Liyakat masalı bittiğinde psikolojik fatura kabarıyor:
Gençlerin "çok çalışan kazanır" inancı yetişkinliğe geçerken zayıflıyor; başarının torpil, çevre ve şansa bağlı olduğu algısı hızla artıyor. Ve bu algı depresyon artışıyla ilişkili.
“sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. aranızda dolaşmak için giyiniyorum. hem de iyi giyiniyorum. iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için”
iyi ki doğdun tezer özlü!
Aptallar okumuyor; bu, sürdürülebilir bir aptallık için zorunlu diyet.
Oysa hem aptallar hem de aptal olmayanlar "izliyor"; bu nedenle de risk büyük.
Fowles'un dediği gibi: "... sinema, bir romanda gümrükten geçirebildiklerini yakayı ele vermeden geçiremeyeceğin bir medya".
Çağdaş insan, hazdan tüketimi anlayadursun, Epikuros -gerçekte- tam bir anti-kapitalist öğreti geliştirmişti.
Nietzsche bu öğretiyi şöyle özetliyor:
"Bir bahçecik, birkaç incir, birazcık peynir, üç dört gönüldeş: işte Epikuros'un bolluğu."
📌 Doçentlik sadece üniversitede çalışanların ulaşabileceği bir unvan olmamalı.
Bugün savunma sanayinde, TÜBİTAK’ta, kamu ve özel sektör AR-GE merkezlerinde çalışan binlerce doktora mezunu araştırmacı önemli bilimsel çalışmalar yürütüyor.
Ancak üniversite kadrosunda olmadıkları için ÜAK’ın zorunlu ders verme puanını tamamlamakta zorlanıyorlar.
Eğitim-öğretim puanını sağlayamayan ancak güçlü bilimsel üretime sahip adaylar için;
✅ ilave uluslararası yayın,
✅ proje yürütücülüğü,
✅ patent,
✅ ticarileşen AR-GE çıktıları
gibi faaliyetlerin alternatif değerlendirme ölçütü olarak kabul edilmesi düşünülmelidir.
Bu düzenleme, üniversite dışında bilim üreten araştırmacıların da doçentlik yolunu açacak ve Türkiye’nin bilimsel kapasitesine katkı sağlayacaktır.
Ahmet Telli’nin şiiri, yenilgiden sonra ne yapılacağını anlatan bir kılavuz değildi. Hazır cevaplar sunmadı. İnsanlara yeniden kazanacaklarının güvencesini vermedi. Daha zor bir şey yaptı: Kaybetmiş bir insanın neye dönüşmemesi gerektiğini gösterdi.
İnsan alaycılığa teslim olmamalıydı. Geçmişinden utanmamalı, kaybettiği arkadaşları bir yük gibi taşımamalıydı. Acısını başkalarına karşı bir duvara çevirmemeliydi. Dünyanın adaletsizliğini gördüğü için sevgiden vazgeçmemeliydi.
Ahmet Telli, zaferin yakında olduğuna inananların şairi olmaktan çok, zafer uzakta kaldığında birbirlerini kaybetmemeye çalışanların şairiydi. Bu nedenle şiiri politik yenilgiler yaşamış kuşaklara seslendi. Fakat yalnızca onlara ait kalmadı. Kendi hayatında bir şeyleri kaybetmiş herkes, onun dizelerinde tanıdık bir ses bulabildi.
Şimdi o ses, şairinden bağımsız biçimde yoluna devam edecek.
@mhemetyavuz Aldatmayı normalleştirmek. Başka hiçbir şey değil. Evin hizmetçisinden faydalanıyım. Ama gözüm de hep genç hissettirecek başkalarında olsun. Kadını da manipülasyonla ayrılmamaya ikna ederim.
@mhemetyavuz Erkekler sevmedikleri karılarından faydalanmaya devam etme aklı verirken kadınlar birbirlerine sevmedikleri adamın gödünü toplamayı bırakmasını önerdiği için özür dileriz:))) Karınızı sevmemeyi normalleştirecek kadar da hastasınız.
Yok, gerçek şu: bir kadının; bakıma muhtaç, beş duyudan yoksun, sezgisel, duygusal ve pratik olarak aklen eksik, sözlü ve yazılı iletişimi ilkel bir erkeğe vakit ayırmayacağını anladığı an dünyası güzelleşiyor. Kimse kimsenin hayatına ihtiyaç olarak girmemeli ve tımarlamamalı.