COP31’in önemini Bünyamin Sürmeli ile konuştuk:
“İklim krizinin etkisi bugün cebe, yarın tabağa dokunacak. Tarım, gıda güvenliği, enerji ve ekonomi artık iklimden bağımsız düşünülemiyor. Bu nedenle iklim zirveleri büyük önem taşıyor.”
Dünden beri sosyal medyada Esra Albayrak’ın bavulunu kendisinin taşıması ve Berat Albayrak’ın ellerinin cebinde yürümesi konuşuluyor. Birkaç saniyelik görüntü üzerinden bir kadın adına “Eyvah, yandık bittik” deniliyor; aile ve evlilikleri hakkında türlü yorumlar yapılıyor. Peki neden aynı görüntünün başka bir tarafını konuşmuyoruz?
Cumhurbaşkanının kızı olmasına rağmen çantasını kendisi taşıyan, evladının elinden tutan mütevazı bir kadın görüyoruz. Çok daha minnak makam sahiplerinde bile göremediğimiz bir sadelik bu.
Eşinin memleketine giden, onun desteklediği takımı tribünden birlikte destekleyen bir eş… Gol sevincini eşiyle paylaşan, mutluluğu yüzüne yansıyan bir adam…
Ben bu görüntülerde aciz bir kadın ya da ilgisiz bir erkek görmüyorum. Birbirinin heyecanına ortak olan, sevgisini doğal hâlleriyle yaşayan, içten, samimi, sıcak bir aile görüyorum. #Trabzonspor
Fatih Altaylı'tan aşağılık bir sermaye ayakçılığı yine. Aslında pr faaliyeti için davet edilmiş o masaya. Bu türün görevi bu. Özünde sosyal medyadan da önceki influcerler bunlar. İnanılmaz tehlikeli bir adam ve etkisi itibariyle zehir saçan bir ayakçı.
Gelelim yazıya. Genel müdür, yatırımcı, işletmeci. Sezonu kasada duranlara sormuş. Cevap ne olacak "hayatımızın cirosu" olacak tabii. Sen bir adama kendi kazancını sorarsan sezon her zaman muhteşemdir.
Ama anlattığı şey Bodrum değil. Bodrum'un bir avuçluk üst katmanı. Sahildeki beş on mekân, iki üç ultra lüks tesis. Gerisi kadraja bile girmemiş.
Girse ne görecekti, söyleyeyim. Ben bu işi yaptım senelerce.
Sahilin iki sokak arkasında, kırk odalı, aile işletmesi bir otel var. O da bu sezona girdi. Ama enerjiye zam, gıdaya zam, personel maliyetine zam, kredi faizine zam. Fiyatı zamlayamıyor, çünkü karşısında acente var, karşısında fiyat kıran komşusu var, karşısında cebi delinmiş yerli turist var.
Doluluğu tuttu, kârı tutmadı. Doluluk atıyorum %85, ama kasa bomboş. Bu memlekette dolu otelin batması ayrı bir sanattır.
Peki bu sıkışma nereye yıkılır? Yukarı değil. Aşağı.
Sezonluk personelin maaşı geç yatar. "Sezon sonunda toplu veririz" denir. Sezon sonu gelir, bir kısmı verilir, bir kısmı yenir. Çocuk hakkını arayamaz, çünkü sözleşmesi yoktur. Yarısı sigortasız, üçte biri asgari ücretten gösterilip üstü elden. En sonunda da git mahkemeden al diye aşağılanır.
Servis parası vardır, dağıtılmaz. Fazla mesai vardır, yazılmaz. Yıllık izin vardır, kullandırılmaz. On dört on beş saat çalışılır, sekiz saat imzalanır. Çalışmaya mecbur bırakılan insanlar. 20 yaşında bilmem kaç bin lira kredi kartına borçlanmış, kyk'ya borçlanmış, yoksul anası babası kredi çektirmiş. Ya da okuyacak para lazım. Bunu biliyor sermaye.
Lojman. Gidip bakın. Sekiz kişi bir oda, ranza, tek klima, bir duş. Bazı yerde konteyner. Sezonun ortasında elektrik kesilir, çocuklar terden uyanır falan filan. Bildiğin kölelik.
Neden lojman böyle? Çünkü Bodrum'da kira, çalışanın maaşının üstünde. Adam evini kiralasa çalışmaya gelemez. Yani işveren lojmanı iyilikten vermiyor, sistemin çalışması için mecbur. Kötü lojman bir eksiklik değil, bir zincir. Çıkarsan barınacak yerin yok.
Sezon biterse ne olur? Hiçbir şey olmaz. İşsizsin. Sekiz ay boş, dört ay ölesiye. Kıdem yok, ihbar yok, işsizlik maaşı çoğu zaman yok çünkü prim günün tutmaz.
Hele bir de stajyer sömürüsü var ki anlatamam. En korkuncu da kadın çalışanların çoğu taciz edilir. Genç kızlar, kadın çalışanlar sektörde var olabilmek için korkunç şeylere maruz kalıyorlar. inanılmaz bir mobing. Bunu da bol keseden verdikleri title'larla kendilerine bağlı bir dandik statü manyağı yönetici yaptıkları saçma sapan karaktersizlerle yaparlar. Karaktersize statü verirsin, karşılığında sadakat alırsın.
Gene gel yazıya, bu metinde bunların tek bir kelimesi geçmiyor. Ne maaş, ne lojman, ne sigorta, ne sezonluk çalışanın hali. Sektörden bahsediyor ama sektörü ayakta tutanlar metinde yok. Turizmi anlatıyor, turizm emekçisini anlatmıyor.
Onun yerine ne var? Nammos'un fiyatı. Kimin geleceği kimin gelmeyeceği. Yeni mekânların St. Tropez'den pahalı olması. Yani turizm değil, vitrin.
Bir de "giderek kıro oluyor" diyor. Asıl orada dökülüyor. Sendan iyi kıro mu var? Patekli maganda seni.
Şikâyeti hizmetin kalitesi değil, oraya gelen insanların kim olduğu. Buna zevk denmez, sınıf tiksintisi denir. Yavşak seni. Sermayenin diliyle yeterince uzun konuşursan, sermayenin gözünü de yürütürsün. Halkı, manzaraya yaklaşınca kareyi bozan bir şey sanmaya başlarsın.
Ama işin özeti şu: o "kıro" dediği insanlar, o mekânların mutfağında çalışıyor. Kapıdan giremediği yerin bulaşığını yıkıyor. Servis yaptığı masadaki tek bir şişenin fiyatı, aylığının yarısı. Turizmde yabancılaşma, emeğin en mahremine kadar iner kardeşim. Ondan yalnızca kolunu değil, gülümsemesini de satın alırlar. Üstat "işçi kendi emeğinde kendini yadsır" derken bunu kastediyordu. Sekiz kişilik odadan çıkıp, dünyanın en pahalı odasını satmak üstüne de en mutlu insanı gibi "hoş geldiniz" demek zorunda olmak.
"Bodrum St. Tropez oluyor" cümlesi de tespit değil, satış argümanı. Arsası olanın, imar bekleyenin, fon toplayanın işine gelen cümle. Turizm yazısı gibi duruyor, işlevi broşür.
bir de Umarım birileri çelme takmaz diye bitirmiş yazıyı lavuk.
Kime çelme? Yatırımcıya. Peki maaşını alamayan garsona çelme takan kim, onu soran var mı? Yok. Çünkü o masada oturmuyor.
Gazetecilik iktidara ve sermayeye rağmen yapılan iştir. Adamlarla akşam yemeği yiyerek yapılanın adı gazetecilik değil.
ilk 11 tercihinden saha dizilişine, taktik plandan takım ruhuna kadar hatta oyuncu değişikliklerine kadar tek doğru yok. Fatih Tekke sen bu takımın hocası olmayı haketmiyorsun.
Trabzonspor’un kırmızı görmesi, geriye düşmesine üzüldük.
Üzüntümü ikiye katlayan durum; hocanın ve takımın kırmızı kart sonrasında yenilgiyi kabul etmesi, pes etmesi oldu.
Bu seviyelerde kırmızı kart görüp bu kadar dağılan başka bir takım yoktur.
Hocalık, liderlik böyle anlarda ortaya çıkar.
Ben Ahpab'a bağışa yönlendiren ya da reklamını yapan tek paylaşım yapsam şimdi yüz kere özür dilemiştim. Ciddi bir vicdan azabı duyardım.
Ancak Ahpab'ın reklamını yapan, onu defalarca milyonların karşısına çıkaran, oraya bağışa yönlendiren bazı medyacılarda ne yazık ki bunu göremiyoruz. Tamam insan elbette ki kandırılabilir, iyi bir şey yaptığını sanabilir. İlla onlar da suça ortak demiyorum. Çoğu, belki tamamı değildir. Ama insan bir özür diler yahu. Sahi bizim medya neden pek özür dilemiyor. Bu ne kibir...
Depremi pra çevirip halk kahramanı pozu yaparken iyidi değil mi? O zaman halka zarar verdiğinde de özür dileme erdemine sahip olmalı insan. Bazılarının tepkileri ibretle izliyorum.