yirmili yaşların ortasında birçok insan içten içe yas tutuyor aslında. çocukluğunun gidişine, eski heyecanlarının kaybına ve hayal kurabilen tarafının sessizliğine.
Edebiyat kuramları dersinde Albert Camus’nün Yabancı romanını uzun uzun, pek çok metafor üzerinden tartıştığımız o günleri hatırladıkça, okula dair özlediğim şeylerin aslında tam da böyle anılar olduğunu hissediyorum.
Bugün deneme sırasında öğrencilerimden biri beni yanına çağırdı. Sessizce eğildim, “Hocam, çok güzelsiniz… gözleriniz çok güzel,” dedi.
Yerime geçip oturduğumda içimde tatlı bir kıpırtı kaldı. Bazen bir çocuğun saf bir cümlesi, bütün yorgunluğu alıyor insanın üzerinden.✨
Son yıllarda okuma eylemi tuhaf bir yarışa dönüştü. “Bu ay kaç kitap okudun?” sorusu, “Bu ay ne anladın?” sorusunun önüne geçti. Oysa kitap, bitirilmesi gereken bir görev değil; içinden geçilmesi, durulması, bazen geri dönülmesi gereken bir yolculuk.Ama günümüzde bunun idrakı zor
Şule Gürbüz diyor ya, “Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor…” diye, Allahım bu ne sıkışmışlık diyorum bazen. Sen bizi geniş bir salona al, öyle işte.
Zeki Demirkubuz “bir şeyler yapmak isteyen kendine acımayı bırakmalı” diyordu ya, gerçekten o kadar doğruydu ki o sözü. Kendine acımak kadar insanı yiyip bitiren, onda nefret doğuran, hatta onu kibirlendiren, agresifleştiren bir şey görmedim. İnsan önce kendine acımayı bırakacak