Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah...dedim sonra,
Ah!
Aile terbiyesiyle nazik davranıyorsun, seni zayıf zannediyorlar. Herkes kendini överken ihtiyacın olmadığı için susuyorsun, kimseyi tanımıyor zannediyorlar. Tazmanya canavarı olmadan yaşamak mümkün değil mi?
hüzün bir duraktır; uğranır ve devam edilir. eğer kalbine "üzülme mühleti" tanımazsan, o hüzün bir süre sonra ikamete dönüşür. kalbi eğip büken her mesele için bir bitiş çizgisi şart. "bu kadar üzüleceğim, yeter" diyebilmeli insan. zira sınırı çizilmeyen her acı, sahibini yutar.
Öğretmenler, yeni nesil artık sizlerin eseri değil. Hayatları boyunca özel hissetmemiş, bütün travmalarını çocuklarına yüklemiş, ben yapamadım çocuğum yapsıncı ebeveynlerin narsist, sorunlu, kendine her şeyi hak gören çocuklar yetiştirmesinin eseri.
İyileşmenin bir parçası da tiksinti duymaktır. Gerçek bir tiksinti. Geriye dönüp baktığınızda, sevgilerini kovaladığınız insanlardan ve bunu asla hak etmeyenlere verdiğiniz erişimden utanacaksınız. Bunu hissedin. Ondan ders çıkarın. Sonra da serbest bırakın. O haliniz artık yok.
Bizim insanımızın en çok "ezme iştahı" duyduğu insan profili bu: Nazik mizaç.
Bağıran, çağıran, küçümseyen, üstenci, çaçaron üsluplu insanlara tezat şekilde ağızlarını dahi açamazlar, sinip kalırlar yanlarında.
Bu tarz insanlarınsa yaptığı her şeye, ortalama bir şeye, vasat bir hataya bile kocaman kulplar takar, alay eder, küçümserler. Fesat insanların ezme iştahını kaldırırlar naziklikleri. Bu tarz mizaç nazikliği, aşağı ruhların ezme arzusu uyandırır.
Kadının ruhu yaradılışsal olarak nazik. Bu tarz mizaçlar böyle imalı, laf sokmalı, hakaret, bağırma çağırmalı üsluba, çok vasat düzeyde bir küçük düşürmeye bile hazırcevap karşılık veremezler. Kitlenirler.
Femme fatale, dominant, tetikleyici, ateş meşrep rollerinde o yüzden zorlanıyor çünkü mizacına uygun değil. Yeteneği, becerisi elbette eleştirilir ama böyle mizacı olan birine fesat ve gizli bir ironiyle sürekli üzerine gitmek pespaye bir tavır. Ki kaybeden o olmuyor bu yüzden.
Kızın karmasına öyle giriyorlar ki; ışığını çoğaltıyorlar iyice. Bu da ilahi adaletin en güzel ve muzip tarafı.
"Diziler ahlâkımızı bozuyo…"
"Netflix’in işi gücü yok Rüstem amcanın oğlunu gay, kızını OnlyFansçı yapacakmış…" geyikleri. Konuyu indirgedikleri, dalga geçtikleri seviye bu.
Kimsenin sizin bireysel ahlâkınızla ya da ahlâksızlığınızla ilgilendiği yok. Kadınların eskortlaştırılması, erkeklerin porno, uyuşturucu ve sanal bahis gibi bağımlılıklara düşmesi ahlâkî değil; ticari ve yapısal bir mesele. Ortada bir ahlâk bekçisi yok yani. Ortada eli kanlı neoliberal alacaklılar var.
Siz birey değil satılık bir verisiniz. İzledikleriniz, aradıklarınız, tıkladıklarınız; algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Davranışsal psikoloji modelleroyle size yeni içerikler, ürünler, rol modeller olarak geri sunuluyor.
Ortada bir ahlâk tartışması falan yok. Ortada algı ve davranış mühendisliği var. Libidonuza, hormonel sisteminize, temel içgüdülerinize oynanıyor. Çünkü bağımlı, dürtüsel ve dağınık zihinler daha kolay sömürülüyor. Shoshana Zuboff "gözetim kapitalizmi" düzeni diyor buna.
Sosyal medyayı ve yapay zekâyla profesyonelleşmiş ileri veri-analiz sistemlerini geçelim hadi.
Yirmi yıl önce yalnızca bir televizyon dizisi olan Kurtlar Vadisi’nin bu ülkede erkeklik, güç ve şiddet nasıl şekillendirdiği ortada. Medya etkileri kuramı bunu diyor işte: Sürekli maruz kalınan şeyler gerçeklik algısını dönüştürür.
Benzer şekilde, Emine Bulut’un boğazı kesilerek katledildiği görüntülerin sosyal medyada dolaşıma sokulmasından bir sonraki ay kadın cinayetlerinde artış yaşandı.
Gelmiş hala bunlara rağmen dizilerin, sosyal medyanın algı gücünü küçümsüyorlar.
Bugün "5. kol faaliyeti" diye konuşulan şey, bunun veri temelli, küresel hali. Bunları, bunca şeyi tesadüf sanmak saflık falan değil; aptallık artık.
Altı kişilik grup kafede oturuyor. Konuşmanın %90'ını tek bir kişi yapıyor. Eğer olur da başka biri konuşursa, bir sonraki konuşan mutlaka yine o kişi oluyor. Buradaki gizli agresifliği ve dominasyonu görmemek mümkün değil. Özellikle içedönük biri için bir işkence seansı gibi.
7 sene geçmesine rağmen
“ben sana hiç seni seviyorum dedim mi nazlı”
“8 kasım değil daha gitme”
“artık zümrüt yeşili nazlı”
“artık 88 bora “
“zaten o şefkati aşk zannetti” cümlelerini yer mekan farketmeksizin görünce direkt şu şekil tribe giriyorum
Şimdi, acının ormanından geçiyorsun
her şey bir daha kanasa da
ne geçtiğin yola ne sana dokunabilirim ben
geç meleğim, senin de şarkıların olsun
içindeki telleri titreten.
BİRHAN KESKİN