Genç arkadaş röportajında fotoğraf çetirmek istemedim, hızlıca sahneden inmek istedim diyor. 2 ay sonra alırsın o zaman diplomanı dedi, korktum diyor. Yani sahnede ısrar edip diplomasını almak için uğraşmasa, bu olaydan haberimiz olmasa bir bahane ile diplomasını da iptal etmeye çalışırlar mıydı? Takdir sizin. Bu gençler bu düzende iş ve geçim derdine girecekler şimdi. Bu sadece diploma fotoğraf meselesi değil.
Şu anda etkileşim için Deniz Göktaş’ı kahramanlaştırıp omuzlarına yük bindirmek, ona yapılacak en büyük kötülük ve kolaycılık. O bir kurtarıcı değil; yerdi, gerdi ve doğru bildiğini söyledi, hepimizin hislerine tercüman oldu. Onu bir heykel gibi dikip yalniz bırakmak yerine o sesteki cesareti hep birlikte çoğaltmalı. Yalnız bırakmayacağız.
Deniz Göktaş’ın gösterisi temelde hafıza, inkâr ve yüzleşme üzerineydi. “Döneceğim” dedi, döndü ve bugün, 2 Temmuz’da, gözaltına alındı.
Türkiye’nin hafızası açısından unutmamanın ve yüzleşmenin en ağır günlerinden birinde…
Sadece cesur bir komedyenin gözaltına alınması değil, hafızaya, söze ve ifade alanına sahip çıkma meselesi bu.
İlk refleks de en başta komedyenlerden ve kültür-sanat dünyasından gelmeli.
#DenizGöktaşSerbestBırakılsın
CHP’deki “bölünmeme” çağrısı rejimin partiye atadığı kayyuma itaat etme çağrısıdır ve epey uyanıkça bir çağrıdır. Rejimin CHP şubesiyle beraber yürümek bölünmemek değil, teslim olmaktır.
Reha Muhtar öldü
Ölenin ardından konuşmak, cenaze evinde fısıltı gibidir. Sesi yükseltmek ayıp sayılır. Ama toplum hafızası cenaze evi değildir. Hafıza, vicdanın aynasıdır. Yüzleşmezsek, aynı filmi tekrar seyrederiz. Ki seyrediyoruz da. Bu yüzden birkaç söz söylemek borcumdur.
Mikrofonu kim tutuyordu?
Türkiye’nin 90’larını yaşayanlar bilir. O yıllar televizyonun krallık yaptığı yıllardı. O krallığın tahtında da Reha Muhtar oturuyordu. “Sıcak Saatler” deyince evler susar, sokaklar boşalırdı. Haber, onunla birlikte ciddiyetini yitirdi. Stüdyodan çıktı, salona indi, oradan da magazin sayfalarına gömüldü. Reha Muhtar reytingi tanrı ilan etti. Geri kalan her şey put oldu.
Ama asıl mesele reyting değildi. Mesele, mikrofonu kimin adına tuttuğuydu. Sermayenin koridorlarında, tekçi medya patronlarının masalarında gazeteci Reha Muhtar değil, “tetikçi Reha Muhtar” vardı. Gücün sopasını eline alan kalem, artık yazmaz, vururdu. Türkiye medyası o yıllarda bu vebali çok ödedi. Reha Muhtar, o dönemin en görünür yüzlerinden biriydi.
Unutulmayacak o gece
Tarih, Magazin Gazetecileri Gecesi’ni “utanç arşivi”ne mühürledi. Ahmet Kaya sahneye çıktı. Kürt olduğunu söyledi. Kürtçe şarkı yapacağını açıkladı. O cümle biter bitmez salon koptu. Çatallar havaya kalktı. Bardaklar fırladı. Küfürler yağdı. “Vatan haini” diye bağırıldı. Bir sanatçı, kendi memleketinde, kendi meslektaşlarının önünde, sadece Kürt olduğu için linç sehpasına çıkarıldı.
Tarihi utandıran sadece linç değildi. Linci sahneleyen, mikrofonu elinde kırbaç gibi sallayıp kalabalığı gaza getiren, “daha çok” diye alkışa tempo tutan adamdı: Reha Muhtar.
O gün yalnız değildi, kuşkusuz. Arkasında avuçları patlarcasına alkışlayan bir koro vardı. İsimlerini saymama gerek yok. O kare hafızalarda. Gazeteci, şarkıcı, iş insanı... Hepsi oradaydı. Hepsi alkışa ortaktı. Ama baş aktör, sahnenin ortasındaki adamdı: Reha Muhtar.
Sevgili dostumuz Ahmet Kaya ülkesinden sürüldü. Bir yıl sonra Paris’te, sürgünde son nefesini verdi. Sürgün Ahmet’e ağır geldi. Kalbi o bir yıla sığmadı. 43 yaşındaydı. 43 yaş, bir sanatçının en olgun, en üretken çağıdır. Reha Muhtar ve linç korosunun çoğu, yaşattıkları utancın bedelini ödemedi. Kariyerlerine devam ettiler. Ekranlar utançlarını gizlemeyi sürdürdü.
Ölüm, her şeyi aklamaz
“Öldü bitti” kolaycılıktır. Kişisel vebal Allah’ladır, itirazım yok. Ama kamusal vebal ölmez. Reha Muhtar mikrofonu eline aldığı an, gazeteciliği bıraktı, linci yönetti. Bir sanatçının kapısına “vatan haini” yazan mürekkebi sıktı. Bu bireysel bir kayma değildi. Bu, toplumun ortak vicdanında oluşan bir kırılmaydı. Kırılan vicdan, cenazeyle gömülmez.
Ölüm, kırılan vicdanı onarmaz. Sadece faili toprağa indirir. Geride 10 Şubat’ın utanç görüntüleri kalır. Unutursak, mikrofon yine kınından çıkar. Yine bir sanatçı hedefe konur. Yine bir salon alkışla suça ortak olur.
Hafıza intikam için değil, tekrar etmesin diye vardır.
Ferhat Tunç
Bundan sonra mevcut CHP yönetimin önünde üç seçenek var.
İlk seçenek içeride kalmak: bu mahkemenin yetkilendirdiği yönetim altında etkisizleşmek demek.
İkinci seçenek yeni parti kurmak: bu partinin adını, hafızasını, örgüt ağını ve seçmen sadakatini yeniden kurmaya çalışmak demek.
Üçüncü seçenek ise partiden çıkmadan mahkemenin atadığı yönetimi siyasal olarak tanımamak. Seçmenin tanıdığı CHP’yi sokakta, belediyelerde ve sandık hazırlığında savunmak.
Asıl soru şu: Mevcut CHP yönetimi mahkemenin tanıdığı yönetim ile seçmenin tanıdığı irade arasındaki farkı ne kadar süre diri tutabilir? İktidarın hesabı bu farkın zamanla yorulması, öfkenin sönmesi ve “fiili durum”un normalleşmesi. CHP kadrolarının seçeceği herhangi bir yolun başarısı, tam da bu normalleşmeyi engelleyebilmesine bağlı.
1️⃣Dış politika Türkiye’de artık iç politikanın uzantısı. Haliyle, Özel’in dış politika söylemleri ve görünürlüğünün de artmasını bekliyorum. @istanpolinst dış politika algısı araştırmamıza göre;
✅Dış politika artık seçmen algısında “teknik” bir alan olmaktan çıktı. Doğrudan kimlik, liderlik ve rejim tartışmasının parçası haline geldi.
✅Hem iktidar hem muhalefet bloğunda Batı’ya derin güvensizlik var. Fark, bunu nasıl okuduklarında: Erdoğan modeli kendi seçmeninde “dik duruş ve kişisel liderlik” üzerinden işliyor. CHP modeli ise muhalefet seçmeninde “kurumsallık, hukuk ve akılcı diplomasi” üzerinden.
✅ Muhalif aktörlerin “AB ile yakınlaşma” tarzı söylemleri, muhalefet seçmeninde normalleşme olarak okunurken, iktidar seçmeninde dış güçlere bağımlılık hissi yaratıyor.
✅CHP için fırsat: CHP daha tutarlı ve rasyonel bir çizgiyle seçmene “Türkiye’yi güçlendirmek için AB ile yeniden ilişki” diyebilir. Bağımlılık değil, güç anlatısı kurabilir.
✅CHP açısından risk ise Erdoğan yönetimi mevcut jeopolitik denklemde dış politikayı önemli bir kaldıraç olarak kullanıyor, dışardaki krizler ise içeride istikrarın devamının gereği olarak çerçeveleniyor.
Not: Özel’in söyleminde Türkiye’nin stratejik otonomi politikasının koruyacağına dair bir sinyal var.
@edgarsar91 ile kaleme aldığımız araştırma raporunda detaylıca inceliyoruz. ⬇️
Kadınlara bir noktada “kutsallık” atfediliyorsa durup düşünmek gerekir: Ne isteniyor?
Çünkü kutsallaştırma çoğu zaman bakım ve hizmet emeğini sabitlemenin bir yolu.
En azını verip en çoğunu alma, o emeği görünmez kılma, yaşam alanlarını daraltma biçimi.
Annelik de dahil olmak üzere, “sen artık kendi adına konuşamazsın” demenin en yaygın ve en kabul görmüş hali.
Kutsallık, kadınlar için bir imtiyaz değil, sınır koyma alanı olarak çalışıyor.
Köpek sahipliği ve çocuk yapma tercihleri arasında bir ilişki olup olmadığını irdelemek için bilimsel literatürü tarıyorum. Çok ilginç veriler var. Türkiye ile küreseli karşılaştırma imkanımız da olacak. Bir dosya hazırlıyoruz, kaynaklarıyla paylaşçam ama biraz ipucu vereyim:
🚩 Öncelikle doğurganlık düşüşü ile pet sahipliği arasında neden-sonuç ilişkisi kurabilen yok. Yani doğurganlığın düşmesinin SEBEBİ köpek sahiplenme diyemiyoruz. Hatta bir araştırma, "Köpek sahiplenmek, sonrasında çocuk sahibi olma olasılığını yüzde 33 artırıyor" diyor. Ancak karışık sonuçlar da var. Çinli bir ekip, "Çin'deki yüksek sosyo ekonomik gruplarda pet sahipliği ve çocuk isteğinin azalması arasında küçük (marginally) bir ilişki kurulabilir ama bu durum, esasen ekonomik nedenlerle ilişkili. Ekonomi meselesini aradan çıkarınca ilişki kayboluyor. Genel eğilimde, özellikle de düşük sosyoekonomik gruplarda ise böyle bir ilişki göremedik" demiş.
🚩Küresel araştırmaların genel sonucu şöyle: Köpek sahipliği doğurganlığı belirleyen bir neden değil,
modern yaşamın değişimiyle birlikte ortaya çıkan aynı sosyoekonomik dönüşümün iki farklı sonucu.
🚩Gelelim Türkiye'ye. Avrupa/ABD'de yüzde 25-50 hane köpek sahibi. Türkiye'de ise köpek sahipliği çok daha düşük yüzde 6 civarı. Ama doğurganlık yine de düşüyor.
🚩 Türkiye'de hangi kesimler köpek sahibi? 50 ve üstü yaş baskın. Yalnızlık ve yoldaş arayışı bu yaşta artıyor. Gençlerde ise köpekle ilgilenecek vakit yok.
🚩Peki evcil hayvanlarımızı çocuğumuz gibi görüyor muyuz? Türkiye'de yapılan bir araştırmaya göre, yüzde 39, evcil hayvanı “aile üyesi” görüyor ve yüzde 25 “çocuk/bebek gibi” görüyor. Bir yanıyla yüksek ama bu tantanaya baktığımızda ise düşük bir oran.
Araştırmaların linklerinin de yer aldığı dosyamız yayınlanınca buradan paylaşacağım. Girip tek tek bakabilirsiniz.
Macaristan üzerine yazmak istemiyordum. Ama tartışmaların savrulduğu yeri görünce bir-iki şey söylemek istedim: Türkiye'de Macaristan'da yaptıklarınızı yaparak seçim kazanamazsınız. Her şeyden önce Türkiye'de seçme ve seçilme hakkının kendisine sert bir müdahale var. Üstelik, Türkiye sosyal ve siyasal açıdan çok daha farklı bir ülke. Burada rejim değişikliği süreci eş zamanlı olarak yürütülüyor.
Türkiye'de ana muhalefetin pek çok yolu denediği doğru. Ama bir şeyi ısrarla denemedi: İçeride ve dışarıda sermayenin canını acıtma pahasına radikal halkçı ekonomi ve bölüşüm politikaları önermedi. İçeride ve dışarıda sermaye ile karşı karşıya gelmesi gereken radikal önerilerden uzak durdu. Dengeyi gözetti.
Bu ülkede muhalefetin (kültürel olarak ne kadar şeytanlaştırıldığı, propaganda aygıtları ve son olarak hukuk mekanizması tarafından ne kadar ağır bir muameleye maruz kaldığını düşünecek olursanız) tek yolu sivri bir halkçılık yapmasıydı. 5'li çete dışında halka hedef bile gösterilmedi. Örneğin, bugün maden şirketlerinin kamulaştırılacağını ve verdikleri zararın her kuruşunun tanzim edileceğini söyleyerek hepsini tir tir titretmeleri gerekirdi. Sermaye hedef gösterilmeli, kamulaştırma kartı çıkarılmalı, sert eşitlikçi bölüşüm politikaları önerilerek herkes rahatsız edilmeliydi. Yani muhalefet kavga eden bir sol popülizm yapmalıydı. Kavgayı sadece Saray'a karşı yürütmek yetmez. (Macaristan'la ne kadar karşılaştırabilir olduğunu düşünün.)
Kaldı ki siyasi kavgaya bile geç girildi. Yıllarca "muhafazakar seçmeni ürkütmeme" diye bir saçmalıkla ülke oyalandı. Kılıçdaroğlu şimdi taşlanıyor ama bu çizgideyken çoğunlukla desteklendi.
Bunda muhalefete "makul" siyaset öneren çoğunlukla CHP'nin etrafındaki kanaat önderlerinin payı büyük. Sağa açılmayı da onlar önerdi. Şimdi de "Macaristan dersleri" verenler onlar. Macaristan örneğinden Türkiye için ders çıkmaz. Çıkar diyenler tam olarak neyin çıktığını anlatsınlar, öğrenelim. Sahte heyecan, umut değildir.
Küresel düzen bir dönüşümün eşiğinde. Kırılma dönemlerinde kazananlar “değişim zaten bizden yana” diye düşünenler olmuyor. Kazananlar, değişen zeminin mantığını doğru okuyup siyaseti o zemine taşıyabilen aktörler olur.
Toplumsal zeminde ekonomik baskılar, metropolleşme ve yerel yönetim performansı seçmen davranışını daha akışkan hale getiriyor. Ancak siyasal sistem aynı zamanda bu hareketliliği kontrol altında tutmak için yeni araçlar da üretiyor. Savaş ve krizlerin giderek belirleyici olduğu küresel düzlemde Türkiye de şüphesiz ki değişmeye devam edecek. Ancak değişimin yönünün ne olacağını da toplumsal tercihler ve onları şekillendirip, mobilize eden siyasi hatlar belirleyecek.
Tam da bu nedenle Türkiye’de siyasal mücadelenin önemli bir boyutu gündemin nerede kurulacağı sorusu. Yavaş yavaş derinleşen ekonomik ve sosyal fay hatları mı siyasetin merkezine yerleşecek, yoksa kriz ve güvenlik söylemi bu hareketliliğin üzerini örten bir çerçeve mi kuracak?
Edirne’de kaçak üretim çiftliğine operasyon düzenlendi. 88 tane poodle şuan edirne barınağında sahiplenilmeyi bekliyor.
Üretimi tamamen engelleyin ya da ağır şartlar getirin.
#ÜretimiDurdur#YasayıİptalEt#SokakHayvanlarıSahipsizDeğil
Kendimize soralım: "Ölüm uykusuna yattı" diyerek intiharı romantikleştiriyor muyum? Kişinin mahrem kalması gereken bilgilerini, intihar yönteminin detaylarını, görselleri paylaşıyor muyum? Duyarlılık sergilediğimi zannederek bu tür paylaşımları alıntılayıp yaygınlaştırıyor muyum?
Erol Köse’nin ölümünden sonra yazılanlar en çok şu açıdan düşündürücü:
İyi olma taklidi bile yapmayan bir “kötü”, yıllarca en göz önündeki sektörlerden birinde başı çekenlerden olabiliyor rahatlıkla.
Özellikle kadın sanatçılar üzerinde kurulan baskı, ambargolar, kariyerleri belirleme gücünün bu kadar hoyratça kullanımı; insanları saatlerce, bazen günlerce bekletmekten mesleki yazgılarını belirlemeye uzanan o zorbalık…
Bu kadar çok şey biliniyorken biri o gücü yıllarca nasıl taşıyabildi?
Sırf bir karakter ve kötülük meselesi değil bu, sektörlerin nasıl çalıştığına dair çok şey söylüyor.
Tüm bunları mümkün kılan ve yıllarca sürdüren suistimal düzenini ifşa eden bir hikâye.
Her kadın hayatının bir evresinde ya öznesi olarak ya da birinci çemberinde bir şiddete şahit oluyor.
Dünyanın hasret kaldığı iyilikte insanlar bunlar, kötülerin hükümdarlığında iyiler yalnızdır sanan tüm hıyarların kulağına küpe olsun, biz kadınların öfkesine çifte su verildi artık. Hiçbirimiz yalnız değiliz, kimseyi geride bırakmıyoruz.