Sürekli seçiyoruz: İşimizi, bankamızı, markamızı, kimliğimizi… Peki seçtiğimiz dünyanın kurallarını kim koyuyor? Kapitalizm, bağımlılığı ortadan kaldırmadan özgürlük duygusunu nasıl üretti?
@evrenselgzt 'deki yeni yazım: Özgür Bireyin İcadı.
https://t.co/429eWcYspN
Son zamanlarda yeni bir meslek doğdu: Instagram üzerinden insanların sinir sistemini regüle (?) etmek.
İsim vermeyeceğim. Bir süredir benim de takip ettiğim, 230 binden fazla takipçisi olan bir hesap var. İlk zamanlarda paylaşımları masum, hatta zaman zaman faydalı görünüyordu. Fakat hesabı takip ettikçe kullanılan dilin giderek daha kesin, daha kapsayıcı ve neredeyse teşhis koyar hâle geldiğini fark ettim.
Bu içerikleri tehlikeli bulmamın nedeni açıkça saçma ya da saldırgan olmaları değil. Aksine, farkındalık, şefkat ve iyileşme diliyle sunuluyorlar.
İşte ne bileyim sabah geç mi kalkıyorsun? Travma.
Gece uyuyamıyor musun? Sinir sistemin alarmda.
Mesajlara geç mi dönüyorsun? Kaçınma tepkisi.
Peçeteyi üç kere mi katladın? Muhtemelen çocukken yeterince görülmedin.
İnsana dair yeterince genel bir cümle kurarsanız milyonlarca kişi kendini onda bulabilir. Bunun adı her zaman içgörü değildir. Bazen yalnızca Barnum etkisi olur. Herkese uyabilecek bir tarifin, yalnızca bize ait çok özel bir hakikat olduğuna inanırız. Çağımızın bir de "özel hissetmemiz gerekiyooo" gibi bir aptallığı da var ya.
E ama bu doğru olmayabilir, itirazını ettiğinizde ise hemen şu cümle geliyor "Ben kimseye tanı koymuyorum."
Elbette koymuyorsunuz? Yalnızca gündelik davranışları klinik çağrışımlarla açıklıyor, insanı kendisinde görünmeyen bir yara aramaya yöneltiyor ve ardından o yaranın çözümü olarak kendi eğitiminizi sunuyorsunuz. :)
Tanı koymak yalnızca bir hastalığın adını söylemek değildir. Bir insanın yaşantısını sürekli travma, donma, kaçınma, bağlanma sorunu veya sinir sistemi bozukluğu diliyle çerçevelemek de kişide fiilen bir öz tanı yaratabilir.
Somatik çalışmalar yararlı olabilir. Beden farkındalığı öğrenilebilir. Ancak birkaç eğitim ve sertifika; psikoloji veya psikiyatri eğitiminin, klinik değerlendirmenin, ayırıcı tanının, süpervizyonun ve mesleki sorumluluğun yerine geçmez.
Bir yöntemi öğrenmek başka şeydir. İnsan ruhunu değerlendirme yetkinliğine sahip olmak başka şey.
Üstelik ruh sağlığı alanında "Bu içerik tanı amacı taşımaz" cümlesi, içeriğin yarattığı etkiyi otomatik olarak etik hale getirmez. Sigara paketine "sağlığa zararlıdır" yazınca sigaranın vitamin olmaması gibi.
İnsanların kendilerini anlamaya ihtiyacı var. Fakat insanın bu ihtiyacını önce korkuya, sonra etikete, en sonunda da satılabilir bir eğitime dönüştürmek farkındalık olamaz. Lütfen ne olduğunuza dair teşhis koymadan önce, size bu teşhisi koydurmaya çalışan kişinin ne çeşit bir manyak olduğuna ya da olmadığına bakın. Çünkü bunlar minik masum paylaşımlar değil, kapitale dönüşen genel geçer söylem.
İnsan gerçekten kendinin efendisi mi, yoksa içimizde hâlâ Homeros’un tanrıları mı konuşuyor?
Nolan’ın The Odyssey’sinden yola çıkıp Homeros’tan Augustinus’a, Kant’tan Vygotsky’ye şu sorunun peşine düştüm: “İç dünya” ne kadar içimizde?
@kitapkritik24
https://t.co/sukXG0wRQg
Sosyalist düşüncenin Türkiye’deki en ciddi sorunlarından biri, uzun zamandır toplumsal bir araç olmaktan çok kültürel ve entelektüel bir kimliğe dönüşmesi olabilir. Teorik derinlik, felsefi incelik ve bilimsel titizlik kuşkusuz bir düşüncenin zaafı değildir. Fakat bunlar giderek düşünmenin araçları olmaktan çıkıp bir tür seçkinlik ölçüsüne dönüşüyorsa, ortada başka bir problem vardır. Anlaşılmak yerine karmaşık olmak, yaygınlaşmak yerine ayrıksı kalmak, örgütlemek yerine doğru pozisyonu temsil etmek değer kazanıyorsa sosyalizm, adına rağmen toplumla arasındaki mesafeyi büyütmeye başlamış demektir.
Bu kültürün yüzeyselliğe duyduğu haklı itiraz, zaman zaman sıradan olana, popüler olana ve nihayet sıradan insana karşı bir mesafeye dönüşüyor. En sofistike analiz, en ince teorik ayrım, en az kişinin okuduğu dergi, en güç metin, neredeyse kendi başına bir değer haline geliyor. Sonra kimsenin okumadığı kitap, az satılan dergi, dar bir çevrede dönen tartışma ve bitmeyen hizipleşme, siyasi başarısızlığın işareti olmak yerine düşünsel doğruluğun kanıtı sayılmaya başlanıyor. Böylece hareket kendi başarısızlığına bahane bulmakla kalmıyor, onu ahlaki bir üstünlüğe de çevirebiliyor. Bizi anlamıyorlarsa sorun bizde değildir, toplum henüz hazır değildir. Bizi desteklemiyorlarsa bunun nedeni bizim yanlışımız değil, onların bilinç düzeyidir. Bu düşünme biçimi bir süre sonra kendi kendisini yanlışlanamaz hale getiriyor.
Ortaya çıkan şey biraz festival filmlerinin en kapalı örneklerine benziyor. Filmi kimse anlamıyor ama tam da bu nedenle önemli olduğuna inanılıyor. İzleyen herkes başka bir şey çıkarıyor, kimse gerçekten etkilenmek ya da dönüşmek zorunda kalmıyor; fakat filmin etrafında belirli bir kültürel aidiyet, minik ve ısrarcı bir alkış korosu da kurulabiliyor. Siyasi bir düşünce için mesele daha ağırdır. Çünkü sosyalizm estetik bir beğeni biçimi değildir. Adının içinde toplum vardır. İnsanların yaşadığı somut ilişkilerden, sınıflardan, işten, mahalleden, aileden, geçimden, korkudan, arzudan ve ortak hayattan hareket etmesi gerekir. Toplumu yalnızca teorinin nesnesi olarak görüp siyasal özne olarak kaybettiğinizde toplumculuk kolayca dar bir entelektüel altkültüre dönüşebilir.
Türkiye’de bunun sonuçlarını oldukça açık görüyoruz. Ana akım denebilecek güçlü bir sosyalist medya alanı yok. Basın ve yayıncılık geniş bir toplumsal dolaşım yaratacak ölçeğe ulaşamıyor. Teorik metinler çoğu zaman birkaç yüz ya da birkaç bin kişinin çevresinde dönüyor. Buna karşılık aynı küçük çevre içinde teorik ayrımlar, siyasal saflık sınavları ve karşılıklı dışlamalar son derece yoğun. Enerjinin büyük bir bölümü dışarıya doğru genişlemek yerine içeride kimin yeterince doğru, yeterince radikal, yeterince tutarlı olduğunun tespitine harcanıyor. Böyle bir siyasal kültürde küçülmek bile bazen saflığın işareti sayılabiliyor.
Daha düşündürücü olan, bunun zamanla romantik ve aristokratik bir tepkiye dönüşmesi. Toplumdan uzaklaştıkça kendisini daha devrimci hisseden bir sosyalizm ortaya çıkıyor. Oysa toplumun gerisinde kalmak da mümkündür. Gündelik hayatı, yeni iletişim biçimlerini, popüler kültürü, insanların ihtiyaçlarını, arzularını ve korkularını küçümseyen bir siyaset, kendisini ne kadar ilerici adlandırırsa adlandırsın toplumsal bakımdan gerici bir pozisyona düşebilir. Küçümsediği sağ siyaset mahalleyi, aileyi, dayanışmayı, dili ve gündelik ilişki ağlarını kendisinden daha iyi okuyorsa, burada ciddi bir siyasi başarısızlık vardır.
Bu nedenle sosyalist düşüncenin önündeki mesele teoriden vazgeçmek ya da düşünceyi basitleştirmek değildir. Mesele teorinin yeniden toplumsal bir dolaşıma girebilmesidir. Bir düşüncenin derinliği, yalnızca onu anlayabilenlerin azlığıyla ölçülemez. Bazen asıl düşünsel güç, karmaşık olanı kaybetmeden ortak deneyimin diline çevirebilmektir. Türkiye sosyalizminin biraz daha az polisliğe, biraz daha fazla anlatıcıya; biraz daha az mezhep tartışmasına, biraz daha fazla toplumsal temas noktasına ihtiyacı olabilir.
Belki esas soru şudur: Kendisine “toplumcu” diyen bir düşünce, toplumla arasındaki mesafeyi neden bu kadar kolayca bir erdem sinyaline çevirebiliyor? Bu soru ciddi biçimde sorulmadan, birkaç yüz kişilik çevrelere birkaç yüz kişi daha eklemek siyasi büyüme sanılmaya devam edecektir. Sosyalizm toplumdan uzaklaştıkça sosyalistleşiyorsa, orada yalnızca bir strateji sorunu değil, düşüncenin kendisine ilişkin daha derin bir yozlaşma vardır.
Dikkati yalnızca “irade zayıflığı” saymak meselenin yarısını kaçırmak demek. Nasıl parçalandığını ve toparlanabileceğini anlatan 5 kitap seçtim @iyi_okur'a.
İyiokur, alanında uzman kişilerin kitap tavsiyelerini okurlarla buluşturan ücretsiz bir platform
https://t.co/6b1DeeeS2Z
Okur, okutur ve elden geldiğince yayarsanız çok seviniriz. CAS Konservatuvar’ın tiyatroya, oyunculuğa, eğitime ve yaşama bakış açısını gerçek ihtiyaç sahibi gençlere ne kadar ulaştırsak kârdır😊🙏🏻
https://t.co/TLR3vVGGYV
ÖZEL HABER:
VâVeyla-Buse Torun
Buse Torun, hem öğrenci hem mezun hem de kurucu ve eğitmenlerle konuştu. Bu özel haberin tamamını linkten okuyabilirsiniz:
Psikoloji, gelişim, yapay zekâ, kültür, eğitim ve gündelik hayat üzerine konuştuğum YouTube kanalını buraya bırakayım.
Akademik olanı gündelik olandan, teoriyi hayattan ayırmadan anla(t)maya çalışıyorum.
Biraz bakım yaptık, yeni videolara hazırlıyoruz :)
https://t.co/fWlgLVT4pp
“Ekonomik koşulların ağırlaştığı ve bağımsız sahnelerin varlık mücadelesi verdiği bu dar boğazda CAS, tiyatroya adım atmak isteyen gençlere kapılarını tam burslu bir modelle açmayı sürdürüyor.”
Buse Torun, hem öğrenci hem mezun hem de kurucu ve eğitmenlerle konuştu. Bu özel haberin tamamını linkten okuyabilirsiniz:
https://t.co/imHhH9fmnM
Harold Pinter’ın zamansız, tekinsiz ve kara mizahla örülü dünyası sahnede. "Yeni Dünya Düzeni" üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
https://t.co/rXjXLZsMUl
Harold Pinter’ın Yeni Dünya Düzeni, belirsizliğin şiddetinin en basit ifadelerle nasıl yaklaştığını gösteren absürt bir kara komedi. @efsaneodag rejisiyle 21 Haziran Pazar 14.00’te DasDas Ataşehir Kısalar Festivali’nde, Açık Sahne’de. Ücretsiz. Herkese bekleriz (Sohbet de ederiz)
"Akademisyen Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat Ya Da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk..."
https://t.co/ygULe5i0oY
Çocuk çocuk diyoruz ama kimdir çocuk? Türkiye'de kimlerdendir? Bugün çocukluğu çoğu zaman doğal bir hayat evresi gibi konuşuyoruz. Oysa çocukluk, aynı zamanda iktidar, eğitim, emek, yoksulluk ve piyasa meselesi. @PerspektifOn ’te yayımlanan yeni yazımda, çocuğun evden devlete ve piyasaya uzanan tarihsel yolculuğunu yazdım.
https://t.co/XNiHtNJYEx
"Çocukların elinden oyundaki kılıcı alabilirsiniz. Ama onlara öfkeyle ne yapacaklarını, güçle nasıl ilişki kuracaklarını, yenilgiyi nasıl taşıyacaklarını, korkuyu nasıl konuşacaklarını öğretmediğiniz sürece o kılıç başka biçimlerde geri döner. Daha sessiz, daha örgütlü, daha kirli biçimlerde. Asıl mesele tam burada başlıyor."
https://t.co/VQ1A3j3Rr5
Tiyatro oyunlarından sonra fuayede “oyun nasıldı?” diye sorup video çekme ve bununla pr teşebbüsünde bulunma eğiliminin de bir an evvel bitmesi gerekiyor artık.
Ne sakillik!..
Bazı suçlar karşısında kınama, öfke ve tepki göstermek elbette insani ve toplumsal olarak anlaşılır bir reflekstir ancak kullanılan dil her zaman beklediğimiz etkiyi üretmeyebilir. Özellikle ayrıntıyı büyüten, failin eylemini merkezine alan, dehşeti tekrar tekrar sahneleyen ya da “bakın ne kadar korkunç” derken istemeden o eylemi görünür ve çarpıcı hale getiren ifadeler, kimi kişiler için caydırıcı olmak yerine özendirici bir yankı da yaratabilir. Tepki bazen ahlaki bir sınır çizmek yerine, suç işlemeye eğilimli zihinlerde bir tür dikkat, güç, etki ya da ödül duygusuna dönüşebilir. Bu yüzden toplumsal duyarlılığı ifade ederken yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz de önemlidir. Faili parlatmadan, suçu dramatize etmeden, mağduru ve toplumsal iyileşmeyi merkeze alan bir dil kurmak daha sağlıklı, daha sorumlu ve daha koruyucu bir iletişim biçimidir.