@AltayCemMeric "Pergel gibiyiz; bir ayağımız şeriatın sarsılmaz zemininde sabittir, öteki ayağımız ise yetmiş iki milletin iklimlerini dolaşır."
-Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî
Sen gitsen de gölgen kalır,
o gölge onlara yeter,
hatta artar bile…
Ah benim abim.
İnsanların çoğu söylediği sözden çok, gücü eline geçince ne yaptığıyla kendini ele veriyor vallahi öyle tam dediğin gibi.
Hele “özür diledi, mesele kapandı” kolaycılığına hiç katılmıyorum. Özür kıymetlidir ama karakteri tek başına temize çıkarmaz. Aynı şey tekrar tekrar yaşanıyorsa artık önümüzde bir hata değil, bir alışkanlık ve karakter meselesi olur.
Bir de şu “baskı görünce geri adım atmayı tevazu zannetme” kısmı kılıç gibi. İnsan yanlışını fark edip delille dönerse başımın üstünde yeri var. Ama dün savunduğunu bugün sadece tepki büyüdüğü için terk ediyorsa, orada ilimden çok kitle hesabı ararım.
Pu senin sıfatına derim.
Müslüman kardeşinin namusuna, annesine, kızına kendi namusunmuş gibi bakamıyorsan daha konuşacak çok temel meselemiz var.
Bunlar hiç sokağa çıkmamış.
Senden duyduğum ve bayıldığım bir cümle; hiç domuzla güreşmemiş.
İlim mevki değildir. Özür de otomatik olarak ehliyet belgesi değildir. İnsan önce karakteriyle kendini gösterir, sonra sözüne bakılır.
Abi senin “İnsan hatıratından tanınır, hatırat bir insanın omuriliğini okumaktır” minvalindeki sözünü çok severim. Buraya da tam oturuyor.
Allah yardımcın olsun.
@AltayCemMeric Vallahi nasihat edecek kafa yok onlarda. Ama öğrenecekleri çok şey var. Önce şu kibirli kürsüden bir insinler belki bir şeyler öğrenmeye başlarlar abi.
Burhânnâme | Cilt I — Şerh 1
Kibir: Hakikatin Önündeki İlk Perde
Hakikat aranacak bir şey değildir.
Vazgeçilecek olan, ona engel olan kibirdir.
Çünkü burhan, hakikati üretmez. Sadece üzerindeki perdeyi kaldırır.
Bu taşın ilk cümlesi, insanın hakikate ulaşmasından önce hakikat karşısındaki tavrını sorgular.
Çünkü insan çoğu zaman hakikati göremediği için değil, gördüğü hakikatin gerektirdiği teslimiyetten kaçtığı için yanılır.
Kur'an bunu Firavun'un kavmi üzerinden çok çarpıcı biçimde anlatır:
“Kendileri de bunlara kesin olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden dolayı onları inkâr ettiler.”
Neml 27/14
Demek ki bilmek ile kabul etmek aynı şey değildir.
İnsan bir hakikati zihnen görebilir; fakat nefsi o hakikatin gerektirdiği sonucu kabul etmeyebilir.
İşte kibir burada yalnızca “kendini büyük görmek” değildir.
Hakikati kendi nefsine tâbi kılmaya çalışmaktır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kibri şöyle tarif eder:
“Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.”
Sahih Müslim, 91
Hadiste geçen iki ifade çok ağırdır:
hakkı reddetmek.
insanları küçümsemek.
Yani kibir iki cephede ortaya çıkar:
Hakikate karşı direnmek, insana karşı yükselmek.
Bu yüzden çok kitap okumak, çok kaynak bilmek veya çok konuşmak insanı kendiliğinden kibirden kurtarmaz.
Hatta bazen ilim, nefsin elinde tevazu vesilesi olmaktan çıkıp üstünlük silahına dönüşebilir.
Burada İmam Mâtürîdî'nin çizgisi özellikle önemlidir.
Mâtürîdî'de insan, kendisine verilen akıl ve nazar imkânını kullanarak delil üzerinde düşünür. Hakikati sırf bir şahıs söylediği için değil, deliliyle kavrayarak kabul etme fikri onun düşüncesinin merkezindedir.
Bu, “âlimleri bırakın, herkes kendi dinini kursun” demek değildir.
Tam tersine:
Ulemaya saygı başka, aklı iptal etmek başkadır.
Tahkik başka, başıboşluk başkadır.
Gazzâlî'nin el-Münkız mine'd-Dalâl'da anlattığı sorgulama tecrübesi de aynı damarın başka bir görünümüdür: Hazır kabulleri sorgulamak, yakîni aramak ve delilin gerektirdiği yere kadar gitmek.
Mesele eski ile yeni değildir.
Mesele şahıslarla da değildir.
Mesele delildir.
Bir görüşün eski olması onu otomatik olarak haklı yapmaz.
Yeni olması da otomatik olarak bâtıl yapmaz.
Ölçü, delildir.
Kibir ise bazen çok daha ince bir kılığa bürünür:
“Ben yıllardır okuyorum.”
“Benim arkamda şu kadar âlim var.”
“Bu mesele kapanmıştır.”
“Sen kim oluyorsun?”
Bunların hiçbiri tek başına burhan değildir.
Bir insanın arkasında bin âlim olabilir.
Bin âlimin arkasında da delil aranır.
Çünkü ilim, isimleri üst üste yığmak değil; delilleri tartabilmektir.
Burada “burhan hakikati üretmez” cümlesinin de sınırını doğru çizmek gerekir.
Bu söz, “akıl hakikate ulaşamaz” anlamında değildir.
Burhan, zihinde olmayan bir hakikati yaratmaz; hakikatin delâletini görünür hâle getirir.
Pencereyi açmak güneşi yaratmaz.
Ama güneşi görmeni sağlar.
Burhan pencereyi açar.
Hakikatin kendisi ise sen pencereyi açtığın için var olmaz.
Mâtürîdî'nin nazar ve istidlâl anlayışının özü de burada kıymet kazanır: İnsan, görünen âlemden hareketle görünmeyene dair bilgiye ulaşabilir; fakat bunun için yalnızca görmek değil, doğru düşünmek gerekir.
Ve doğru düşünmenin önündeki engel her zaman cehalet değildir.
Bazen insanın problemi şudur:
Kendi fikrini terk edememek.
Cilt I'in ilk taşının asıl meselesi tam olarak budur.
Hakikati arayan insanın önce şu soruyu kendisine sorması gerekir:
Ben hakikati mi arıyorum, yoksa hakikatin benim haklı olduğumu söylemesini mi istiyorum?
Çünkü delili görmek yetmez.
Delilin seni değiştirmesine izin vermen gerekir.
Kibir, hakikatin yokluğu değildir.
Hakikat geldiğinde nefsin yerinden kalkmak istememesidir.
İlk taşın şerhinden çıkan hüküm budur:
Hakikate ulaşmanın ilk şartı, hakikat karşısında kendini ölçü olmaktan çıkarmaktır.
el-Burhânî
Burhânnâme | 1
Hakikat aranacak bir şey değildir.
Vazgeçilecek olan, ona engel olan kibirdir.
Çünkü burhan, hakikati üretmez. Sadece üzerindeki perdeyi kaldırır.
el-Bürhânî
Önce bir şey sorayım kardeşim: Sen hangi icazetli molladan icazet aldın da bu tweeti atıyorsun? 😂
Yoksa icazet sadece Altay Abi’ye gelince mi aranıyor?
“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” sözünü Bayezîd-i Bistâmî’ye nispet ediyorsun. Peki bu sözün sahih bir isnadını nereden getirdin? Bu ifade tasavvuf literatüründe meşhur olsa da, “kesin olarak Bayezîd-i Bistâmî söylemiştir” diye tartışmasız bir hadis gibi ortaya koyamazsın. Hatta bazı âlimler bu sözün aslının olmadığını açıkça söylüyor.
Üstelik sözün tasavvufî bağlamı “İslâmî ilim öğrenen herkesin mutlaka bir tarikat şeyhine bağlanması gerekir” şeklinde okunmak zorunda değil. Nitekim başka bir açıklamada bunun, kişinin dinini ehil kimselerden öğrenmesi ve bilmediğini sorması anlamında kullanıldığı belirtiliyor.
Sen ise buradan kalkıp “Altay Abi’nin şeyhi kim?” diye hesap soruyorsun. Altay Abi’nin Gazzâlî, İmam Rabbânî, Ahmed Yesevî, Yunus Emre gibi isimleri okuyup onlardan istifade ettiğini de biliyorsun. Adam zaten bu geleneğin metinlerini okuyor.
“Şeyhin kim?” diye soracağına “hangi eserleri okudun, hangi görüşü nereden aldın?” diye sor. İlmin yolu tarikat sicil memurluğundan geçmiyor.
Ayrıca “İmam Rabbânî böyle diyor, tasavvuf yolu şeyhsiz yürümez” meselesiyle “Bir insan dinini öğrenmek için mutlaka canlı bir tarikat şeyhine bağlanmazsa şeytanın mürididir” sonucunu birbirine yapıştırmak da düpedüz mantık sıçramasıdır.
Sen önce bu ayrımları yap. Sonra Altay Abi’ye “şeyhin kim?” diye sorarsın.
Adam zaten yöneldiği kaynakları açık açık okuyor. Sen önce ne okuduğunu öğren, sonra soru sorarsın zaten. 😂
Selâmün kavlen min rabbin rahîm.
Adam burada “Allah’ın dini buysa Allah’ı inkâr ederim” mi diyor; yoksa “Senin Mevdûdî’den çıkardığın din anlayışı İslâm ise ben bunu kabul etmem” mi diyor? Bunlar aynı cümle değildir, aynı hükme de peşinen bağlanamaz.
Hele “yarın gerçekten öyle olduğu ortaya çıksa bile” diyerek işi daha da ileri götürüyorsan, o zaman sözün Allah’ın hükmünü reddetme kastı taşıyıp taşımadığını konuşmak zorundasın. Salt bir lafız yakalayıp insanın imanına hüküm vermek ilmî usûl değildir.
Ayrıca “dille ikrar etti, bitti” diye düşünüyorsan, tekfirde kasıt, mâna, şartlar, mâniler ve hüccetin ikamesi gibi meseleleri neden asırlardır kelâm ve fıkıh âlimleri tartışmış, bir düşün.
Altay Abi’nin burada yaptığı şey dini değiştirmek değil; bir yorumun İslâm diye dayatılmasına itiraz etmek. “Eğer din buysa ben bunu kabul etmem” demekle “Allah’ın dini budur ve ben Allah’ın hükmünü reddediyorum” demeyi birbirine karıştırmayın.
Bir de adamın “şerefimle” demesini alıp sanki Allah’ın hükmüne karşı kibirlenmiş gibi sunmak kolay. O sözün bağlamında adamın inandığı İslâm anlayışını savunmak için girdiği mücadeleye ne kadar anlam yüklediğini görmüyorsun.
Tekfir, cümle avcılığı değildir. Önce insanın neyi söylediğini gerçekten anla; sonra neyi reddettiğini tespit et; en son hükümden bahset.
“Kafanı çalıştır” demeden önce şu ayrımı kendin yap: Bir insanın söylediği sert bir cümleyi tekfir malzemesine çevirmek başka, o insanın gerçekten neyi inkâr ettiğini ilmî olarak tespit etmek başka.
Hemen İbrahim hocaya koş.
Ne oldu molla, ilmin mi yetmedi?
Hanimiş benim ilim ehli mollam, hanimiş Ehl-i Sünnet’in koruyucusu? Daha sabah millete ilim dağıtıyordun, bugün cevap yetiştiremeyince hocaya sığınmışsın.
Kendi başına bir şey söyle de görelim aslanım. İkilik çıkarmakta üstüne yok.
@corumlu79 Ehl-i Sünnet’in başmüfettişi.
Her tweet bir fetva, her itiraz bir sapma, her Müslüman da sırayla inceleniyor. Maşallah klavye var, makam da hazır. 😂
Kimin Müslüman olduğuna karar vermeyi, sonra da bütün ömrünü Müslümanları hizaya sokmaya adamayı ilim zannedenler. Herkesi tartıyor, biçiyor, etiketliyor; kendilerini ise hesaptan muaf tutuyorlar. Bu ilim değil, nefsin ilim kisvesine bürünmüş hâlidir.
Peygamber Efendimiz (S.a.v) buyurdu ki: “İnsanlar helâk oldu.” diyen kimse, onların en çok helâk olanıdır.
Sen önce kendine bak. Müslümanları düzeltme nöbetini bırak.
Müslümanın yakasından düş.
Kavganızın sonu yok. Dün başka Müslüman, bugün başka Müslüman… Yarın da sizin gibi olmayan herkes “sapmış” olacak. Sizin ölçünüze sığmayan Müslüman, size göre Müslüman değil.
Böyle böyle ümmeti parçalar, sonra da parçalanmış ümmete “Ben sizi kurtarıyorum” dersiniz.
Yetti ulan. Müslümanların başına müfettiş kesilmeyi bırakın. Önce kendi nefsinizin hesabını verin. Çünkü ateşi başkasının evine taşımak kolay; kendi kalbindeki yangına bakmak cesaret ister.
“Altay’ın şebbihaları”, “şunun koyunları”… Sen kimin koyunusun aslanım? Kimin tetikçiliğini yapıyorsun?
Entelektüel birikimin, her tweetinde dünyaya ne kadar dar bir pencereden baktığını ele veriyor. İnsanları iki etikete sıkıştırıp sonra kendini ilim ehli sanıyorsun.
Sen daha dünyayı anlamamışsın; insanları anlamaya, hele din adına hüküm dağıtmaya nereden cesaret buluyorsun?
Önce şu “ben bilirim, siz koyunsunuz” edebiyatını bırak. İlim, insanları küçümseme ruhsatı değil; insanın kendi haddini bilmesini sağlayan bir emanettir.
Seninle sabaha kadar güreşirim, hiç yorulmam. Çünkü insanları ötekileştiren kim olursa olsun karşısında dururum.
Altay Abi’nin kalbini İslâm’a ısındırdığı, namaza başlattığı yüzlerce, belki binlerce insan var. Sen ise “ibare okumayı bilmiyor”, “ilimsiz” diyerek adamı küçümsemekten başka ne ortaya koydun?
Senin namaza başlattığın kaç kişi var? İnancı sallanmış hangi genci yeniden İslâm’a ısındırdın? Kimin elinden tutup camiye götürdün? Kimin gönlüne girdin?
İnsanları sapıklıkla, bid'atle, modernistlikle suçlamak kolay. Asıl marifet bir gönül kazanmaktır.
Yunus Emre boşuna dememiş:
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsin,
Ya nice okumaktır.
Senin okuduğun ibare çok olabilir. Ama okudukların seni kendini bilmeye, haddini bilmeye ve insanlara merhamet etmeye götürmüyorsa neyi okuduğunun ne kıymeti var?
Bir gönüle girmektir.
Sen kaç gönle girdin? Önce onu söyle.
Bu Altay cem Meriç şebbihaları Müslümanlığın tevhidin tek sahibi olarak kendilerini nitelendiriyorlar ulan zamanın da kafirlerle en çok cedele giren mutezile âlimleri zamanin ehli sünnet âlimleri imamları olsun ya bunlar müslümanlar bunlarla ugrasmiyalim deseler di şuan herkes Mutezile olmuştu acm nin ben ateistlerle dovusuyorum diye diye alttan alttan işlediği bidat söylemleri ancak şebbihalar cahiller ve koyunlar inanır hangisi olduğunu sen seç
@fair_enough_huh Hodor benzetmesi çok isabetli olmuş. Bu da aynı Hodor gibi; Hodor Hodor demekten başka bir şey bilmiyor. Kim girer, kim çıkar; kim modernist, kim Ehl-i Sünnet… Maşallah kendisi karar mekanizması olmuş.
Hodor en azından tekfirci değildi. 😂
Molla, sen yine cımbızla cümle seçip hikâye yazmışsın. Altay abi açıkça “hata kabul ederim, cahildim, bilmiyordum” diyen biri olduğunu söylüyor; sen ise bunu bile kibir ve manipülasyon diye pazarlıyorsun.
İbrahim hocanın kendisini açıkça tenkit etmesine rağmen teşekkür etmiş adamı, hâlâ “eleştiriden kaçıyor” diye sunmak düpedüz mugalata. Senin derdin hadis değil; Altay abi üzerinden kendine muhatap üretmek. Biraz delil, biraz insaf; her meselede aynı “sen cahilsin, ben gördüm” teranesinden çık artık.
Eyvallah ben yanlış hatırlamış, yanlış yazmışım; 73’e bölünsün. Senin gibiler sayesinde yakında 173’e de bölünür. Peygamber Efendimiz’in ümmetin fırkalara ayrılacağını haber vermesini, ümmeti parçalamak için ruhsat zannetmeyin. Fırkaların varlığını haber etmek başka, her Müslümanı kendi kafana göre tasnif edip birbirine düşürmek başka.
Haber verilen fitneyi anlatmak başka, fitnenin dilini kuşanmak başka. Sen hâlâ bu ikisini birbirine karıştırıyorsun.
Yine aynı terane: “Sen şusun, sen busun.” Yıllardır elinizde ilimden çok etiket, delilden çok suçlama var. Müslümanı sürekli kategorilere bölüp sonra da milleti “fırkalar” diye tasnif ederek İslâm’a hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz. İslâm’ı 72 fırkaya bölen kafa tam da bu kafa.
Ben koyunum, elhamdülillah. Altay Abi’nin koyunu değilim; Allah’ın sürüsünde sıradan bir koyunum. Senin gibi kendini çoban, herkesi de sapmış sürü sananlardan değilim.
“Şu Müslüman, bu Mu‘tezile, şu bid‘atçi, bunlar koyun” diye diye insanları birbirine düşürmekten başka ne yaptın? Senin ilmin dağlar kadar geniş olsa ne yazar; kibirden, hüsnüzansızlıktan ve Müslümanı küçümsemekten kendini koruyamıyorsan o ilim başına yük olur.
Bir de herkese üstten bakıp kendini İslâm’ın bekçisi sanma. İslâm senin mülkün değil aslanım. Ben elhamdülillah Müslümanım; senin bu tekfir kokan dilinden İslâm dinleseydim, muhtemelen İslâm’dan uzaklaşırdım.
İnsanlara “sen kimsin?” diye sormayı bırak da bir gün kendine “ben ne hale geldim?” diye sor.
Allah selamet versin.
Yav sen bir domuzla güreş bak, nasıl kirleniyorsun. Anladık, vaktin yok; anladık, büyük adamsın. E dön mağarana o zaman. Tevhidi bize bırak. Müslümanlara sataşmak, tenkit etmek ve kendinden aşağı görmek dışında ne ilmin var? Altay Abi beş saat anlatmış, sen yirmi dakikada hükmü kesmişsin. Bari cahilliğini bu kadar özgüvenle sergileme.
Sen ibare okumayı biliyorsun da akıl yürütmen zayıf be kurban.
Altay abi “Ehl-i sünnet kulesiyim” demedi. Ama açıkça şu noktaya parmak bastı: Ulemaya saldırılırken siz susuyorsunuz; ben susmuyorum
Sen bunu alıp “ben ulemayı koruyorum, ben nasipliyim, siz hiçbir şey bilmiyorsunuz” diye karikatüre çevirmişsin.
Altay abi ne söylediyse onu çürüt. Kafanda kurduğun adamı değil.
İbare okumakla ilim olmuyor; mânayı anlamak, bağlamı görmek ve doğru istidlal etmek gerekiyor.
Sen ibareyi görmüşsün, mânayı kaçırmışsın.
Ben zavallıyım, sen ilim ehlisin.
Hadi eyvallah.
“Üç yol var” diye başlayan tasnif zaten tartışmayı baştan kapatıyor. Bir görüşü eleştiren herkesi ya Ehl-i sünnete tâbi, ya modernist, ya da Müslüman olmayan biri olarak sınıflandırmak delil değil, kategorizasyondur.
Ehl-i sünnet bir şahsın, bir çağın veya tek bir yorumun adı değildir. Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî fakihler arasında bile sayısız meselede ihtilaf vardır; kelâmda Mâtürîdî ile Eş'arî gelenek aynı şey değildir.
Asıl soru şudur: İddia edilen hükmün delili nedir, delil o hükme gerçekten delâlet ediyor mu ve tarih boyunca bütün ehil âlimler aynı şeyi mi anlamıştır?
Kur’an “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun.” der. (Mâide 5/8)
“Sözü dinleyip onun en güzeline uyanları müjdele.” der. (Zümer 39/18)
Dolayısıyla “Benim naklettiğim kaynaklara bakın, mesele kapanmıştır” demek tahkik değil. Kaynağı okumak yetmez; senedine, metnine, bağlamına, delâletine, muarız delillere ve âlimlerin ihtilafına da bakılır.
Bir de en komiği şu: “Şahıslara değil delillere bakın” deyip ardından kendi görüşüne katılmayan şahısları ‘modernist’ diye tasnif etmek, kendi kurduğu ölçüyü kendi eliyle bozmaktır.
Hakikat, tarafların isimleriyle değil delilin ağırlığıyla belirlenir.
Ayrıca üç yolu sen mi kurdun? Bu ayrımı yapacak ölçü ve süzgeç nedir? Dahası, bu afaroz kültüründen ne zaman vazgeçeceksiniz?
“Ben Müslümanım” deyip itikadını açıkça ortaya koyan insanları, sırf bir meselede farklı düşündü diye reddiyelerle İslâm dairesinin dışına itmeye çalışmayı hangi ilim ehlinden, hangi medreseden öğrendiniz?
“Modernist”miş... Kimse reform yapmaya çalışmıyor kardeşim. Adam 5 saat boyunca meramını anlatmış, siz hâlâ ne söylediğini anlamamışsınız. Mabadınızdan element uydurmayın.
Ya konuştuğunuz meseleyi gerçekten anlayıp delille konuşun ya da susun.
Hasbunallahu ve ni‘mel vekîl.
Burhânnâme | 20
Hakikati arayan, önce kendi nefsine karşı dürüst olmalıdır.
Burhânın gayesi muhatabı yenmek değil, hakikate teslim olmaktır.
Çünkü tahkikin nihai makamı, haklı çıkmak değil; hakikat karşısında eğilebilmektir.