Beyin, en çok neyi tekrarlarsan onun nöral bağını güçlendirir. Sürekli endişeleniyorsan kaygıda, kusur arıyorsan mutsuzlukta ustalaşırsın. Neyi pratik ediyorsan ona dönüşürsün. Beyin konforlu olanı değil, ona en çok gösterdiğin yolu seçer.
Gerçek öz güven mütevazıdır; kendini büyütme ya da başkalarını küçültme ihtiyacı duymaz.
Narsisistik yapı ise, derindeki yetersizlik inancının abartılmış üstünlük sunumuyla örtülmeye çalışılmasıdır.
Haklılık, büyüklenmecilik, kontrolcülük gerçek güç değil kırılganlık maskesidir.
📍TBMM
Psikologlar her alanda var; fakat hepsi farklı statülerde, farklı maaşlarda, farklı haklarla çalışıyor. Önemli bir kısmı psikolog ünvanıyla çalışmıyor!
Yapılması gereken ilk iş;
👉 1219 sayılı Kanun içerisine psikolog ünvanının eklenmesidir.
👉 Psikologlar için meslek kanununun çıkartılmasıdır.
Ağzına geleni söyleyeni,
Bencilce davrananı,
İstediği gibi hareket edeni “o öyle biri” diyerek normalize etmeyin.
Siz idare ettikçe o azmaya devam eder.
Şiddeti; müfredata bir ders ekleyerek, dijital riskleri en aza indirerek, öğretmenlere slaytlar üzerinden eğitimler vererek ya da şiddetin meydana geldiği okuldaki yöneticiyi görevden alarak tamamen bitireceğimizi sanmak yanılgı olur. Öğretmenin öğrenci ve veli karşısında pasif hâle getirilmesi, öğretmene bakıcı ve bekçi muamelesi yapılması, işlevsizleşen disiplin kuralları ve her meselenin CİMER üzerinden çözülmeye çalışılması da bu tablonun en önemli parçasıdır. Ve bu sorunun ihmal boyutunu teşkil ve temsil edenler de…
psikologlar kimseyi iyileştiremiyor.
evet, cümle çok sert. ama mesele psikologların yetersizliği değil; insan zihninin bazen dışarıdan müdahale edilemeyecek kadar karmaşık, inatçı ve karanlık bir yer olması. adam karşısına oturuyor, anlatıyor, ağlıyor, çözmek istiyor ama yıllarca biriktirdiği yalnızlık, utanç, öfke, başarısızlık korkusu, aile baskısı, para derdi ve gelecek kaygısı tek seansta çözülmüyor.
gerçekten ve içten söylüyorum Allah hepimizin yardımcısı olsun, akıl sağlığımızı muhafaza etsin. psikoloji çok zor bir alan. çünkü karşındaki şey kırık bir kol değil. röntgen çekip "şurası çatlamış" diyemiyorsun. insan bazen kendi içinde bile neresi kırık bilmiyor. dışarıdan güçlü görünüyor, içeride yıllardır susmuş bir çocuk taşıyor. işinde başarılı oluyor, evine dönünce duvara bakıyor. para kazanıyor, ama paylaşacak kimse olmayınca o para sadece ekrandaki sayı gibi kalıyor.
yalnızlık burada sandığımızdan daha tehlikeli bir şey. insan biraz yalnız kalınca kendini tanır, çok uzun yalnız kalınca kendini yemeye başlar. o yüzden "yalnızlık Allah’a mahsustur" sözü boşuna söylenmemiş. insanın konuşmaya, görülmeye, anlaşılmaya, bazen sadece yanında sessizce oturacak birine ihtiyacı var.
başarı yolu da burada kirleniyor işte dostlar. herkes zirveyi anlatıyor ama kimse o yolda insanın içinden ne eksildiğini anlatmıyor. daha çok çalışacağım diyorsun, insanlardan uzaklaşıyorsun. daha çok kazanacağım diyorsun, hayatı erteliyorsun. kimseye muhtaç olmayacağım diyorsun, bir bakmışsın kimseye yakın da değilsin.
o yüzden kendinizi geliştirin, para kazanın, sistem kurun, hedef kovalayın ama psikolojinizi "sonra bakarım" diye sakın kenara atmayın.
çünkü bazı bedeller kredi kartına değil, sinir sistemine yazılıyor.
Okullarda doğru düzgün spor yok; müzik yok, yabancı dil yok, resim yok, tiyatro yok. Eleştiri yok, edebiyat yok. Doğayla, tarihle, toplumla kurulan sahici bağlar yok. Bunlarla ilgilenmeyi boş gibi gören bi düşünce yapısı var… Onun yerine yarış atı gibi bir sınav düzeni, sınırsız sosya medya kullanımı, bilinçsiz ebeveynlik hali var.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle ört��ldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Günümüz psikoloji yaklaşımlarının en büyük yanılgılarından biri, geçmişte yaşanan travmaları sürekli olarak konuşmanın, analiz etmenin ve yeniden canlandırmanın iyileştirici olduğu inancıdır. Oysa bu yaklaşım, çoğu zaman tersine bir etki yaratır. Geçmişteki acıları defalarca gözden geçirmek, onları zihnimizde canlı tutmak ve sürekli olarak o duyguları yeniden deneyimlemek, travmayı iyileştirmek yerine, bazen onu daha da besler ve büyütür. Her psikoterapi seansı, her detaylı anımsama, her bir analiz, acıların üzerine yeni katmanlar ekler. Kişi, kendini geçmişin esiri haline getirir ve kim olduğunu tamamen yaşadığı olumsuz deneyimlerle tanımlamaya başlar. Bu durum, kimlik karmaşasına yol açar ve kişiyi sürekli olarak mağdur konumunda tutar. Geçmişin acıları, günümüzün gerçekliğinden daha büyük ve daha etkili hale gelir. Bazen de kişi, kimliğini bu acılar etrafında örer ve iyileşmek, kimliğini kaybetmek anlamına gelebilir.
Ancak gerçek iyileşme, tamamen farklı bir yoldan geçer. Geçmişi değiştirmenin tek yolu, bugünkü benliğimizi, varoluşumuzu dönüştürmektir. Bu dönüşüm, yeni davranışlar geliştirmek, farklı seçimler yapmak, kendimizi farklı şekillerde ifade etmek ve yeni deneyimler edinmek anlamına gelir. Aynı zamanda fiziksel, mental ve toplumsal bir güçlenmeyi de içerir.
Dönüşüm gerçekleştikçe, bugünkü biz güçlendikçe, geçmiş de dönüşmeye ve yeni bir anlam kazanmaya başlar. Olaylar değişmemiştir ancak bizim yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlamlar ve yaşadıklarımızı yorumlamamız değişir. Artık farklı bakmaya başlarız. Eskiden bizi inciten, kıran deneyimler, yeni perspektifimizle birlikte farklı anlamlar kazanır. Bu, geçmişi değiştirmek değil, geçmişin bizim üzerimizdeki etkisini dönüştürmektir. Güçlü, özgüvenli ve sınırları net bir kişi olarak yaşamaya başladığımızda, geçmişte yaşanan çaresizlik duyguları da gücünü kaybeder. Bu süreçte en önemli nokta, geçmişin acılarına bağlanan eski benliğimizin geride kalmasıdır. Yeni benlik, geçmişin izlerini taşır ama onun esiri değildir.
- "Farkındalık Cehennemdir" kitabımdan alıntı
Fazla anlayış, fazla fedakarlık, fazla iyiniyet çoğu zaman diğerinin bunları suistimal etmesiyle sonuçlanır. Yetişkin bi insan karşısındakini tahlil eder ve davranışlarını ona göre şekillendirir. Çünkü herkes sizin iyi özelliklerinizi hak etmez…
İlber Ortaylı demiş ki; “Sabah kahvaltıyı birlikte yapamayacaksanız,’İyi geceler’ diyemeyecekseniz,Ona masallar anlatamayacaksanız,
‘Dua’ okuyamayacaksanız,
Akşam yarım saat konuşamayacaksanız,
ÇOCUK DOĞURMAYIN.” Hakikaten de öyle Tüm bu yaşanılan şeyleri düşündüğümüzde hocamızın ne kadar da doğru söylediğini anlamış oluyoruz. Çocuk büyütmek başka onu yetiştirebilmek bambaşka…