Kamuoyuna Açıklama
Gerçeklerin de bir hafızası vardır.
Bugün, benimle ve yıllar sonra gündeme gelen Batman Sanat Müzesi projesiyle hiçbir ilgisi olmayan Hasankeyf süreci üzerinden kamuoyunda bir algı oluşturulmaya çalışıldığını görüyorum. Oysa gerçekler bunun tam tersini söylemektedir.
2010 yılında, kamuoyu oluşturmak amacıyla İstanbul’dan kendi alanlarında önemli gazeteciler ve bazı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle birlikte Batman’a geldik. Amacımız, Hasankeyf’in ve Dicle Vadisi’nin sular altında kalmaması için bu büyük yıkıma dikkat çekmekti.
Bu kapsamda Eski Hasankeyf Köprüsü’nün ayağında çocuklarla birlikte sembolik bir eylem gerçekleştirdim. Fırçalarımı toprağa gömerek bu projenin mimarlarının vicdanına seslenmeye çalıştım. O gün bu eylemi takip eden gazeteciler arasında Mehveş Evin de vardı. Bu çalışmaların kayıtları ve haberleri arşivlerde mevcuttur.
Batman’da kurmayı hedeflediğimiz sanat müzesi ise yıllar sonra gündeme gelen, kent merkezinde planlanan bağımsız bir kültür projesiydi. Ben bu proje için Batman’a geldiğimde Hasankeyf çoktan sular altında kalmış, yeni yerleşim kurulmuş, tarihî yapılar taşınmış ve süreç fiilen tamamlanmıştı. Dolayısıyla bu iki konuyu ilişkilendirmek ne kronolojiyle ne de gerçeklerle bağdaşmaktadır.
Eleştiri elbette yapılabilir. Ancak eleştiri, bilgiye, belgeye ve vicdana dayanmalıdır.
Yaklaşık kırk yıldır doğduğum coğrafyanın kültürünü, hafızasını ve hikâyelerini dünyaya anlatmaya çalışıyorum. Batman’da kurmak istediğimiz müze de bu anlayışın bir parçasıydı; amacı bu kentin kültürel mirasını güçlendirmek ve gelecek kuşaklara taşımaktı.
Hakikatin en önemli tanığı zamandır. Belgeler, arşivler ve kronoloji her zaman konuşur. Kamuoyunun da değerlendirmesini önyargılar üzerinden değil; gerçekler, kronoloji ve ortaya konmuş emek üzerinden yapacağına inanıyorum.
Demirtaş, yıllar önce CHP’yi uyarmıştı:
Yarın bir gün “AKP” HDP’lilerin dokunulmazlığını kaldırdı demeyecekler! “CHP kaldırdı” diyecekler. Çünkü CHP’nin oylarıyla bu yapılmış olacak.
Bir heykel atölyede başlamaz,
sergi salonunda da tamamlanmaz.
Önce ateşten geçer.
Bronza dönüşür.
Yüzlerce saatlik emeği, ustalığı ve sabrı taşır.
Sonra yollara düşer;
şehirleri, sınırları ve denizleri aşar.
Vinçlerle yükselir,
taş duvarların, eski kapıların ve hafızanın içine yerleşir.
Gördüğünüz yalnızca bir heykel değil;
ateşin, zamanın, emeğin ve hatırlamanın izidir.
#Sessizlik #Silence #Silenzio #AhmetGunestekin #Venezia
İlginçtir; bazı insanlar bir haksızlığa itiraz eder, bazıları ise o haksızlığın yarattığı görünürlüğün peşine düşer.
Kürt kadınlarına yönelik cinsiyetçi ve aşağılayıcı yaklaşım karşısında milyonlarca insanın gösterdiği tepki son derece haklı ve yerindeydi. Bu tepki yalnızca bir fıkraya değil; yıllardır kadınları, kimlikleri ve farklılıkları küçümseyen dile karşı verilmiş güçlü bir toplumsal cevaptı.
Bu nedenle ilk günden beri bazı çevrelerin gösterişli çıkışlarına mesafeli yaklaştım. Çünkü hiçbir ticari ilişkilerinin olmadığı Türkiye’nin en büyük sanayi gruplarından birinin, birkaç yüksek sesli açıklamayla geri adım atacağını düşünmedim. Bazı tepkiler vicdandan değil, görünür olma arzusundan besleniyor.
Ne yazık ki haklı bir toplumsal duyarlılığın üzerine kişisel reklam gölgesi düşürmeye çalışanlar her dönemde olacaktır. Önemli olan, samimiyet ile şovu birbirinden ayırabilmektir.
İngilizlerin bir sözü vardır: “Zengin bağırır, servet sahibi fısıldar.”
Gerçek güç gürültüyle değil, duruşla kendini gösterir.
Atalarımızın dediği gibi: Yalanın düğümü olmaz. Hakikat er ya da geç ortaya çıkar.
Rahmi Koç’un bir Kürt kadınını fıkra malzemesi yapması düşündürücüdür.
Mizah, ince ve zarif olduğunda değerlidir. Ancak bir halkı, dili, kimliği ya da inancı hedef aldığında mizah olmaktan çıkar. Tarih boyunca egemen sınıflar kadınları, yoksulları ve etnik kimlikleri alayın konusu yaparak üstünlüklerini pekiştirmeye çalıştı.
Oysa dil, kimlik ve inanç insanların en derin aidiyet alanlarıdır. Mizahın görevi toplumsal önyargıları yeniden üretmek değil, onları aşmaktır.
Gerçek mizah güçsüzleri hedef almaz, gücü sorgular. Güldüren mizah kıymetlidir; inciten değil.
“Kürdüm” demekten çekinen insanların olduğu bir ülkede, Kürt nüfusunu yalnızca kendisini açıkça ifade edenlerin sayısıyla ölçmek yanıltıcıdır.
Yıllarca “Kürt kökenliyim”, “Kürt asıllıyım”, “Ailemde Kürt var”, “Kürt olduğum söyleniyor ama Kürt değilim” gibi cümleleri duyduk. Bu ifadelerin her biri aslında bir toplumsal baskının, bir mesafenin ve bazen de bir korkunun izlerini taşır.
Hayatım boyunca kimliğimi saklama ihtiyacı duymadım. Bana sorulduğunda her zaman Kürt olduğumu söyledim ve dünya da beni böyle tanıdı.
Ne var ki bu coğrafyada uzun yıllar boyunca birçok insan kimliğini doğrudan ifade etmek yerine “kökenli”, “asıllı” ya da benzeri dolaylı tanımlara sığınmak zorunda kaldı. Bunun nedeni çoğu zaman kimliğinden utanmak değil; egemen olana daha yakın görünme arzusu, dışlanma korkusu ya da sahip olduğu konumu kaybetme endişesiydi.
Bir insanın kimliğini dolaylı cümlelerle anlatmak zorunda kalması, o toplumun hâlâ tam anlamıyla eşit ve özgür olmadığını gösterir.
Kürtler bu coğrafyanın en eski halklarından biridir. Diliyle, kültürüyle, hafızasıyla ve emeğiyle bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kimliği yok saymak, onu aşağılamak, mizahın malzemesi yapmak ya da sürekli savunmak zorunda bırakmak hiçbir sorunu çözmez.
Oysa insan; doğacağı coğrafyayı, annesinin dilini, ailesini, etnik kökenini ya da inancını seçmez. Bunlar bir üstünlük ya da eksiklik nedeni değildir. İnsan ancak hayatı boyunca yaptığı tercihler, ürettiği değerler ve ortaya koyduğu ahlaki duruşla kendini tanımlar.
Hiçbir kimlik diğerinden üstün değildir. Üstün olan şey; farklılıklarla birlikte yaşayabilme olgunluğu, başkasının varlığına saygı gösterebilme erdemidir.
Tarih bize şunu gösteriyor: Kimlikler baskıyla ortadan kalkmaz; yalnızca yaralanır. Yasaklar, inkâr politikaları ve ötekileştirme, insanların kimliklerinden vazgeçmesine değil, o kimliğin etrafında daha güçlü bir dayanışma geliştirmesine yol açar.
Kürt meselesinin özü de tam burada yatıyor. Bir toplumu sürekli “öteki” olarak tanımlarsanız, yalnızca o toplumu değil, ortak geleceği de zedelersiniz. Çünkü eşit yurttaşlık, insanların kim olduklarını korkmadan söyleyebildikleri yerde başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kimliklerden korkmak değil; onları saygıyla kabul etmektir. Bir toplumun barışı da, demokrasisi de, ortak geleceği de ancak bu zeminde kurulabilir. Çünkü özgürlük, insanın kim olduğunu korkmadan söyleyebilmesidir.
Bu yıl 60 yaşına giriyorum.
Yaş almanın herkes için aynı şey olmadığını daha iyi anlıyorum artık.
Ben de iki kız çocuğu babasıyım.
Hayatın en büyük armağanlarından birinin, çocuklarının büyümesine tanıklık etmek olduğunu biliyorum. Onların değişen yüzlerini, büyüyen hayallerini, sevinçlerini ve kırgınlıklarını yaşayarak görmek…
Bu satırları yazarken, iki kız çocuğu babası Selahattin Demirtaş’ı düşünüyorum.
53 yaşında.
Hayatının yaklaşık son on yılını cezaevinde geçirdi.
Bir baba olarak bunun ne anlama geldiğini hissedebiliyorum. Çünkü zaman, en çok çocuklarımızın hayatında görünür. Kaçırılan her yıl, geri getirilemeyen bir hatıradır.
Ama mesele yalnızca bir babanın çocuklarından uzak kalması değildir.
Mesele aynı zamanda hukuk, adalet ve özgürlüktür.
Demokratik toplumların gerçek gücü, farklı düşünen insanların da kendilerini özgürce ifade edebilmesinden gelir. Hukuk, yalnızca sevdiğimiz ya da katıldığımız insanlar için değil; herkes için gerektiğinde anlamlıdır. Adalet de ancak herkes için işlediğinde adalettir.
Bugün dünyaya baktığımızda görüyoruz ki, hukukun zayıfladığı yerde kutuplaşma büyüyor, adalet duygusunun aşındığı yerde toplumsal barış yara alıyor.
Bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, yalnızca onun hayatını değil; ailesinin, çocuklarının ve yakınlarının hayatını da etkiler.
Bu nedenle Selahattin Demirtaş’ın durumuna yalnızca siyasi bir mesele olarak değil, aynı zamanda vicdani ve insani bir mesele olarak bakıyorum.
On koca yıl... Çok uzun bir zaman...
Bir insanın hayatından, bir babanın çocuklarından, bir ailenin birlikte yaşayabileceği yıllardan alınmış çok uzun bir zaman…
60 yaşıma girerken şuna inanıyorum:
Hukuk intikamın değil, adaletin aracıdır.
Özgürlük bir lütuf değil, temel bir haktır.
Ve adalet geciktiğinde, yalnızca bireyler değil, toplumlar da zarar görür.
Bu nedenle, hukukun evrensel ilkeleri ve adalet duygusu çerçevesinde, Selahattin Demirtaş’ın bir an önce özgürlüğüne kavuşması ve serbest bırakılması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bazen bir insanı özgür bırakmak, yalnızca o insan için değil; hukuk devleti, toplumsal vicdan ve ortak geleceğimiz için de doğru olanı yapmaktır.
#SelahattinDemirtaşaÖzgürlük
Erdoğan’ı destekleseydim hapiste değil, Saray’da Cumhurbaşkanı yardımcısı olurdum ama onurunu yitirmiş bir hırsıza dönüşürdüm.
85 milyon barış içinde, eşitçe, kardeşçe yaşasın diye bu zulme direniyorum, boyun eğmiyorum.
Siz de hakikatin yanında olun, ilk turda bitirin bu işi.
Şimdi anladınız CHP neden yıllarca iktidar olamamış?
CHP iktidarı için değil...
Kendi koltuğu için var olduğunu ispatladı...
Hep sağa hizmet etti...
Danışmanları sağcı...
En yıkanındakiler sağcı...
6'lı masası sağcı...
Halk yeter git dedi...
Kurultayı kaybetti...
İktidara hizmet etmeye başladı...
Hak hukuk adalet diye yollara düştü...
İnanmadığı güvenmediği adaletin sunduğu koltuğa oturmak için video yayınladı...
Ben hazırım dedi..
Hakketmediği koltuğa koştu...
Yıllarca halk peşinde koştu...
Herkesi hayal kırkılığına bir daha uğrattı...
İnanmıştık...
Güvenmiştik...
Ne çok yanılmışız...
Büyük bir pişmanlık içindeyim...
Ona oy verdiğim için...
Desteklediğim için...
Bütün Türkiye'den özür diliyorum...
90’lı yıllarda Türk pop müziğinin altın çağını yaşadığı dönemlerde, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu çok özel ve prestijli bir sahneydi. Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Sertab Erener, Tarkan gibi yıldız isimlerin sahne aldığı, adeta Türk pop müziğinin mabedi sayılan bir yerdi. Uzun yıllar boyunca bu sahnede yalnızca popüler ve prestijli isimlere yer verildi. Daha sonra Mahsun Kırmızıgül ve Özcan Deniz gibi halk müziği ve arabesk alanında üretim yapan sanatçılar da bu sahnede yer almaya başladı.
Bugün ise Kürt sanatçılar da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu sahnesinde yer alabilmek için mücadele veriyor. Oysa kültürel alanda Türk sanatçılarına sunulan imkânların Kürt sanatçılara da eşit biçimde sunulması gerektiğine inanıyorum.
Rojda Şenses sesini çok beğendiğim bir Kürt sanatçıdır. Bugün Harbiye’de sahne alacağını duyurduğu videoyu görmek beni gerçekten mutlu etti.
Geçtiğimiz günlerde hemşehrim Mem Ararat da bu açık hava tiyatrosuna başvurduklarını ancak yanıt alamadıklarını belirtmişti. Oysa onun da dinleyici kitlesi ve sanatsal birikimi göz önüne alındığında, Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu sahnesinde konser vermesi en doğal hakkıdır.
Umarım yetkililer, özellikle Kürt sanatçılara salon tahsisi ve imkân sağlama konusunda daha adil, daha eşitlikçi ve daha kapsayıcı bir yaklaşım benimserler. Çünkü sanatsal alanlar, ayrımın değil eşitliğin mekânı olmalıdır.
@RojdaSenses@Araratmemm, @ararattmem
Güzel gelişmeler var !
Rojwelat Kızmaz dosyasında beklenen girişimlerde bulunuluyor ! Ailesi yarın Batman Savcılığına başvuruda bulunacak .Bu konuda yarın saat 14.30 da Batman Adliyesi önünde açıklama yapılacağı belirtildi. Takip ediyoruz 👇