Bölge Adliye Mahkemesi kararının 18. sahifesinde; CHP’nin Merkez Yönetim Kurulunun üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırıldığı yazılmış, fakat yerlerine tedbiren kimlerin geldiği yazılmamıştır. Diğer organların uzaklaştırılması ve yerlerine tedbiren gelenler yazılırken, Merkez Yönetim Kurulunda aynı yöntem izlenmediğinden, uzaklaştırılanların yerine gelecek Merkez Yönetim Kurulu üyeleri bakımından tedbir kararının eksik olduğu, bu nedenle Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin seçilmesinin gerektiği anlaşılmakla;
6 ila 8 Eylül 2024 tarihli 20. Olağanüstü Kurultay’da; CHP Tüzüğü’nün “Merkez Yönetim Kurulu” başlıklı 22. maddesinin değiştirildiği, her ne kadar 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Seçimli Kurultay’dan sonra yapılan tüm olağan ve olağanüstü kurultaylar ile bu kurultaylarda alınan tüm kararlar iptal edilmişse de, tedbir kararının değiştirilmiş CHP Tüzüğü’nü kapsamadığı, bu nedenle Tüzüğün değişik 22. maddesinin yürürlükte olduğu,
Tüzüğün 22. maddesinin 2. fıkrasında; “(…) sayı ve görev alanları genel başkanca belirlenen diğer genel başkan yardımcıları genel başkanın önerisi üzerine Parti Meclisinin salt çoğunluğunun onayıyla göreve başlar.” hükmüne yer verildiğinden, Genel Başkan tarafından belirlenen MYK üyelerinin göreve başlayabilmeleri için, Parti Meclisinin salt çoğunluğunun onayının alınmasının gerektiği,
İzahtan varestedir.
Genel Başkanımızın çalışma ofisi, bugün adeta bir polis yatakhanesine, polis misafirhanesine, polis eğitim merkezine dönüştürülmüştür!
Makam odalarımızda uyuyan, sigara içen, masalarımıza oturup mutfağımızda yemek yapan polisler hukuk devletini değil, polis devletini göstermektedir.
Anayasa’nın güvencesi altındaki siyasi parti faaliyetlerini işgal etme cüreti, demokrasiye vurulmuş en büyük darbedir.
Cumhuriyet Halk Partisi, 102 yıllık tarihiyle bu ülkenin demokrasisinin ve Cumhuriyetinin teminatıdır. İl binalarımız, genel merkezimiz; polislerin tatil köyü, kışlası, yatakhanesi değildir!
İçişleri Bakanlığı’na, Valiliğe, Emniyet Müdürlüğü’ne sesleniyorum:
Bu hukuksuz işgale derhal son verin.
Polislerinizi makamlarımızdan, odalarımızdan çekin.
Cumhuriyet Halk Partisi teslim alınamaz, susturulamaz, işgal edilemez.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, SPK md. 21 uyarınca görevsizlik kararı vermesi gereken bir dosyada ihtiyati tedbir kararı tesis edemez. Bu açık yanılgı, bariz takdir hatası oluşturduğu gibi prima facie mevzuata aykırılık niteliği de taşımaktadır.
Anayasa Mahkemesi, İçtüzük md. 73 çerçevesinde, bu hukuka aykırı karara karşı gecikmeksizin “geçici tedbir” kararı vermelidir. Aksi hâlde çok partili yaşam ve objektif hukuk düzeni bakımından telafisi imkânsız zararlar doğacaktır.
Bu olay, artık sıradan teknik bir usul sorunu olmaktan çıkmış, Anayasa Mahkemesi’nin varlık nedenini doğrudan ilgilendiren bir mesele hâline gelmiştir.
Yaşadığı çağdan bihaber. Modern çağda “abilik” kurumu daha fazla veya daha az hak sahibi yapmaz. Ayrıca modern siyasette “ev sahipliği” diye bir kurum da yoktur. Modern siyasette geçerli kıstas gücün meşru olup olmadığıdır.
Aynı hukuki tutumu dava sonuna kadar ilaca ihtiyaç duyan kanser hastaları için talep ettiğimiz ihtiyati tedbirler için de göz önüne alsanız keşke.
Davanın esasını çözer nitelikte ara karar verilemez diyerek hastalara ölebilirsiniz diyorsunuz.
Adalet Bakanı Tunç'tan CHP İstanbul İl Kongresi'nin iptal edilmesine ilişkin yorum:
"Verilen ara karar yargılama sürecinde doğabilecek telafisi güç zararların önlenmesine yönelik ihtiyati tedbir niteliğinde; nihai bir hüküm teşkil etmemektedir"
https://t.co/Z98IMApyJI
Bu yol çok tehlikeli bir yere doğru gidiyor.
Eşit yurttaşlık böyle bir şey değil!
Bu yaklaşım eşitliği derinleştirmez, sistemi dönüştürmek yerine yüzeysel düzenlemelerle makyajlar. Kişileri sabit kimliklere hapseder, yapısal adaletsizlikleri perdelemeye yarar.
Kimliği temsil eden birkaç kişinin vitrine konması, toplumsal dengesizliği düzeltmez. Aksine, bu eşitsizlikleri daha da kalıcılaştırır.
Gerçekten eşitlik hedefleniyorsa örneğin:
- Zorunlu din dersi kaldırılır,
- Cemevlerine ibadethane statüsü tanınır,
- Diyanet tarafsızlaştırılır,
- Belediyelere kayyım atamaya son verilir,
- Kamu görevine girişte torpil değil liyakat esas alınır.
Ve en önemlisi: Kırsal bölgeler ile yoksul mahallelere kamu yatırımı götürülür. Kalkınma yalnızca birkaç merkezin dışına çıkarılıp toplumun tüm kesimlerinde hissedilir hâle getirilir.
Eşitlik böyle yüzeysel vitrin politikalarıyla sağlanmaz. Esasen gelir dağılımı, hizmete erişim ve yönetime katılımla sağlanır.
Meslektaşımız Av. Mehmet Pehlivan
Derhal Serbest Bırakılmalıdır!
Meslektaşımız Av. Mehmet Pehlivan, 19 Haziran 2025 tarihinde ifadesinin alınmasını takiben, doğrudan mesleki faaliyetleri gerekçe gösterilerek tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edilmiştir. Meslektaşımız hakkında yürütülen bu süreç hukuk devletinin temel ilkelerine, savunma hakkına ve avukatlık mesleğinin varoluş amacına yönelen ölçüsüz ve hukuk dışı bir tutumdur.
Av. Mehmet Pehlivan’a yöneltilen isnatların tamamı avukatlık mesleğinin icrası kapsamında yürüttüğü faaliyetlere dayanmaktadır. Bu haliyle söz konusu işlemler, yalnızca bir avukata yönelik hukuksuzluk değil; bağımsız savunma makamına ve yargının kurucu unsuru olan avukatlık mesleğine yöneltilmiş ağır bir müdahaledir.
Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi uyarınca, avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle işlendiği iddia edilen suçlara ilişkin olarak savcılık makamının doğrudan ceza soruşturması yürütmesi mümkün değildir. Ancak meslektaşımız hakkında, doğrudan mesleki faaliyetleri gerekçe gösterilerek yapılan işlemler, Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesinde yer alan usul güvenceleri uygulanmaksızın yürütülmüş; avukatların mesleki görevlerini “baskı, engelleme veya uygunsuz müdahale olmaksızın” yerine getirme hakkı, soruşturmanın en başından itibaren ihlal edilmiştir.
Av. Mehmet Pehlivan hakkında yürütülen işlemde bu yasal güvence yok sayılmış, kanun açıkça çiğnenmiştir. Bu, basit bir usul hatası değil; açık bir hak gaspıdır.
Avukatlara yöneltilen sistematik gözaltı ve ceza soruşturmaları, yalnızca bireysel özgürlüklerin ihlali değil; aynı zamanda toplumun her bireyinin adil yargılanma ve savunma hakkına yönelmiş ciddi bir tehdittir. Avukatların, savunma görevini ifa ederken cezalandırılmak istenmesi; yalnızca meslek etiğine değil, hukukun üstünlüğüne karşı da aleni bir saldırıdır.
İstanbul Barosu olarak bu ağır hukuka aykırılık karşısında sessiz kalmayacağımızı, meslektaşımızın derhal serbest bırakılmasını talep ettiğimizi ve sürecin her aşamasını takip edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiririz.
Cumhuriyet, Osmanlı'nın güncellenmiş hesapla bugün yaklaşık 500 milyar dolara karşılık gelen borcunu devralmış ve 1954'e kadar bu borcun tamamını kapatmıştır.
Sözde Abdülhamit'in mirasını talep edenler, dedelerinin borcunu da ödesinler madem.
polise asit attılar iddiasında bulunanlar hakkında en çok şaşırdığım şey polislere aside dayanıklı üniforma verildiğini düşünmeleri oldu. pamuk polyester karışımı kumaşa asit atılacak ve o kumaş tamamen çözünmeyecek vay anasını devletimizin teknolojisine bakın
5 gündür rutin: chplilerin miting biter bitmez polis saldırıya geçiyor chpliler de kayboluyor. millet yalvar yakar oluyor bina kapısında bunlar da bi süre sonra lütfedip alıyor. bi kere de farklı bir şey yapın 134 milletvekiliniz var konuşma bittikten sonra dizilin meydana zor mu
"Umut hakkı" kavramı nereden çıktı diye düşünenler olabilir.
Bu hak, ilkin 1970'li yıllarda, İtalyan ve Alman Anayasa mahkemelerinin kararlarıyla tezahür etti. Ölüne kadar sürecek hapis cezalarının, bir nevi “manevî imha”ya (psychische Vernichtung) neden olacağı düşüncesinden türemiştir.
Umut hakkı, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan kişilerin belirli bir umutla rehabilitasyon ve serbest bırakılma beklentisine sahip olmalarını ifade eder. Sanılanın aksine her müebbet hapis cezası alanın belli bir yıldan sonra tahliye edilmesi anlamına gelmez; tahliye edilebilme koşullarının yasayla düzenlenmesini gerektirir.
İHAM tarafından 2000'li yıllardan itibaren çeşitli kararlarda (Kafkaris, Vinter, Hutchinson vd.) tanınan bu hakka dayalı saptamalar, 2014'te Abdullah Öcalan ve diğer başkaları (Gurban, Kaytan vs.) için uygulanmıştı. Fakat içtihadın çok istikrarlı olduğu söylenemez.
Bu konuda bir düzenleme zaten bekleniyordu. Yani bugün şapkadan tavşan çıkarılmış değil. Ama böyle gündelik siyasi ajandaya göre belirsiz biçimde gündeme getirilmesi kanımca çok tehlikeli ve pek sorumlu bir davranış değil.
Görünen o ki "çözüm süreci" adı altında bazı görüşmeler hâlâ yapılıyor. Fakat bunlar yine yeniden halktan saklanıyor, insanların kafası karıştırılıyor.
- Gerçekte bu kapsamdaki görüşmeler görüşmeler (?) her ne ise bunların kamuoyuyla paylaşılması 6551 sayılı Kanun'un getirdiği bir zorunluluk.
- Bu kapsamdaki işlemlere cezai sorumsuzluk getiren mezkûr Kanun'da geçen "çözüm süreci" ifadesinin de net biçimde tanımlanması, sınırları öngörülebilir şekilde çizilerek belirsizliklerin giderilmesi gerekiyordu, hâlâ da gerekiyor.
Aksi durum, hukuksal denetimden azade keyfî bir alan yaratıyordu, hâlâ yaratıyor.
Bu keyfîliğin yaratacağı enkazın altında tüm ülke kalır.