"Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya
Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya"
(Gülten Akın)
İnsan, hayatın hızına atak uydurmaya çalışırken genellikle sadece temel yükümlülükleri yerine getirmeye odaklanma eğilimindedir. Yaşamın getirdiği telaş, bireyi sürekli büyük ve somut adımlar atmaya mecbur bırakırken hayatın asıl anlamını barındıran detaylar sessizce arka planda silinir. Çoğu zaman bir hayatı yorucu kılan şey fiziksel zorluklardan ziyade, insanın durup kendi iç dünyasını veya çevresindeki incelikleri anlamlandırmaya fırsat bulamamasıdır. Sadece sonuçlara ve büyük hedeflere kilitlenmek, kişiyi kendi varoluşuna yabancılaştırarak yaşamı yalnızca tamamlanması gereken görevler silsilesine dönüştürebilir.
Anton Çehov'un "Altıncı Koğuş" adlı öyküsünde, bir akıl hastanesinin başhekimi olan Doktor Andrey Yefimiç, koğuştaki sefalete, pisliğe ve bekçi Nikita'nın hastaları dövmesine yıllarca göz yumar. Hastaneyi düzeltmek için hiçbir adım atmaz. Bunun yerine, acının sadece zihinsel bir yanılgı olduğunu, insanın sıcak ve rahat bir odada da, kilitli bir zindanda da aynı huzuru bulabileceğini savunarak eylemsizliğini felsefi bir kılıfa sokar. Başkalarının çektiği gerçek acıları yıllarca entelektüel bir tartışma konusu gibi ele alan doktor, günün birinde kendisi de o koğuşa kapatılıp bekçi Nikita’dan yüzüne okkalı bir yumruk yediğinde dehşete düşer. Yıllarca arkasına saklandığı soğukkanlı felsefe, şiddet kendi bedenine temas ettiği ilk saniyede yerle bir olur.
İnsan, uzaktan izlediği acılara ve haksızlıklara karşı çok kolay felsefe yapar. Kendisine dokunmayan trajedileri soyut kavramlarla açıklamak veya "hayatın bir gerçeği" diyerek rasyonelleştirmek, kendi eylemsizliğini aklamaktan başka bir şey değildir. Başkalarının acılarına bakarak bilgelik taslamak son derece konforludur; çünkü ortada bedelini sizin ödediğiniz bir şey yoktur. Ancak uzaktan kurulan süslü cümleler ve tahammül tavsiyeleri, felaket gelip kendi kapınızı çaldığında anında hükmünü yitirir. Gerçek acı soyutlamalara izin vermez; konfor alanınız yıkılıp ateş bizzat size dokunduğunda, başkalarına satmaya çalıştığınız bütün entelektüel teselliler iflas eder.
Gürültüye ve kalabalığa alışmıyorsun. Alışmak dediğin her geçen gün varoluşunun biraz daha uzağına savrulmak. Bile isteye böğürtülen her motorsiklet, kat kat yıkılan evlerde çınlayan her beton kırıcı, odalarda yalnız ve tutsak bırakılan her köpeğin havlaması, mikro cinnetler tetikliyor içinde. Oluk oluk insan akıyor üzerine geçitlerde, yollarda, metroda. Mendil kadar parklarda huzur bulmaya çalışıyorsun, kendi malını çalmaya gelmiş hırsız gibi. Hepsinin üstüne bir de suçluluk kaplıyor içini. Hem var olamamanın hem de varoluşu düşünmeye yer açamamanın suçluluğu. Alışmak dediğin, kendine varamamanın acısını dahi hissedemeyecek hale gelmek. Oysaki tam da o acı, bizi kendi sezgilerimize, sağduyumuza, sükûnetimize bağlayacak olan.
Edip Cansever, Umuş:
bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan
yeni bir başlangıç vardır
parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın
gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.
nedensiz bir çocuk ağlaması bile
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır.
Turgut Uyar, Biraz Daha:
"Kullanmam ucuz özgürlüğü sana sığınırım
Azarladığım bir dünyayı suya bırakıp
Günlük dövüşü en uygun yerinde keserek
Ve kan biraz daha akar durur, akmalıdır
Bir çaresizlik sanırım, öfkem büyür uğunurum
Oysa bir çiçek bir güzel dünyaya bakmalıdır
Ve kuytulardan, unutulmaktan tek tek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Senin yıldızların güneşlere dönüşür
En karışık en bozgun bir öğle uykusunda bile
Ve sonsuz sevinç taşıyan bir çığlıktır
Bir suyun bir başka suya karışması
Kanları çökelirken bir soylu tabaka
Bir bahar anlatıcısının
Bir mutluluk dülgerinin
-Gecelerde ve yalnızlıklarında hepsi üşür-
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ne kadar hüzün geçmişse dünyadan
Ne kadar acı geçmişse yaşayacağız
Hepsini yeniden, bir bir dünyada
Dünyadan ve dünyayla sana sığınırım
Acılardan ve hüzünlerden değil
Kaçmalardan ve korkulardan değil
Çünkü bir güçtür sıcaklığın kollarıma
Çünkü kanları, kanları, kanları hatırlarım
Çünkü ölülerimiz toplanacaktır
Ve yüceltilecektir bir mavide.
Haberlere yorumlara ve büyük tirajlara
Asalak otlara karşı, türeyip giden
Bir sun'i ilkahla üreyip giden
Bir soya, bir sanrıya karşı
Kuşanıp kahramanca tek silahını, kanını
Diri bir su gibi gidenleri hatırlarım
Odalarda ve güzel bir dünyada
Sararken bir başına eski güneş
Yıldızımız uzak bir iklimde
Bir tüfek olacaktır. Bir tüfek
Ölülerimiz toplanacaktır.
Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.
Anılacaktır bir general pantolonundan
Nasıl sezgiler ve gerekçeler çıkardığımız
Nasıl kırgın ve nasıl umutlu olduğumuz
Bir şenliğin başlangıcından ve sonundan
sığınmamız da anılacaktır.
Ölülerimiz toplanacaktır
Kenar köşe kasaba hanlarından
Deniz en güzel aşkken ayışığına
Küçük ve karanlık odalarda öldürülenler
Direnerek ve akarak ölenler
Yüceltilecektir
Anılacaktır ölümleri
Bir şehir akşamında herkes kaçışırken
Ormanlar bir çözülmeye bozulurken
Karanlığa kanıyla karşı duran
Kanıyla ışıtan, yalazlayan karanlığı
Yalnız ve dayanıklı gecelerinde üşüyen
Ölülerimiz toplanacaktır.
Biraz daha kan, kan ve suyun akışı
Ey suyun güvenli akışı
Sana bir yamaç gerekmez mi
Ki sonun özlemine hızlı varsın
Ki sen varsın, akıtılmış kanlarla varsın
Ve kan ve akışın o soylu tabakta
Ormansız bir halka sunulacaktır
Bir orman olarak
Ona sığınılacaktır.
Sana sığınılacaktır kırılıp toplanınca
Sana sığınıyorum kırılıp toplanınca
Değil sonsuz girdiçıktısına yaşamaların
Ey en güzeli, en gürü bütün çeşmelerin
Ayın ve denizin sahibi ve su içmelerin
Sana sığınılacaktır
Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda
Akıtılan ve akıp gelen kanlarda
Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca
Eller temizlenecektir
Bir tören olacaktır
Ölülerimiz toplanacaktır."
elbette biliyorum,
bir gün parmak izimi
ben de bir mezar taşına basacağım.
yine de bütün kalbimle, ağız dolusu
gözyaşları içinde şunu söylerek gideceğim.
insandan başka cehennemim olmadı..
insandan başka cennetim olmadı..
~ şükrü erbaş
Asaf Halet Çelebi, Mâra:
"bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın
tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra
başım omuzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık"
Gitmedim. Gidemedim. Anladım ki artık beni İstanbul’a çağıran bir şey yok. Her yerde olduğu gibi orada da her şey yabancı bana. Senden ayrılmanın benim için ne derece korkunç hatta olanaksız olduğunu çok iyi biliyorum. Tıpkı artık beni sevmediğini bildiğim gibi.
kış uykusu
2014
Gazeteciler tutuklanırken, ülke zulümlere, yalanlara boğulmuşken hatırlayalım. Yaşamı pahasına konuşmayı, yazmayı seçen Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümü bugün 🌹
“Ben, Atatürkçüyüm.
Ben, Cumhuriyetçiyim.
Ben, Laikim.
Ben, Anti-emperyalistim.
Ben, Tam bağımsız Türkiye’den yanayım.
Ben, Özgürlükçüyüm.
Ben, insan hakları savunucusuyum.
Ben, terörün karşısındayım.
Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Dün sabaha değin araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız.
Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır.”
Uğur Mumcu
Georges Perec'in Uyuyan Adam'ından 10 Alıntı:
"Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor."
"Konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu. Ama bu sözcükler, boğazında takılıp kalan bu binlerce, milyonlarca sözcük, arkası gelmeyen sözcükler, sevinç çığlıkları, aşk sözcükleri, budalaca gülüşler, peki onları ne zaman bulacaksın yeniden?"
"Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık, her seferinde er ya da geç karşında bulduğun, dost ya da yıkıcı yalnızlık; onun karşısında, her seferinde yalnız kalıyorsun, yardımdan yoksun, şaşkın ya da afallamış, umutsuz, sabırsız."
"Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek."
"Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor."
"Zamanla duyarsızlığın inanılmayacak bir hal alıyor. Gözlerinde parıltıdan eser kalmamış, siluetin tam anlamıyla çökmüş. Bıkkınlıktan, burukluktan eser taşımayan bir dinginlik gelip yerleşmiş dudaklarının kenarına."
"Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun."
"Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."
"Karmakarışık anlamlar taşıyan bağlantısız sözcükler çevrende durmadan dönüyorlar."
"Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın: düzen ya da eylemsizlik, başıboş sürüklenme ya da uyku, geceleyin devriye gezmeler, yansız anlar, gölgelerin ve ışıkların kaçışı. Daha uzun bir süre kendine yalan söylemeyi, kendini sersemleştirmeyi, kendi oyununa gelmeyi sürdürebilirsin belki. Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı. Ölmedin. Delirmedin."
Haftalardır Orduluların verdiği bir mücadele var? Kuş cenneti olmayı bekleyen bir alanı geri dönüşü olmayan bir inşaata dönmesin diye mücadele ediyorlar. Doğa için bir şeyler yapmak istiyorsanız en azından paylaşıp etiket yapın! Duyun, duyurun! Bu mücadeleye ortak olun! Lütfen🙏
Birhan Keskin, Kışın Bana Yaptıkları:
Seni bir boşluğa attım
gövdemi başka gövdeler bilmeyecek artık
boşluk sesi ol...
hoşluk sesi ol...
sonra dönüp üz beni.
Yüzüm yüzünü terk edeli kıştı.
Yeni yeni kıştı. Kollarım kendi
bacaklarımı sarmıştı. Fotoğrafta görünmeyen
ışıklar vardı. Sandalyenin ucuna oturmuştum.
Gözlerim bacaklarıma dolanan kollarıma,
sonra bacaklarıma, sonra daha uzağa, salondan
da uzağa,
o yok yere bakıyordu.
seni bir boşluğa attım
gitmek üzereydim kalktım
boşluk sesi ol...
hoşluk sesi ol...
Gözlerimdeki ay ışığı
gözlerinin körlüğü içindi.
II.
Hadi benim umarsızım
ben ölmek üzereyim
yorgunluğum da öyle
sabrımın son parçasını da yedim
az önce.
Hadi benim suskunum
geçtiğim yılları yaktım ardımda
çocukluğumdan gelirken düştüğüm
o keskin virajdan
sürüklendiğim bu vakte dek
sıkıca tuttuğum
kırık dökük inançlarım bile
ölmek üzere.
hadi benim kırgınım
kışın bana yaptıklarından,
yazın beni öldüren yıldızlarından sonra
yitirdiğim mevsimler değil,
vaktim yok,
baktığım yerleri yaktım
içime ağladığım suları da içtim
az önce.
III.
Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuş gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.
Yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü,
artık sonsuza dek yitirdiğimizi
büyünün bitişini,
hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.
Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?
IV.
Kalbim
ölü mevsimler gibisin
bir şeyin görünmeyen iyi yanları gibi
ama bitti mevsim,
bir başka yolcu yok sana
fark etmez gibisin.
Kalbim
demir masanın küfü, örtünün yırtığı
camın kırığı, patlayan freni hayatımın
kalbim, anla, bitti mevsim
bir başka yolcu yok sana.
Füruğ Ferruhzad, Pencere:
Bir pencere, bakmaya
Bir pencere, duymaya
Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi
Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.
Yalnızlığın küçücük ellerini
Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla
Dolduran bir pencere
Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine
Bir pencere, yeter bana
Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben
Bir resimli kitap bahçesinde
Kağıt ağaçların gölgesi altından
Toprak yollarında geçip giden
Kuru mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin
Sıralarında veremli okulların
Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan
Ve kara tahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
Uçup gittikleri
o andan
Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben
Ve hala başım
Dopdolu
Bir deftere toplu iğnelerle
Çakılan
O kelebeğin yabansı sesiyle
Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle
Ve bütün kente
Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar
Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında
Aşkımın çocuksu gözlerini
Ve isteğimin acili şakaklarından
Fışkırdığında kan
Yaşamım artık
Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvardaki saatin tiktaklarından başka
Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok
Çılgınca sevmekten başka
Bir pencere yeter bana bir tek pencere
Bilince ve bakışa ve suskunluğa
İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
Ve sor aynadan
Adını kurtarıcının
Ve işte senden daha yalnız değil mi
Ayaklarının altında titreyen gökyüzü?
Yıkıntı elçiliğini, peygamberler
Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?
Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin
Bu patlamalar ardarda
Bu zehirli bulutlar?
Ey dost, ey kardeş, ey herkes!
Yazın tarihini gül soykırımının