen tam da “grains de sable”, kum tanelerinde, yani o küçük aksaklıklarda, hatalarda, başarısızlıklarda saklı.
Alaphilippe de biraz böyleydi. Bir gün yenilmez görünürdü, ertesi gün hiçbir şey yolunda gitmezdi. Liège’i hiç kazanamadı mesela. 2019 Tour’da hepimiz birkaç haftalığına olmayacak bir şeye inandık. Imola’da Gallisterna’da ayağa kalktığınızda ise sonucu bilmeden bile o hareketin yıllarca hatırlanacağını hissedebiliyordunuz.
İki dünya şampiyonluğu, etaplar, sarı mayo giymek, Sanremo, Strade, Flèche’ler… Büyük bir palmarès dolabı. Ama başarılar bazen bir sporcunun bıraktığı izi anlatmaya yetmiyor.
Alaphilippe’i sonuçlarından çok o birkaç saniyelik beklentiyle hatırlayacağım: Ekranda öne geliyor, sele üzerinden kalkıyor ve insanın aklından aynı şey geçiyor:
“Bir şey deneyecek...”
Puncheur’dü, şampiyondu; ama her şeyden önce panache ile yarışıyordu. Tutkusuyla ve kalbiyle yarışıyordu. Aynı L'Equipe'in bugün veda manşetinde dediği gibi: 'Kutsal Kalp'. Son romantiklerden biriydi.
Onu kaybettikleriyle de hatırlayacağız. Mesela 2020 Liège-Bastogne-Liège Roglic mağlubiyeti... Ya da sayısız başarıya ulaşmayan atağı gibi. Hatta kariyerini sekteye uğratan o büyük kazalar bile görkemli, akılda kalıcıydı. Görkemli bir kaybedendi ne de olsa...
Bazı sporcuların tüm kariyerlerini anlatırsınız, izlersiniz. Takip edersiniz. Yolculuğa eşlik edersiniz. Başarılarını sıralarsınız. Bazıları size o sporu neden sevdiğinizi hatırlatır.
Alaphilippe de böyle bir hafıza oluşturdu.
Onu anlatmak, izlemek ve dönemine denk gelmek büyük şanstı.
Çok keyifli bir yolculuktu.
Onun sözleriyle bitireyim:
“Her zaman içgüdülerimle yarıştım; sayılar bana yapmamı söylediğinde değil, bacaklarım cayır cayır yanarken atak yaptım. Bu kararı da aynı şekilde verdim. Bir sabah antrenman kampında uyandım ve bunu hissettim: Bu benim son yılım. Üstelik hiçbir hüzün duymadan.”
Merci LouLou.
(Twit atayım dedim yazıya dönüştü galiba)
belki gözden kaçırmışımdır ya da gözden komple kaçıp ciddiye alınmamış olabilir; bu adamın dün yaptığı açıklamada 'salonda protesto düşünenlerin linç edilebileceklerine dönük iması' tek kelimeyle korkunç.
korkutucu olamayacak kadar zavallılar orası kesin de bu nasıl bir cüret!!
Siz Kimin Figüranısınız?
Bugün gerçekleştirdiğimiz partimize katılım töreni kirli medyanın kimyasını bozdu.
Bugün açıklamış olduğum itirafçıların fotoğraflarını, itiraf belgelerini görmemek adına her zaman olduğu gibi yalan, yanlış, gerçek dışı ve iftira niteliğindeki haberlerinizle toplumu yanıltmak istemektesiniz.
Sadece bu açıklamayla kalmayacağım.
Pazartesi günü bu yalana ortak olan kirli medyanın tamamına karşı suç duyurusunda bulunacağım.
CHP'nin rozet töreninde salonda bulunanların en az 200'ü sahte figüran CHP'li ile dolduruldu.
Kılıçdaroğlu'nun rozet töreni için 950 TL’ye cast ajanslarından tutulan figüranlar arasında Mısırlı, Özbekistanlı göçmenler, atanmayan öğretmenler, öğrenciler vardı.
Arka bahçelerde slogan provası yaptırıldı. 50 kişiye CHP Gençlik Kolları yeleği giydirildi.
Not: Haberi yalanlayan herkese alandan fotoğrafımı bırakmak istiyorum. Destekleyen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Kamuoyuna,
Bugün muhabirimiz Ebru Çelik’in imzasıyla yayımladığımız “Kılıçdaroğlu’nun rozet töreninde skandal: Yüzlerce figüran parayla törene taşındı” başlıklı haberimizin sonuna kadar arkasındayız. Muhabirimizin katılımcı gözlemle yaptığı haber, somut bilgilere dayanmaktadır ve bütünüyle gerçektir.
Haberimizin ardından istinaftan çıkan “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin başına getirilen yönetimin gazetemize yönelik kullandığı ifadeler kabul edilemezdir. BirGün, basının yüz akı kurumlarından biridir ve halka hiçbir zaman yalan söylememiştir. Patronsuz bir gazete olarak 22 yıldır bağımsız şekilde ayakta kalabilmesinin yegâne nedeni de yarattığı sarsılmaz güvendir.
BirGün’ü hedef alan iftiralarla ilgili yargı yoluna başvuracağımızı kamuoyuna duyururuz. Hak etmedikleri koltuklarda oturanlar alın teriyle, emekle ve fedakârlıkla büyütülen değerlere dil uzatamazlar.
Yıllardır olduğu gibi bu pervasız saldırılar karşısında dik durmaya devam edecek ve taşıdığımız sorumluluk gereği Türkiye’nin aydınlık yarınları için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Sevgi ve dayanışmayla…
BirGün
Not: Muhabirimiz Ebru Çelik, CHP etkinliğinde figüranlara dağıtılan 950 TL’yi almamıştır. BirGün çalışanları hakkı olmayana göz dikmez.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
1-Adliyede provokasyon yapan siz ve saz arkadaşlarınızdı.
2-10 kişi değil yüzlerce kişi "hain Kemal, çık" dedik.
3-Siz de yüzlerce kişi tarafından istenmediğinizi bildiğiniz için adliyeye protokol girişinden girip 7. katta polisler eşliğinde oturup uzaktan izlediniz.
4-Saz arkadaşlarınızdan biri istenmediğinizi duyunca dayanamayıp -ki bu kırılganlıkla işiniz zor çünkü değil bir gün bu cümleyi duymak tarihte bu şekilde anılacaksınız- kadın bir meslektaşımızın üzerine yürüdü. Araya girdik, hepimiz irade gösterdik ve çıkmasını istediğimizi söyledik.
5-Her gün Sulh Ceza koridorlarına avukatlar girmesin diye uğraşan polisler, avukat olmayan biri 7. kata gelip bir kadının üzerine yürüdüğü halde bizi yatıştırmaya cüret etti. Yatışmadık. Yatışmayacağımızı da, butlan olarak atandıktan sonra bu tepkilere katlanmanın sizin için kaçınılmaz olduğunu da söyledik.
6-Bizim tepkilerimiz dinmedi siz de susmak zorunda kaldınız sonunda.
Niye? Çünkü 10 kişi olan da, halkın öfkesinden korkan da sizsiniz.
Adliyeye de partiye de polisle girmeyi iyi bilirsiniz. Gelin şöyle bir milyonların omuz hizasına, bakın gözümüzün içine, görelim cesaretinizi. Ondan sonra ekmek, yağ, bal ve Akp anlatmaya devam edersiniz.
Dünden beri adliye sürecinden başlayarak masal anlatıyorsunuz, yetmiyor tutuklanmış bir insanın dahi sözünü boşa çıkarma gayreti içine giriyorsunuz.
Bu seviyenin dibi görünmüyor artık. Çukurdasınız. Battınız.
Bu filmi çekmek için merdivenlere polis koymuşlar.. O kelepçe bir güç gösterisi evet, gerçekten de bir gücü gösteriyor, ama meşruluk karşısında ne kadar kırılgan bir güç olduğu da görünüyor: İşte Deniz'in başı dimdik, eğilmiyor.. Onun söylediklerinin gücüne karşı merdivenaltı kelepçe prodüksüyonun gücü..
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: https://t.co/uynn4dJQL5