Dün o kadar canımız acıdı ki bir şey söylemek kolay değildi. Hepimizin canı acıdı.
Futbola uzak olanların da, bu millî takıma baştan beri inanmayanların da, federasyonun yönetim anlayışına karşı çıkanların da… Sadece kendi kulübünün futbolcusunu değerli bulanların bile. Çünkü mesele bir noktadan sonra futbol olmaktan çıkıyor. Hayatında ilk kez Dünya Kupası’nda Türkiye’yi izleyen çocukların, gençlerin hayalleri kırılıyor. O yüzden hepimizin içi yandı.
Siyasi hamasetle mehter marşları söyleyenler de üzüldü, futbolun öncelikle bir oyun, bir sevinç, bir ortak heyecan olduğuna inananlar da. Dün geceden beri çok sayıda yorum, analiz, istatistik dinledim ve okudum. Kimi teknik direktörü suçladı, kimi futbolcuları, kimi federasyonu. Hepsi doğru.
Benim söyleyeceğim daha basit.
Türkiye Futbol Federasyonu istifa etmelidir.
Gençlik ve Spor Bakanlığı bu başarısızlığın siyasi ve kurumsal sorumluluğunu üstlenmelidir.
Ve hepsinden önemlisi, Türk futbolu günü kurtaran kararlarla değil, yeniden yapılandırılmış bir sistemle ayağa kaldırılmalıdır.
Çünkü dünyadaki başarılı örneklere baktığımızda ortak bir şey görüyoruz. Almanya, 2000 Avrupa Şampiyonası fiyaskosundan sonra bütün altyapısını yeniden kurdu. İspanya, kulüpler ve federasyon arasında ortak bir oyuncu geliştirme modeli oluşturdu. Fransa, Clairefontaine sistemiyle ülke çapında yetenek havuzu yarattı. Bu ülkeler başarısızlık yaşadıklarında suçlu aramaktan çok yapı kurdular.
Biz ise yıllardır kişilere yatırım yapıp sistemi ihmal ediyoruz.
Artık “Biz bitti demeden bitmez” hamasetinden, Kurtlar Vadisi repliklerinden, kulüp kavgalarından, para-pul hesaplarından kurtulmuş bir futbol iklimine ihtiyacımız var.
Çocukların forma seçerken siyasi aidiyet değil hayal kurduğu, futbolcunun sosyal medya performansıyla değil sahadaki oyunuyla değerlendirildiği, millî takımın reklam kampanyalarının değil futbol aklının konuşulduğu bir ülke…
Bir gün yeniden kaybedebiliriz. Futbolun doğasında bu var. Ama en azından o gün, doğru yönetilen, doğru planlanan, geleceği olan bir takımın yenilgisine üzülürüz.
Dileğim bu.
Ve elbette, bir gün yeniden millî takım maçlarını izlerken önce futbolu konuşabildiğimiz günlere kavuşmak. Çünkü millî takım, hamasetin değil; ortak sevincimizin adı olmalı. Çok üzgünüm dostlar!
"Misafirliğe gelen 3 yaşında çocuk elindeki telefonu fırlattı ve televizyonumuz kırıldı.
Babası özür dilemek şöyle dursun bu kırdığı dördüncü telefon ikinci de televizyon diye pişkin pişkin güldü.
6 yaşındaki çocuk pazar tezgâhındaki dolmalık biberleri parmağıyla tek tek popit gibi deldi, pazarcı ardından ürünleri tek tek ayıklayıp kaldırmak zorunda kaldı ve annesi bir kere bile yapma demedi.
Evimize gelip tuvalete çocuğunun peşinden "özgüveni kırılır" diye gitmeyen anne sayesinde, çocuğun batırdığı banyoyu ben temizledim.
Elinde kıyır kıyır elmalı kurabiyeyle evin içinde dolaşan çocuk için "örtü sereyim de öyle yesin" dedim. Annesi "Oturup yemez ki" diyerek omuz silkti.
Komşu çocukları bahçe aydınlatmalarını kırıyor. Söyleyince, "Çocuğumdan daha kıymetli değil" karşılığını alıyorsun.
Sorun çocuklarda değil. Sorun, kitap okumayan, pedagojiden bihaber ama Instagram'da izlediği iki videoyla kendini "çocuk ruhundan anlayan ebeveyn" ilan eden yetişkinlerde.
Neymiş efendim, çocuk özgürmüş, keşfederken engellenmezmiş, hayır denmezmiş, yoksa özgüveni kırılırmış.
Peki hangi psikoloji, hangi din, hangi kültür, hangi örf bu vurdumduymazlığı meşrulaştırıyor?
Yeni bir akım ortaya çıkardılar: "sorunlu davranışları özgürlük sanan bir ebeveynlik"
Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adını verdiler bir de...
Çocuk merkezli olmak; her şeyi çocuğa bırakmak değil, onun iyiliği için sağlıklı sınırlar çizebilmektir.
Özgürlük; başkasının hakkını çiğnemek değil, saygı duyarak var olabilmektir.
Ebeveynlik; sadece sevmek değil, yön gösterebilmek ve sorumluluk vermektir.
Çocuklarımızı özgürleştiriyoruz sanırken, aslında onları ölçüsüzlüğe teslim ediyoruz.
Topluma, hayata, başkasının varlığına karşı duyarsız bireyler yetiştiriyoruz.
Ama unutmayın, çocuklar her zaman öğrenir. Ya sorumluluğu ya sorumsuzluğu...
Ve çoğu zaman derslerini öğretmenlerinden değil, ebeveynlerinden alırlar.
O yüzden mesele çocuk değil. Mesele aynaya bakmayı reddeden yetişkinlik."
Şeyma Çekici
Dubai'de yaşayan, bu durumda olan Türk arkadaşlarımız var. Türkiye'nin de Yunanistan gibi kendi vatandaşları için bir formül bulması gerekiyor.
Pasaportu ya da titrasyon testi olmayanların da dahil olduğu tüm hayvanların ülkeye getirilmesi ve geldikten sonra belli aralıklarla kontrol edilerek bu güvenlik süreçlerin tamamlanması düşünülemez mi?
Bu bir kriz durumu, standart prosedür ile olacak bir şey değil, insanların üstüne füze düşüyor, canını kurtarmak istiyor ama hayvanını da bırakmıyor ❤️
Devletimizin bu meseleye el atması lazım.
(Bunu paylaşıp kamuoyu yaratmanızı rica ediyorum ayrıca. Bizim insanlarımız evcil hayvanını bırakıp gelecek insanlar değil, bizlerin onlara yardımcı olmamız gerek)
@TC_Disisleri
İnsanların normalleşmeye, sıradan şeyler yapmaya, küçük mutluluklara, biraz umuda ve yaşadıklarını hissetmeye ihtiyacı var. Haksız bir dünya düzeninde, normal ve dürüst bir insan olarak kalma savaşı veren herkese selam olsun. Bu, artık en zor iş.
İnsanın kendisiyle arasını açan, kendisini kendisinden uzaklaştıran bir dünyada yaşıyoruz. Uzun çalışma saatleri, diziler, ekran bağımlılığı… Hepsi insanın kendisiyle karşılaşmasını engelleyen araçlar aynı zamanda.
Ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilmeyen, zamanın nasıl akıp gittiğinin farkında olmayan canlı robotlara dönüşüyoruz farkına varmadan.
Bu yüzden insan elinden geldiği ölçüde ve imkanları dahilinde kendisiyle baş başa kalmalı, kendi üzerinde çalışmalı, zihinsel ve fiziksel sağlığıyla ilgilenmeli, okumalı, yazmalı, düşünmeli.
Bazı insanlar gerçekten anlamaz değiller.
Anlamayı seçmezler. Çünkü anladıkları anda sorumluluk başlar,
konfor bozulur, hesap vermek gerekir.
Bu yüzden “bilmiyorum”, “fark etmedim”, “öyle düşünmemiştim” derler.
Cehalet değil bu; bilinçli bir körlük.
Anlamamak, işlerine geldiği sürece bir savunmadır.
Ve çoğu zaman karşı tarafı yoran şey, açıklayamamak değil;
anlatmak zorunda bırakılmaktır.
Ben en çok bu "doğanın dengesi ortadan kalkmış" lafına takıldım. Yani 20 milyonluk şehrin içme suyu kaynağını inşaata açınca veya Trakya'yı boydan boya kanalla yarınca doğal dengeye bir şey olmuyor, Ayşe teyze mahallenin kedisine bir avuç mama verince bozuluyor. Çok acayipmiş.
Durumuna üzülerek yanında olmaya çalıştığınız insanların, yaşadıkları durumu hak edip etmediklerini araştırın. Aşırı destek vererek, öğrenmesi gereken dersleri bloke etmediğinizden emin olun.
Acımasızca gelebilir ama ben şimdiye kadar bunu öğrendim.
İyi biri olmayın adil biri olun, yoksa en çok zararı umutlarınız görür.
Aşırı empati yapmayın, yoksa hastalanırsınız.
Seçimlerinizle yüzleşin, yoksa büyüyemezsiniz.
6.2’lik depremin bize yaşatabildiği yıkım bu! Umarım herkes iyidir. Tek seçeneğimiz dua. Bu memlekette önce Allah’a, sonra da Allah’a emanetiz sonuçta… Geçmiş olsun.
Sahte diploma meselesine dair değerlendirmemi iletmek isterim. Zira, sahte diploma tartışması bize milletçe neyin içinde boğulmakta olduğumuzu da en gösterişli renklerle işaretliyor. Görmek isteyenler için, sorun da çözümü de gayet somut ve net.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden lisans, Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden yüksek lisans ve University College London Hukuk Fakültesi'nden (UCL) doktora diplomalarına sahibim. UCL'de hukuk fakültesinde profesörüm. Diploma konularında da gerektirdiği emeğe ilişkin olarak da biraz fikrim var.
Şimdi ben kendimi memlekette sağımda solumda sahte diplomalı kim var onu araştırırken buluyorum. Listede ismi olan kimilerinin geçmişte bana temel hak ve hürriyetlerin kapsamı ve ifade hürriyetinin özüne müdahalenin orantısızlığı meselesi konusundaki bir yorumuma ilişkin olarak laf yetiştirmeye kalkıştıklarını fark ediyorum. Böyle bir ortamda birbirinin evrensel anlamda kabul edilebilir kalitedeki düşüncelerinin üzerine ekleye ekleye bir şey tartışmak ve belli bir konuda tartışa tartışa ileri gitmek hemen hemen imkansız. Slogana yatkın olan kazanıyor. Incelikli düşünceye yönelen kaybediyor.
Ister sap deyin ister saman, ister at izi deyin ister it izi, ister ayaklar deyin, baş oldu, hangi deyimimize el atsanız, şu halimizi yeterince anlatmaz. Bu konuda bunca deyimimiz olması da, milletçe ne kadar uzun zamandır liyakatsizlik içinde boğula boğula kulaç atmaya çalıştığımızı gösteriyor zaten.
Bunda menfaati olduğunu belli ede ede her seviyedeki eğitimi sıradanlaştıran ve kalitesizleştiren kim varsa, toplumu şaşkına çeviren sinyal karmaşasından beslenenler de onlardır.
Yüksek kalitede eğitim kanalları açmak yerine, Türkiye'nin evrensel anlamda denkliği olan eğitim kurumlarını çökertip kendi ait oldukları bayağılık ve banallik çukuruna atmaya soyunanlar kimlerse, 85 milyonu kendi kliklerine mahkum etmek isteyenler de onlardır.
Elitizmi dağıtma adı altında emeği, tecrübeyi ve bilgiyi dışlayıp güce eklemlenmeyi erdem haline getirmeye çalışanlar kimlerse, dışlanması gerekenler onlardır.
Çözüm, tüm klikleri dağıtabilecek ve tüm pozisyonları hak edeni ile dolduracak yegane değeri baş tacı etmektir: Çözüm, tüm toplumun kendi çocukları için derhal içerikli ve kaliteli eğitim talep etmesinde, çocuğunun ekmeğini ve suyunu önceliklendirdiği kadar eğitimini önceliklendirmesinde, buna sataşarak menfaat üretmeye çalışan her şeyin karşısına dikilmesindedir.
@TurkNet Tuhaf sekilde yonettiginiz musteri iliskileri sisteminizle benim cozumlerim tukendi, siz ne onerirsiniz sorunu cozebilmek icin? Guvercin yollamak filan mi? Hos o bile sizin bana ulasma hizinizdan daha iyi performans gosterebilir.
@TurkNet destek kaydinda yasadigim magduriyeti detayli anlattigim ve konunun kritik onemde oldugunu net sekilde belirttigim halde muhatap bulamadigim gibi geri arama icin yazili belirttiginiz (09.00-23.00) genis zamanda da aramiyorsunuz.
Basına açıklama yaparken "geri zekalıya anlatır gibi" kalıbını kullanmak, başka hiçbir şey olmasına gerek kalmaksızın, tek başına istifa sebebidir bir Milli Eğitim Bakanı için.
Normal bir ülkede tabii.
Bu çok üst düzey bi kötülük gerçekten nutkum tutulmuştu ilk öğrendiğimde. İnsanın refleks olarak bile olsa ilk yapacağı şey ‘bağırarak’ herkesi ayaklandırarak kaçmaktır. Bilerek sessizce çıkmışlar. Belki de herkes kurtulacaktı. Oteliniz de paranız da batsın insanlık yoksunları.
’’ Barışa neden karşısınız’’
‘’Barışın adına bile tahammül edemiyorlar…” ,
Şimdi piyasaya sürülen yeni “Yetmez Ama Evetçilerin” ezberi bu!
Daha önce biz “FETÖ devleti ele geçiriyor, Cumhuriyet’le hesaplaşıyor” dediğimizde
“Ağzını çalkala, Hocaefendi’ye böyle denmez” diyenler, bugün de aynı özgüvenle bize “Barışa karşısınız” diyorlar.
Dün teröristler ile gizli kapaklı pazarlık olmaz dediğimizde ‘’faşist ‘’ diyenler
Sonra ne oldu?
Hendekler kazıldı, şehirler yakıldı, yüzlerce vatan evladı şehit oldu.
Hayır efendiler!
Bu ülkenin her vatanseveri silahların sustuğu, gençlerin şehit olmadığı bir Türkiye ister.
Ama sizin “barış” dediğiniz şey, hesapsızca teslimiyet, Cumhuriyetle yeni bir hesaplaşma ve suskunluk düzenidir.
“Kandırıldık, Allah affetsin” demeyin diye halk uyarıyor!
Dün “bebek katili” dediğinize,
Dün “DEM = PKK” diyerek suçladıklarınıza,
Bugün “kurucu irade”, “sayın” diyorsanız,
Bu dönüşümün açıklamasını yapacaksınız.
Süreç nedir, kim ne konuştu, hangi mutabakat yapıldı, bilmiyoruz.
Ama halktan koşulsuz, sorgusuz destek isteniyor.
40 bin kişinin katilleriyle ilgili tek bir yargılama yapılmadan ,tek bir eleştiri bile getirmeden,televizyon programlarında teröristlere methiyeler düzülüyor.Milletin onuruyla, hafızasıyla alay ediliyor.
Kusura bakmayın.
Ama 40 bin şehit vermiş, 15 Temmuz’u ve hendek savaşlarını yaşamış bir millete, aynı senaryoları bir kez daha şeffaflık olmadan anlatamazsınız!