@Kehf_tekI_iz Tıpkı ülkemizde olduğu gibi.
İçimiz de ki çatışma HAÇ ile HİLAL savaşı!
SAĞ/SOL gibi
Görünse de (ASIRLAR)’dır süren,
kan 🩸 davası gibi…
Ama Allah’ın davası..
100 yıllık uykudan uyandık…
Allah Devletimize zeval vermesin
Amin🤲
Allah Devletimizin yardımcısı olsun
Amin🤲
Bazı filmler vizyona girer, izlenir ve unutulur.
Bazıları ise aradan kırk yıl geçse bile yaşamaya devam eder.
Çağrı, işte o filmlerden biridir.
İlk notaları duyulduğunda insanı yıllar öncesine götüren müzikleri...
Çölde aylarca süren çekimleri...
Döneminin en büyük bütçelerinden biri...
Dünyanın tanıdığı oyuncular...
Ve milyonlarca insanın zihnine kazınan sahneleri...
Bugün "Peygamberimizin hayatını anlatan film" denildiğinde insanların aklına hâlâ ilk olarak Çağrı gelir.
Bunun bir sebebi var.
Film gerçekten güçlüdür.
İz bırakır.
Duygulandırır.
Etkiler.
Ama insanın aklına şu soru da geliyor:
Bir film ne kadar güçlü olursa olsun, koskoca bir hayatı iki üç saate sığdırabilir mi?
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Ben bu filmi ilk izlediğimde hiçbir eksiklik hissetmedim.
Çünkü film sizi öyle bir akışın içine alıyor ki, gözünüz başka hiçbir şeyi aramıyor.
Mekke...
İlk vahiy...
İşkenceler...
Boykot...
Hicret...
Bedir...
Uhud...
Olaylar peş peşe geliyor.
Siz de doğal olarak şunu düşünüyorsunuz:
"Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hayatının büyük kısmı bundan ibaretti."
Oysa tarih kitaplarını açmaya başladığınızda bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Çünkü hicret sadece bir şehir değiştirmek değildi.
Asıl hikâye, Medine'de başlıyordu.
Mekke'de verilen mücadele, inancı ayakta tutma mücadelesiydi.
Medine'de ise bir toplum kuruluyordu.
Bir devlet doğuyordu.
Kanun gerekiyordu.
Düzen gerekiyordu.
Adalet gerekiyordu.
Birbirinden tamamen farklı kabilelerin aynı şehirde yaşayabilmesi gerekiyordu.
Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) bunun ilk adımını attı.
Bugün tarihçilerin büyük önem verdiği Medine Sözleşmesi hazırlandı.
Bu belgeyi yalnızca bir anlaşma olarak okumak büyük hata olur.
Çünkü o gün yazılan maddeler, aslında yeni kurulan devletin temelini oluşturuyordu.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Şehir dışarıdan saldırıya uğrarsa birlikte savunulacaktı.
Taraflardan hiçbiri düşmanla gizli ittifak kurmayacaktı.
Kısacası herkes aynı gemideydi.
Kâğıt üzerindeki tablo buydu.
Fakat tarih, kâğıt üzerindeki planlara göre ilerlemez.
Çünkü devletler, en çok içeriden verilen sınavlarla büyür.
Zamanla bu sözleşmeye taraf olan bazı Yahudi kabileleriyle Müslümanlar arasında ciddi anlaşmazlıklar yaşanmaya başladı.
Güven sarsıldı.
İttifaklar bozuldu.
Siyasi dengeler değişti.
Ve ardından peş peşe tarihin akışını değiştiren olaylar yaşandı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Hendek...
Beni Kurayza...
Hayber...
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ...
Şimdi kendinize şu soruyu sorun.
Bu isimlerden kaç tanesini Çağrı filminde gördünüz?
Cevap çok net.
Hiçbirini...
Oysa bunlar siyer tarihinin küçük dipnotları değil.
Tam aksine, Medine döneminin en kritik başlıklarıdır.
Peki neden filmde yoklar?
Bu bilinçli bir tercih miydi?
Yoksa iki buçuk saate sığdırılamadığı için mi çıkarıldılar?
Bunu bugün kesin olarak söyleyebilmek mümkün değil.
Fakat kesin olan başka bir gerçek var.
Bu olaylar yaşandı.
İslamî kaynaklarda ayrıntılarıyla anlatıldı.
Ve Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine'deki liderliğini anlamak isteyen herkes için önemli bir yer tuttu.
İşte bu yazı dizisi tam da bunun için hazırlandı.
Filmde göremediğimiz sayfaları birlikte açacağız.
Sadece savaşları değil...
Savaşlara giden yolu da konuşacağız.
Sadece sonuçları değil...
Sonuçları hazırlayan gelişmeleri de göreceğiz.
Çünkü bazen tarihin en yüksek sesle konuşan bölümleri, kimsenin anlatmadığı sayfaların arasında saklıdır.
Ve biz şimdi tam da o sayfaları çevirmeye başlıyoruz.
İlk durak...
Medine Sözleşmesi...
*******
Bir devlet kurmak zordur.
Ama onu ayakta tutmak...
İşte asıl mesele odur.
Medine Sözleşmesi imzalandığında şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Artık herkes aynı kuralların çatısı altındaydı.
Müslümanlar...
Evs...
Hazrec...
Ve Medine'de yaşayan Yahudi kabileleri...
Kâğıt üzerinde bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi.
Kimse kimsenin inancına karışmayacaktı.
Hiç kimse düşmanla gizli iş birliği yapmayacaktı.
Şehir saldırıya uğrarsa omuz omuza savunulacaktı.
Bugün okuduğunuzda son derece makul görünen bu maddeler, aslında o günün şartlarında büyük bir devrimdi.
Çünkü Arabistan'da insanlar kanunlarla değil, kabile bağlarıyla yaşıyordu.
İlk kez farklı topluluklar, ortak bir hukuk etrafında buluşuyordu.
Fakat tarih bize bir gerçeği defalarca gösterdi.
Anlaşmaları imzalamak kolaydır.
Onlara sadık kalmak ise zordur.
Nitekim çok geçmeden ilk büyük kriz kapıyı çaldı.
Adı...
Beni Kaynukâ.
Olay, Medine çarşısında yaşanan bir anlaşmazlıkla başladı.
İlk bakışta küçük gibi görünen bu hadise, kısa sürede büyüdü.
Taraflar arasında güven sarsıldı.
Suçlamalar arttı.
Gerginlik tırmandı.
Ve sonunda mesele artık birkaç kişinin tartışması olmaktan çıktı.
Devletin güvenliğini ilgilendiren bir mesele hâline geldi.
Hz. Muhammed (s.a.v.), yaşananların Medine Sözleşmesi'nin ihlali anlamına geldiği kanaatine vardı.
Bunun üzerine Yahudi kabilesi Beni Kaynukâ kuşatıldı.
Günler geçti.
Beklediler.
Direndiler.
Fakat kuşatma uzadıkça dengeler değişmeye başladı.
Sonunda teslim oldular.
İşte burada birçok kişinin bilmediği önemli bir ayrıntı var.
Araştırmacılara göre kabile topluca öldürüldü.
Fakat iftiralar yersizdi ve tam tersi oldu.
Medine'den ayrılmaları istendi.
Mallarının bir kısmını geride bırakarak bu Yahudiler şehri terk ettiler.
Böylece Medine'de yeni bir sayfa açıldı.
Fakat tam bu noktada hikâye bitmedi.
Bu, son değildi.
İlk adımdı.
Çünkü Medine'de yalnızca Beni Kaynukâ yaşamıyordu.
Beni Nadir vardı.
Beni Kurayza vardı.
Ve henüz yaşanmamış çok daha büyük kırılmalar vardı.
İşte bu yüzden Beni Kaynukâ olayı, tek başına okunabilecek bir hadise değildir.
Kendisinden sonra gelecek bütün gelişmelerin ilk halkasıdır.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bu zinciri göremezsiniz.
Film, sizi doğrudan başka sahnelere taşır.
Yahudilerin yaptığı bozgunculuğu anlatmaz.
Bu yüzden birçok izleyici, Medine'de yaşanan siyasi mücadelelerin nasıl başladığını hiç fark etmez.
Oysa siyer kaynakları bu süreci uzun uzun anlatır.
Çünkü burada yaşananlar sadece iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildir.
Yeni kurulan bir devletin...
İlk büyük iç güvenlik sınavıdır.
Fakat önemli bir noktayı da özellikle vurgulamak gerekir.
Bu olaylar, belirli kabilelerle yaşanan siyasi ve askerî süreçlerdir.
Bunları o dönemde yaşayan bütün Yahudilere, hele ki günümüzde yaşayan Yahudilere genellemek tarihî açıdan doğru değildir.
Tarih, genellemelerle değil...
Olayların kendi şartları içinde okunursa anlaşılır.
Ve şimdi...
Gerilim daha da büyüyor.
Çünkü sırada Beni Nadir var.
Bu kez konuşulan şey sıradan bir anlaşmazlık olmayacak.
Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik planlandığı rivayet edilen bir suikast girişimi oldu...
Ve Medine'nin kaderini değiştirecek yeni bir kırılma...
*******
Yahudi kabilesi olan Beni Kaynukâ Medine'den ayrılmıştı.
Şehirde ilk büyük kriz geride kalmış gibi görünüyordu.
Dışarıdan bakan biri için hayat yeniden normale dönmüştü.
Pazarlar açıktı.
İnsanlar işine gücüne dönmüştü.
Fakat bazen sessizlik...
Fırtınanın bittiğini değil, yaklaştığını gösterir.
Çünkü Medine'de dengeler henüz yerine oturmamıştı.
Ve şehirde hâlâ güçlü bir Yahudi kabilesi vardı.
Beni Nadir.
Olay, iki kabile arasında meydana gelen bir hadise sebebiyle ödenmesi gereken diyet meselesi için yapılan bir ziyaretle başladı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), bazı sahabilerle birlikte Beni Nadir'in yaşadığı bölgeye gitti.
Amaç belliydi.
Konuşmak...
Anlaşmak...
Ve mevcut sorunu çözmek.
İlk bakışta her şey sakindi.
Misafirlik vardı.
Sohbet vardı.
Herhangi bir gerginlik hissedilmiyordu.
Fakat tam o sırada çok farklı bir plan yapılıyordu.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) üzerine büyük bir taş düşürülerek öldürülmesi planlanmıştı.
Bu durum kendisine Cebrail a.s. tarafından bildirildi.
Bunun üzerine bulunduğu yerden ayrıldı.
Hiç tartışmaya girmedi.
Hiç beklemedi.
Doğrudan Medine'ye döndü.
İşte olayın seyri de tam bu noktada değişti.
Çünkü artık mesele yalnızca iki taraf arasındaki bir anlaşmazlık değildi.
Medine Sözleşmesi'nin ihlali ve Hz. Muhammed'e (s.a.v.) yönelik bir suikast girişimi iddiası söz konusuydu.
Bunun ardından Beni Nadir'e haber gönderildi.
Medine'den ayrılmaları istendi.
İlk günlerde bunu kabul edecekleri konuşuldu.
Hazırlıklar başladı.
Fakat sonra beklenmedik bir gelişme yaşandı.
Fikir değiştirdiler.
Kalıp direnmeye karar verdiler.
Artık konuşma dönemi kapanmıştı.
Kuşatma başlamıştı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin dışında görünen bu kuşatma, aslında Medine'nin geleceğini belirleyecek bir dönüm noktasıydı.
Sonunda taraflar anlaşmaya vardı.
Canlarına dokunulmaması karşılığında Medine'den ayrılmaları kabul edildi.
Yanlarında taşıyabilecekleri malları aldılar.
Evlerini...
Bahçelerini...
Hurmalıklarını...
Geride bıraktılar.
Bir kısmı Hayber'e gitti.
Bir kısmı farklı bölgelere dağıldı.
İlk bakışta hikâye burada bitmiş gibi görünüyor.
Oysa tam tersi oldu.
Çünkü Beni Nadir'in önemli bir bölümünün Hayber'e yerleşmesi, ilerleyen yıllarda yaşanacak gelişmeler açısından dikkat çekici bir dönüm noktası oldu.
Hayber artık yalnızca bir yerleşim yeri değildi.
Siyasi dengelerin yeniden şekillendiği bir merkez hâline geliyordu.
Çağrı filmini izlediğinizde ise bütün bu süreç neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
İzleyici, Medine'deki siyasi gelişmelerin nasıl birbirini tetiklediğini göremez.
Oysa olaylar birbirinden kopuk anlatılmamalı.
Beni Kaynukâ...
Beni Nadir...
Beni Kurayza...
Ve ardından Hayber...
Her biri, bir önceki olayın ardından gelişen zincirin halkalarıdır.
İşte bu yüzden Medine dönemini anlamak isteyen biri için bu hadiseleri birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Çünkü tarih bazen tek bir olayla değişmez.
Arka arkaya yaşanan küçük kırılmalar...
Bir milletin kaderini belirler.
Ve şimdi...
O kırılmaların en büyüğüne geliyoruz.
Arabistan'ın dört bir yanında kabileler birleşiyor.
Medine'ye doğru büyük bir ordu yürümeye başlıyor.
Şehrin etrafına hendekler kazılıyor.
Fakat asıl tehlike, hendeğin dışında değil...
İçeride büyüyor.
Hendek Muharebesi.
********
Bazen bir savaşın kaderini kılıçlar belirlemez.
Bazen tek bir ihanet...
Bin askerden daha büyük sonuçlar doğurur.
Hendek Muharebesi, işte böyle bir savaştı.
Mekke, bu kez yalnız değildi.
Farklı kabileler birleşmişti.
Amaçları tekti.
Medine'yi kuşatmak...
Yeni kurulan düzeni yıkmak...
Ve Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak.
Bu büyük ittifakın dönemin gücüne göre devasa rakam olan yirmibeş bin civarında savaşçıdan oluşuyordu.
O günün Arabistan'ı için bu, görülmemiş büyüklükte bir güçtü.
Medine'deki Müslümanların sayısı ise bunun çok altındaydı.
Açık arazide yapılacak bir savaşın sonucu tahmin etmek zor değildi.
İşte tam bu sırada farklı bir fikir ortaya çıktı.
Selman-ı Farisî, daha önce kendi memleketinde uygulanan bir savunma yöntemini önerdi.
Şehrin savunmasız tarafına derin bir hendek kazılacaktı.
Araplar böyle bir savaş taktiğine alışık değildi.
Bu yüzden öneri ilk anda şaşırtıcıydı.
Ama kabul edildi.
Günlerce çalıştılar.
Aç kaldılar.
Soğukta taş kırdılar.
Toprak taşıdılar.
Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.v.) de bizzat hendek kazımına katıldığı ve sahabilerle birlikte çalıştığınıda biliyoruz.
Sonunda hendek tamamlandı.
İttifak ordusu Medine'ye ulaştığında beklemediği bir manzarayla karşılaştı.
Karşılarında aşılması kolay olmayan bir engel vardı.
Savaş başlamıştı.
Ama istedikleri gibi ilerlemiyordu.
Günler geçti.
Oklar atıldı.
Çatışmalar yaşandı.
Fakat hendek, büyük ordunun bütün planlarını bozmuştu.
Tam her şey Müslümanların lehine dönüyor gibi görünürken...
Bu kez tehlike dışarıdan değil, içeriden yükseldi.
Çünkü Medine'de hâlâ bir Yahudi kabilesi bulunuyordu.
Beni Kurayza.
Kuşatma devam ederken Beni Kurayza'nın Medine Sözleşmesi'ndeki yükümlülüklerini yerine getirmediği ve tarafsızlığını bozduğu yönünde gelişmeler yaşandı.
Bu haber Medine'de büyük bir endişe oluşturdu.
Çünkü dışarıda yirmibeş bin kişilik bir ordu vardı.
İçeride ise güven sarsılmıştı.
Bir an için kendinizi o günün Medine'sinde düşünün.
Şehrin önünde büyük bir kuşatma...
Evlerde kadınlar ve çocuklar...
Erzak giderek tükeniyor...
Ve içeride yeni bir cephe açılma ihtimali...
İşte savaşın en ağır yükü bazen kılıç değil...
Belirsizliktir.
Kuşatma haftalarca sürdü.
Sonunda şiddetli rüzgârlar çıktı.
Soğuk arttı.
İttifak ordusunun düzeni bozuldu.
Çadırlar söküldü.
Moraller çöktü.
Ve kuşatma sona erdi.
Dışarıdaki tehlike ortadan kalkmıştı.
Fakat içerideki mesele henüz kapanmamıştı.
Çünkü şimdi Medine'nin önünde cevap bekleyen başka bir soru vardı.
Kuşatma sırasında yaşananlar nasıl değerlendirilecekti?
Beni Kurayza hakkında nasıl bir karar verilecekti?
İşte bu soru, İslam tarihinin en çok konuşulan ve en çok tartışılan başlıklarından birine dönüşecekti.
Çağrı filmini izlediğinizde Hendek Savaşı'nı görürsünüz.
Fakat savaşın hemen ardından yaşanan bu kritik sürecin ayrıntıları filmde yer almaz.
Oysa Hendek ile Beni Kurayza hadisesi birbirinden kopuk anlatılmaz.
Biri bittiğinde...
Diğeri başlar.
Ve aslında Medine'nin kaderini değiştiren kararlar da tam bu noktadan sonra verilir.
Beni Kurayza kuşatması...
Ve İslam tarihinin en çok tartışılan hadiselerinden biri...
*******
Hendek'te rüzgâr dinmişti.
Kuşatma sona ermişti.
Medine derin bir nefes almıştı.
Dışarıdaki ordu çekilmişti.
Ama şehirde kimsenin kutlama yaptığı yoktu.
Çünkü cevap bekleyen bir mesele vardı.
Yahudi kabilesi Beni Kurayza...
Hendek kuşatması sırasında Medine Sözleşmesi'ne aykırı davranıldığı ve şehrin güvenliğini tehlikeye düşüren gelişmeler yaşandığı kanaati oluşmuştu.
Artık bunun değerlendirilmesi gerekiyordu.
Hz. Muhammed (s.a.v.), kuşatmanın hemen ardından Beni Kurayza'nın bulunduğu bölgeye hareket edilmesini emretti.
Bu kararın nedeni, savaş sırasında yaşanan gelişmeler ve sözleşmenin ihlal edildiği yönündeki değerlendirmelerdi.
Böylece yeni bir kuşatma başladı.
Günler geçti.
Bekleyiş uzadı.
Şehrin içinde büyük bir sessizlik hâkimdi.
Artık herkes, verilecek kararın sadece bir kabileyi değil...
Medine'deki devlet düzenini de etkileyeceğini biliyordu.
Sonunda Beni Kurayza teslim oldu.
Fakat bundan sonra yaşanacaklar...
Asırlardır konuşulmaya devam edecekti.
Beni Kurayza hakkında verilecek hükmü Hz. Muhammed (s.a.v.) doğrudan kendisi açıklamadı.
Kararın, daha önce onların müttefiki olan Evs kabilesinden Sa'd bin Muaz tarafından verilmesi kabul edildi.
Bu önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü hükmün, taraflarla geçmişten bağı bulunan bir hakem tarafından verilmesi tercih edilmişti.
Sa'd bin Muaz'ın verdiği hüküm ağırdı.
Savaşa katılan erkekler hakkında ölüm cezası uygulanmasına, kadın ve çocukların ise dönemin savaş hukukuna göre esir statüsünde değerlendirilmesine karar verildi.
Beni Kurayza hadisesi, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biri olarak yer alır.
Ve ilginç olan şu...
Çağrı filmini izlediğinizde bu sürecin tamamı neredeyse hiç karşınıza çıkmaz.
Oysa Hendek'i anlamak isteyen biri için Beni Kurayza'yı bilmek gerekir.
Çünkü biri bitmeden...
Diğeri başlamaz.
Tarih bazen tek bir savaşla değişmez.
Savaşın ardından verilen kararlarla değişir.
Ve Medine'de artık dengeler tamamen farklıydı.
Şehirde yeni bir dönem başlamıştı.
Fakat hikâye henüz sona ermemişti.
Çünkü Medine'den ayrılanların önemli bir kısmı yıllar önce başka bir yere gitmişti.
Hayber'e...
Ve Hayber, artık yalnızca hurmalıklarıyla tanınan bir yer değildi.
İlerleyen süreçte Medine için yeni bir askerî ve siyasî gündemin merkezine dönüşecekti.
Hayber...
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği en önemli sayfalardan biri...
*******
Bazen bir şehir...
Sadece bir şehir değildir.
Bazen bir şehir, geçmişte yarım kalan hesapların yeniden açıldığı yerdir.
İşte Hayber...
İslam tarihindeki yeri tam olarak budur.
Beni Nadir, yıllar önce Medine'den ayrılmıştı.
Onların önemli bir kısmı Hayber'e yerleşmişti.
Hayber zaten güçlü kaleleri, verimli hurmalıkları ve ekonomik gücüyle tanınan önemli bir merkezdi.
Ancak zamanla sadece zenginliğiyle değil...
Siyasi gelişmelerdeki rolüyle de anılmaya başladı.
Hudeybiye Antlaşması sonrasında Mekke cephesinden gelebilecek büyük saldırı ihtimali önemli ölçüde azalmıştı.
Medine artık nefes almıştı.
Fakat bu kez dikkatler kuzeye çevrildi.
Hayber'e...
Burada yaşanan gelişmeler, Medine açısından askerî ve siyasî bir risk olarak değerlendiriliyordu.
Bunun üzerine Hayber Seferi başladı.
Hayber sıradan bir yer değildi.
Burası açık arazide tek bir savaşla alınabilecek bir şehir değildi.
Kalelerle çevriliydi.
Her kale ayrı bir savunma merkeziydi.
Bu yüzden savaş...
Bir meydan muharebesinden çok...
Kaleler etrafında yürütülen uzun bir mücadeleye dönüştü.
Kaleler birer birer kuşatıldı.
Direniş gösterildi.
Anlaşmalar yapıldı.
Ve zamanla Hayber'in savunması çözüldü.
Bu sefer sırasında İslam tarihinin en çok anlatılan olaylarından biri de yaşandı.
Hz. Muhammed (s.a.v.), sancağı ertesi gün Allah'ı ve Resûlü'nü seven, Allah ve Resûlü tarafından da sevilen bir kişiye vereceğini söyledi.
Ertesi gün sancak, Ali bin Ebu Talib'e verildi.
Hayber kalelerinden birinin fethi sırasında onun önemli rol üstlendiğini biliyoruz.
Bu hadise, hem Sünnî hem de Şiî gelenek içinde farklı yönleriyle anlatılan en dikkat çekici olaylardan biri hâline gelmiştir.
Sonunda Hayber'de üstünlük sağlandı.
Fakat burada dikkat çeken başka bir ayrıntı vardı.
Hayber halkının tamamı şehirden çıkarılmadı.
Yapılan anlaşma gereği, topraklarını işlemeye devam etmelerine izin verildi.
Bunun karşılığında elde edilen ürünün belirli bir kısmını vermeleri kararlaştırıldı.
Bu yönüyle Hayber...
Sadece askerî bir zafer değil...
Aynı zamanda yeni kurulan devletin ekonomi ve yönetim anlayışını gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilir.
Şimdi dönüp Çağrı filmine tekrar bakalım.
Saatler süren o büyük yapımda...
Hayber'i görebiliyor musunuz?
Hayır.
Oysa Hayber, Medine döneminin en önemli dönüm noktalarından biridir.
Çünkü burada yalnızca bir kale fethedilmedi.
Medine'nin siyasi gücü...
Ekonomik etkisi...
Ve bölgedeki ağırlığı bambaşka bir seviyeye ulaştı.
Fakat hikâye burada da bitmiyor.
Çünkü Hayber'in ardından;
Fedek...
Vâdilkurâ...
Ve Teymâ gibi yerlerle ilgili yeni gelişmelerde vardır.
Yani aslında Hayber...
Bir son değil...
Yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Ve Çağrı filminin sessiz geçtiği sayfalar...
Tam da burada devam eder.
Fedek...
Vâdilkurâ...
Teymâ
*******
Bir savaş biter...
Ama onun bıraktığı etki yıllarca devam eder.
Hayber'in fethi de böyleydi.
Çoğu insan, hikâyenin Hayber'de sona erdiğini düşünür.
Oysa bunun doğru değildi.
Çünkü Hayber'in ardından Medine'nin çevresindeki dengeler de değişmeye başladı.
Artık herkes yeni bir gerçekle karşı karşıyaydı.
Medine...
Sadece kendi şehrini savunan bir güç değildi.
Bölgenin en önemli siyasi aktörlerinden biri hâline gelmişti.
Hayber'in ardından gündeme gelen ilk yerlerden biri Fedek oldu.
İlginç olan şu...
Fedek'te büyük bir savaş yaşanmadı.
Hayber'in ardından Fedek halkı, savaş yolunu seçmek yerine anlaşmayı tercih etti.
Böylece bölge, çatışma olmadan İslam devletinin idaresine geçti.
Bu ayrıntı çoğu zaman gözden kaçar.
Çünkü tarih anlatılırken genellikle savaşlar konuşulur.
Oysa bazen hiçbir kılıç çekilmeden alınan kararlar...
Bir savaş kadar büyük sonuçlar doğurur.
Fedek bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Ardından gözler başka bir bölgeye çevrildi.
Vâdilkurâ...
Burası ticaret yolları üzerinde bulunan önemli yerleşim merkezlerinden biriydi.
Burada çatışmalar yaşandı.
Sonrasında taraflar arasında anlaşmalar yapıldı ve bölge Medine'nin hâkimiyet alanına dâhil oldu.
Bir başka önemli durak ise Teymâ idi.
Teymâ, diğer bazı bölgelerden farklıdır.
Burada da taraflar anlaşma yolunu tercih etti.
Böylece Medine'nin etkisi, yalnızca savaşlarla değil...
Yapılan siyasi anlaşmalarla da genişlemeye devam etti.
İşte tam bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor.
Çağrı filmini izleyen biri...
Fedek'i biliyor mu?
Vâdilkurâ'yı hatırlıyor mu?
Teymâ'yı hiç duyuyor mu?
Büyük ihtimalle hayır.
Çünkü film, doğal olarak belirli olaylara odaklanıyor.
Fakat farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine dönemi...
Sadece meydan savaşlarından ibaret değildir.
Aynı zamanda diplomasi vardır.
Anlaşmalar vardır.
Ekonomik kararlar vardır.
Devlet yönetimi vardır.
Komşu kabilelerle kurulan ilişkiler vardır.
Yani Medine'de inşa edilen yapı...
Sadece kılıçla değil...
Hukukla...
İstişareyle...
Ve siyasetle de ayakta tutulmuştur.
Belki de Çağrı filminin en büyük eksiklerinden biri budur.
Film bize büyük mücadeleleri gösteriyor.
Ama o mücadelelerin sonunda ortaya çıkan devlet aklını yeterince gösteremiyor.
Oysa Medine yılları, yalnızca savaşların değil...
Bir medeniyetin nasıl inşa edildiğinin de hikâyesidir.
Kardeşlerim...
Peki bütün bu anlattıklarımız bize ne söylüyor?
Çağrı filmi eksik bir film miydi?
Yoksa böylesine büyük bir hayatı iki üç saate sığdırmanın kaçınılmaz sonucu muydu?
*******
Çağrı bitti.
Perde kapandı.
Müzikler sustu.
Ama mücadele bitmedi.
Çünkü tarih, bazen isim değiştirir...
Bazen coğrafya değiştirir...
Ama bazı hesaplar, yüzyıllar boyunca yaşamaya devam eder.
Medine'de yaşananları okurken aslında sadece yedinci yüzyılı okumuyorsunuz.
Devlet olmanın ne demek olduğunu okuyorsunuz.
Anlaşmanın değerini...
İhanetin bedelini...
Gücün nasıl kurulduğunu...
Ve devlet aklının neden vazgeçilmez olduğunu okuyorsunuz.
Bugün takvimler Temmuz 2026'yı gösteriyor.
Dünyanın gözü yine aynı coğrafyada.
Gazze...
Kudüs...
Batı Şeria...
Yine bombalar...
Yine gözyaşı...
Yine yerle bir olmuş şehirler...
Ve yine bütün dünyanın önünde yaşanan bir insanlık dramı...
Aradan yaklaşık bin dört yüz yıl geçti.
Teknoloji değişti.
Silahlar değişti.
Haritalar değişti.
Ama Orta Doğu'nun kaderi değişmedi.
Bugün bölgede en güçlü aktörlerden biri olan İsrail, ataları gibi hainlikler peşinde.
Buna karşılık bölgede yeni dengeler kuruluyor.
Türkiye ise sadece sınırlarını koruyan bir ülke olarak değil, tarihî hafızası, diplomatik ağı ve bölgesel etkisiyle bu denklemin önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Belki de Çağrı filmini izledikten sonra asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz o filmi sadece geçmişi anlatan bir sinema eseri olarak mı izledik...
Yoksa geleceğe bırakılmış bir uyarı olarak mı?
Çünkü devletler, geçmişini unuttuğu gün aynı sınavlarla yeniden karşılaşır.
Tarih...
Ezberleyenleri değil...
Ders çıkaranları ödüllendirir.
Çağrı'nın anlatmadığı sayfaları okuduğunuzda şunu fark ediyorsunuz:
Mesele sadece bir savaş değildir.
Mesele sadece birkaç kabile de değildir.
Asıl mesele...
Devletin ayakta kalma iradesidir.
İşte bu yüzden bu yazı dizisi, bir film eleştirisinden çok daha fazlasıdır.
Bu satırlar...
Perdede gösterilmeyen sayfaların peşine düşme çabasıdır.
Çünkü bazen hakikatin en önemli kısmı...
Anlatılanlarda değil,
Sessizce geçilen satırlarda saklıdır.
@Kehf_tekI_iz Amin Allah tüm evlatlarımızı esirgesin korusun inşallah.
“Gazze’li çocuklar özellikle dünya’nın tüm yükü ve sahipsiz kalışları omuzlarında”
Yetim ve öksüz kalıyorlar!
Yada kefene bu yaşta sarılıyorlar!
Allah bize hidayet, Gazze’li kardeşlerimize de yardım eylesin…..🤲🤲🤲
Bir çocuk...
En fazla ne isteyebilir ki?
Bir oyuncak.
Sıcak bir yatak.
Annesinin saçlarını okşaması.
Babasının omzunda uyuyakalmak...
Bizim çocuklarımız akşam olunca "Anne, biraz daha oynayayım." diye pazarlık yapıyor.
Gazze'de bir çocuk ise gece olunca gökyüzüne bakıp sessizce dua ediyor.
"Allah'ım... Bu gece çadırımıza bomba düşmesin."
...
Bir an dur.
Gözlerini kapat.
Ve kendi çocuğunu düşün.
Ya da bir yeğenini...
Ya da sokakta gördüğün herhangi bir çocuğu...
Onun küçücük ellerini düşün.
Sonra hayal et...
O eller, annesinin elini değil; enkazın altındaki taşları tutuyor.
O gözler, çizgi film izlemiyor.
Alevleri izliyor.
O kulaklar, ninni duymuyor.
Patlamaları dinliyor.
Ve en acısı...
Belki de annesinin sesini son kez duyuyor.
...
Dünyanın en ağır sessizliği mezarlıklarda değildir.
Bir çocuğun annesini uyandırmaya çalışırken çıkan sessizliktir.
"Anne...
Kalk.
Bak ben korktum."
Ama anne kalkmaz.
Çünkü artık cevap verecek nefesi kalmamıştır.
İşte o anda...
Bir çocuk, bir gecede büyür.
Oyuncak istemeyi bırakır.
Masal dinlemeyi bırakır.
Çocuk olmayı bırakır.
...
Ben çocukluğumuzu hatırlayınca aklımı bayram sabahları gelir.
Onlar çocukluklarını hatırlarsa...
Hatırlayabilirlerse...
Muhtemelen duman kokusunu hatırlayacaklar.
Çünkü bazı çocukların albümünde (hayalinde) doğum günü fotoğrafları yoktur.
Enkaz fotoğrafları vardır.
...
Allah hiçbir anneye, evladını kefene saracak kadar uzun bir ömür vermesin.
Hiçbir babaya, küçücük bir bedenin mezarını kendi elleriyle kazdırmasın.
Ve hiçbir çocuğa...
"Anne, savaş ne zaman bitecek?"
diye sorup da cevap alamayacağı bir dünya bırakmasın.
İnşaAllah....
Bundan Sonra Ne Olacak?
Büyük devletler artık birbirlerini işgal etmeye çalışmıyor. Birbirlerini taşınamayacak yüklerin altına sokmaya çalışıyor.
Ben uzun zamandır dünyaya bu pencereden bakıyorum.
Bugün herkes bombaları, füzeleri ve cepheleri izliyor. Oysa asıl savaş, kimin daha fazla yük taşıdığı üzerinden ilerliyor.
Bir tarafta ABD...
Avrupa'nın güvenliği, Pasifik'teki rekabet, Ortadoğu'daki krizler, askerî üsler, donanmalar, milyarlarca dolarlık savunma harcamaları...
Her yeni kriz, Washington'un omzuna yeni bir yük bindiriyor.
Şimdi aynı anda Çin'e bakın.
Son yıllarda dünyanın en büyük ekonomik yayılmalarından birini gerçekleştiriyor.
Limanlar kuruyor.
Demiryolları inşa ediyor.
Sanayisini büyütüyor.
Enerji koridorlarına yatırım yapıyor.
Yeni ticaret ağları oluşturuyor.
Kendi para biriminin uluslararası kullanımını artırmaya çalışıyor.
Dikkat edin...
Bunu büyük çaplı askerî cepheler açmadan yapıyor.
Geleceğin süper gücü, en fazla savaş kazanan değil; rakibini en fazla maliyetin içine çeken devlet olacak.
İşte bu yüzden İsrail'e yalnızca İsrail olarak bakmayın.
Ortadoğu'daki her yeni gerilim, sadece bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda ABD'nin omzuna eklenen yeni bir siyasi, askerî ve ekonomik yük anlamına geliyor.
Ve bu tabloya baktığınızda, görünen aktörlerden çok görünmeyen denklemleri sorgulayın.
Çünkü tarihte büyük güç mücadeleleri çoğu zaman cephede değil, rakibin nefesini ne kadar tükettikleriyle sonuçlandı.
Belki de bugün yaşadığımız dönem, toprak savaşlarının değil...
Yük savaşlarının çağıdır.
1888…
Sarayburnu açıkları…
Osmanlı, dünyanın sayılı denizaltılarından ikisine sahipti.
Bunlardan Abdülhamid (Nordenfelt II), su altından hareketli hedefe torpido atışı yapıyordu.
O gün için bu, dünyada bir ilkti.
Ve tekti.
O yoklukta, o kuşatma çağında devlet, geleceğin savaşını görmüştü.
Sonra Abdülhamid indirildi.
Hafıza koptu.
Teknoloji zinciri kırıldı.
Aradan geçen yıllar boyunca sadece fabrikalar değil, fikirler de sustu.
Şimdi asıl soru şu:
Bir devletin en büyük kaybı, bir silahı kaybetmesi midir... Yoksa o silahı geliştirecek aklı ve devamlılığı kaybetmesi mi?
Çünkü tarih bazen aynı olayı tekrar etmez.
Ama aynı hatayı tekrar ettirir.
Dışişleri Bakanımızın sözlerini bilinçli şekilde çarpıtarak algı üretmeye çalışmanız kimseyi şaşırtmıyor, Gerçekleri ters yüz ederek mağduriyet devşirmek yerine uluslararası hukuka ve sivillerin yaşam hakkına ilişkin eleştirilere cevap vermeyi deneyin.
Banu Avar: “Türk nerede?”
“Türk asker, polis olup ölüyor. Türk tarlada ürünüyle aç kalıyor. Türk fabrikada işçi, Türk dairede memur.
Bütün köşe başları tutulmuş. Türkiye’de asıl ırkçılığı Türk olmayanlar yapıyor.”
- Ne demek istediğini anlamayan var mı?
Her yere çökmüşler..
Seri Devam...
1517 yılında Osmanlı İmparatoru, Mısır Seferi'nin ardından Kutlu Emanetleri başkente getirdi. Bu emanetler arasında Peygamber'imizin Hırkası, Sakal-ı Şerif, kılıçlar, mektuplar ve devlet tarafından en kutsal kabul edilen diğer emanetler bulunuyordu. Emanetler, Saray-ı Âlî'nin Has Odası'nda, yani Kutlu Emanetler Dairesi'nde muhafaza edilmeye başlandı.
Aynı dönemde Osmanlı İmparatoru'nun emriyle Has Oda'da yirmi dört saat boyunca kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği de başlatıldı.
Bu geleneğin 1571 yılından 1918 yılına kadar hiç kesintiye uğramadan devam etti. 1918 yılında işgalin ardından sona erdi.
1918'den 1950 yılına kadar Kur'an-ı Kerim okunmadı. 1950 yılında yeniden iktidara gelen Adnan Menderes döneminde gelenek tekrar başlatıldı ve 1960 yılına kadar sürdü. 1960 yılında ise yeniden durduruldu.
1960 ile 1974 yılları arasında yine sessizlik hâkim oldu. 1974 yılında Başbakan Yardımcısı Erbakan Hoca döneminde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak yaklaşık on ay sonra, 1975 yılında tekrar sona erdi.
1975 ile 1983 yılları arasında Has Oda yeniden sessizliğe büründü. 1983 yılında devlet yönetimini devralan Turgut Özal döneminde Kur'an-ı Kerim yeniden okunmaya başlandı ve bu gelenek 1993 yılına kadar devam etti.
1996 yılında Erbakan Hoca bu kez hükümetin başına geçtiğinde nöbet yeniden başlatıldı. Ancak 1997 yılında bir kez daha sona erdi. 1997 ile 2002 yılları arasında Has Oda'da yine sessizlik hüküm sürdü.
2002 yılında yönetimi devralan @RTErdogan döneminde yeniden başlatılan yirmi dört saat kesintisiz Kur'an-ı Kerim okunması geleneği ise bu zaman diliminde hâlâ devam etmektedir.
Peki bu nöbet gelecekte de devam edecek mi?
İşte bu sorunun cevabı sizde...
Seçimlerde Kur'an-ı Kerim yeniden susturulacak mı? Yoksa okunmaya devam edecek mi?
Mirasın Nöbeti'nin asıl anlamı tam olarak budur.
(devam edecek)...
@eyup_boll Kuran’a yapılan hadsiz ve alçakça saygısızlığa karşı tabi ki susmayacağız….
Tepkimizi koyacağız her yerde.!
Güllerin efendisine sonsuz salat ve selam olsun.🌹