📌 YENİ ALDIĞINIZ ÜRÜN KISA SÜREDE BOZULDUYSA DİKKAT!
Telefon, bilgisayar, beyaz eşya… Eğer ürün ilk 6 ay içinde arızalanmışsa, kanun çok net söylüyor:
⚖️ Bu ürün en başından beri AYIPLI kabul edilir.
🔹 “Servise gönder” denmesi sizi bağlamaz.
🔹 “Onarım zorunlu” iddiası hukuka aykırıdır.
🔹 Tüketici, doğrudan yenisiyle değişim talep edebilir.
📌 Satıcılar çoğu zaman işi servise yıkmaya çalışır.
Ama 6502 sayılı Kanun, tüketicinin menfaatini esas alır.
➡️ İlk 6 ayda çıkan arızalarda:
✔️ Değişim
✔️ Bedel iadesi
✔️ Cayma
✔️ Onarım
Seçim hakkı tüketicidedir.
Hak bilmek masraf değil, kazançtır. Hakkınızı kullandırmayanlara karşı hukuki yol her zaman açıktır.
Via: av. Alaattin tinni
Yaşlı bir kadının paylaşımı çok dü��ündürdü;
60 yaşındayım.
Oğlum 33 yaşında.
Hâlâ benim evimde yaşıyor.
Büyüdüğü odada uyuyor; on yaşındayken yaptığım dolaba eşyalarını yerleştiriyor ve her gün pişirdiğim yemekleri yiyor.
Çalışmıyor. Bir şey öğrenmeye, bir yere başvurmaya niyeti yok.
Geç kalkıyor. Televizyonu ya da bilgisayarı açıyor… Gün böylece akıp gidiyor.
Ben kahvaltı hazırlamazsam kahvaltı etmiyor. Giysilerini yıkamazsam, temiz bir şey kalmayana kadar sandalyenin üzerinde birikiyorlar.
Ama her şey bir anda olmadı. Yavaş yavaş yerleşti bu düzen… Ve ben her şeye izin verdim.
O çocukken onu hiçbir şeyi tek başına yaparken bırakmadım.
On iki yaşına kadar ayakkabılarını ben bağladım; “daha çok küçük” diye düşündüm.
Ödevlerini çoğu zaman ben yaptım; “stres olmasın” istedim.
Bir öğretmeniyle sorun yaşasa okula ben gittim.
Bir arkadaşıyla tartışsa savunmasını ben yaptım.
Onu koruduğumu sandım. Acı çekmek için önünde uzun yıllar var diye düşündüm.
Rahatsızlık yaşamasına hiç izin vermedim.
On sekiz yaşında okul bittiğinde, “Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.
“Bir yıl düşün,” dedim. O bir yıl üç oldu.
Ondan hiç çalışmasını istemedim.
Paraya ihtiyacı olsa verdim. Kuzenleri işe girince, “Herkesin yolu farklıdır,” diye savundum.
Yirmi beşinde bir teknik eğitime başladı. Dört ay sürdü.
Saatlerin ağır olduğunu, yorulduğunu söyledi. Onu yormamak için kaydını ben sildirdim. “Gerçekten sevdiğin şeyi bulacaksın,” dedim.
Hiçbir şey aramadı.
Otuz yaşında teyzesi ona iş teklif etti. İki hafta dayanabildi.
Yol uzakmış, saatler zormuş, ortam ona uygun değilmiş…
Eve döndüğünde onu bir savaştan çıkmış gibi karşıladım.
En sevdiği yemeği yaptım.
“Daha iyisi gelecek,” dedim.
Henüz hiçbir şey gelmedi.
Bugün de rutini aynı.
Gece iki-üçte videoların karşısında uykuya dalıyor. Öğlen uyanıyor. Mutfağa gelip “Yemek ne?” diye soruyor.
“Çöpü çıkar” desem, “Sonra,” diyor.
“İş ara” desem, öfkeleniyor; “Beni zorluyorsun,” diyor.
Geçenlerde ona artık eskisi kadar güçlü olmadığımı söyledim. Sırtım ağrıyor. Çabuk yoruluyorum. Evde bana yardımc�� olması için birini tutabileceğimizi önerdi.
İki ay önce hastalandım. Üç gün boyunca perişandım.
Belki bu kez bir şey değişir diye düşündüm.
İlk gün yemek siparişi verdi. İkinci gün tabakları masada bıraktı. Üçüncü gün, ne zaman ayağa kalkacağımı sordu… Çünkü temiz giysisi kalmamıştı.
İşte o an anladım: Birine bakılmadan yaşayamıyor. Ve o biri hep bendim.
Kız kardeşlerim, artık onu göndermem gerektiğini söylüyor. “Büyüdü,” diyorlar. “Bazı şeyler bitmeli.”
Ama geceleri odasına bakıp o huzurlu yüzünü gördüğümde, yastığına sarılarak uyuyakalan beş yaşındaki çocuğu görüyorum.
Onu dünyaya ben hazırlamadım. Onu dünyadan korudum.
Ve şimdi dünya, benim evimin duvarlarıyla sınırlı… Sahip olduğu tek şey benim.
Hâlâ onu korumaya hakkım var mı?
Yoksa gerçekten yaşamasına yardım etmenin tek yolu onu bırakmak mı? 😔
Bir MIT profesörü, 2019'da 1 saatlik bir ders verdi ve bu ders 18 milyon kez izlendi.
Kayıt yaptıktan 5 ay sonra öldü.
Bu, dünyaya son hediyesiydi.
Patrick Winston, 50 yıl boyunca MIT'de ders verdi.
Dünyanın en zeki mühendisleri sınıfında oturdu.
Ve son dersinde onlara diplomalarının asla kapsamadığı tek beceriyi öğretti.
Konuşma sanatı.
İletişiminizi sonsuza dek değiştirecek 15 ders:
Şakayla başlamayın. Seyirciniz henüz gülmeye hazır değil. Sonunda ne bileceklerini vaat ederek başlayın.
Fikirleriniz çocuklarınız gibidir. Onlara çok yakınsınız. Sizin için bariz olan, başkaları için görünmezdir. Bariz olanı açıklayın.
5 dakikalık kural: Herhangi bir konuşmanın ilk 5 dakikası, insanların sonraki 55 dakika dinleyip dinlemeyeceğini belirler. Açılışınıza her şeyden daha fazla zaman harcayın.
En önemli fikrinizi 3 farklı şekilde 3 kez tekrarlayın. Bir kez asla yeterli değildir.
Fikrinizin etrafına bir çit örmek. İnsanlara ne OLmadığı'nı, ne OLDUĞU'nu söylemeden önce söyleyin.
Sözlü noktalama. Durun. Bir sonraki fikre geçmeden önce fikrin yerleşmesine izin verin.
Kimsenin cevaplamayacağı sorular sorun. Sonra 7 saniye bekleyin. Sessizlik garip değildir. İşlenmedir.
Slaytlarınızı okumayın. Seyirciniz okuyabilir. Aynı anda dinleyip okuyamazlar.
Slaytlar yerine tahtayı kullanın. Yazmak sizi yavaşlatır. Yavaşlamak netlik getirir.
Bilgilendirmeden önce ilham verin. Kimse ondan ilham almadığı birinden öğrenmez.
Özet yerine bir katkı ile bitirin. Onlara ne verdiğinizi söyleyin. Ne söylediğinizi değil.
Sonunda teşekkür etmeyin. Zayıftır. Yerine oturan bir şeyle bitirin.
Hikayeler fikirleri yapışkan hale getirir. Veriler fikirleri anlaşılır kılar. İkisine de ihtiyacınız var. O sırayla.
İletişim kaliteniz, dünyanın gözünde fikirlerinizin kalitesini belirler. Fikirlerin kendileri değil.
Pratik hazırlık değildir. Pratik BECERİDİR.
Patrick Winston, çoğu insanın kariyerlerinin tamamını kaçırdığı bir şeyi anlıyordu.
Fikirleriniz, onları başkasının zihnine aktarma yeteneğiniz kadar güçlüdür.
Odadaki en zeki kişi olabilirsiniz ve tamamen görünmez kalabilirsiniz.
Ya da iletişimi ustalaştırıp ortalama fikirleri çığır açıcı hissettirebilirsiniz.
O, son dersini bunu öğretmeye harcamaya seçti.
Ara Güler güzel özetlemiş:
“Rastgele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar. Tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz. Kıyıda köşede uyuya kalmak, uykunun en keyiflisidir. Plansız yapılan aktiviteler daha eğlencelidir. Kısacası, her şeyin kendiliğinden olanı güzel...”
Bir kadının bankasına bıraktığı not — 96 yaşında ve hâlâ zeka fışkırıyor!
Bu mektup gerçekten bir banka müdürüne gönderilmiş ve müdür o kadar etkilenmiş ki, mektubu New York Times’ta yayınlatmış.
İlgili makama,
Geçen ay tesisatçıma ödemek üzere verdi��im çekimi reddettiğiniz için size teşekkür etmek istiyorum.
Hesaplamalarıma göre, onun çeki yatırmasıyla, hesabıma düzenli olarak her ay yatırılan mütevazı tasarrufumun ulaşması arasında tam olarak üç nanosaniyelik bir fark olmalı.
Elbette bu otomatik transferin sadece otuz bir yıldır devam ettiğini kabul ediyorum.
Banka olarak bu kısacık zaman aralığını yakalama beceriniz ve bana “sıkıntı” yaşattığınız için 30 dolarlık hizmet bedelini kesme kararlılığınız takdire şayan.
Bu olay, mali alışkanlıklarımı sorgulamam için beni teşvik etti.
Ben sizin aramalarınıza ve mektuplarınıza bizzat cevap verirken, ben sizi aradığımda yüzsüz, pahalı, robotik bir sistemle karşılaşıyorum.
Bu nedenle, tıpkı sizin gibi ben de yalnızca gerçek bir insanla muhatap olmayı tercih ediyorum.
Bundan böyle kredi ve borç ödemelerimi otomatik olarak değil, banka çalışanınıza özel ve kişisel olarak hitaben yazılmış çeklerle göndereceğim.
Ve bilin ki, postayla gönderilen bu tür mektupları başka biri açarsa bu yasalara aykırıdır.
Lütfen seçtiğiniz çalışanın doldurması için ilişikteki “İletişim Yetkilisi Bilgi Formunu” bulunuz.
Form sekiz sayfa ama banka olarak benim hakkımda bildiğiniz kadar ben de onun hakkında bilgi sahibi olmalıyım.
Tıbbi durumunun belgeleri noterden onaylı olmalı.
Gelir, borç, varlık ve yükümlülük bilgileri de resmi belgelerle kanıtlanmalı.
Uygun bir zamanda kendisine bir PIN kodu vereceğim.
Bu kod olmadan benimle işlem yapılamayacak.
PIN 28 haneli olacak, çünkü bankanızın telefon sisteminde sadece bakiye öğrenmek için 28 tuşa basmam gerekiyor.
Ve taklit, iltifatın en içten şeklidir, öyle değil mi?
Daha da adil bir sistem için, artık bana ulaşmak isteyenlerin karşısına da bir otomatik sesli yanıt sistemi çıkacak:
• 1’e basın: Randevu almak için
• 2’ye basın: Eksik ödeme hakkında bilgi almak için
• 3’e basın: Oturma odamda isem yönlendirme
• 4’e basın: Yatak odamda isem yönlendirme
• 5’e basın: Tuvaletteysem yönlendirme
• 6’ya basın: Evde değilsem cep telefonuma yönlendirme
• 7’ye basın: Bilgisayarıma mesaj bırakmak için (şifre gerekli, yetkili kişiye verilecek)
• 8’e basın: Ana menüye dönmek için
Genel şikayet ya da talep için, lütfen bekleyin — bir temsilcim sizinle ilgilenecektir…
Sizden örnek alarak, ben de bu yeni sistemin kurulumu için 50 dolarlık bir ücret talep edeceğim.
Lütfen her işlem sonrası hesabıma yatırınız.
Saygılarımla,
96 yaşındaki sadık müşteriniz
(Unutmayın: Bu mektubu gerçekten 96 yaşında bir kadın yazdı!)
📌Bu coğrafyanın her milimetre karesi ince tuzaklarla dolu olan bir coğrafyadır.
📌Her zaman normalin çok üstünde bir dikkatle hareket edilmesi lazımdır.
📌Kolay yollarla, aşırı özgüvenle, gerekli dikkat eksikliği ile bir şeyler yapmak-kazanmak isteyenler çok pişman olur, çok acı çekerler.
#OrtaDoğu
#Iran
📌Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dışişleri bakanlarından biri, Fransa Dışişleri Bakanı Charles-Maurice de Talleyrand-Périgord’dur.
📌Talleyrand, Fransız Devrimi ve sonrasında üç ayrı politik dönemde görev yapmıştır:
. Napoléon Bonaparte öncesi dönem,
. Napoléon dönemi ve
. Napoléon’dan sonra Louis XVIII dönemleri.
Bu dönemlerde toplam yaklaşık 15 yıl Dışişleri Bakanlığı yapmıştır.
📌En önemli özelliği, “devlet aklını” ve “güç dengesi diplomasisini” en iyi kullanan dışişleri bakanlarından biri olmasıdır.
📌Bir diğer önemli özelliği düşman ve düşmanlıklar yaratmamaya gösterdiği dikkat ve özendir.
📌Günümüz devletleri için örnek alınmasını dilerim.
#DışPolitika
#Savaş
#Barı
Şimdi kim bu kadın desem, ben dahil herhalde bir çoğumuz cevap veremez...
Ama öyle bir kadın ki, Bilim Dünyası onu konuşuyor, aslında Türkiye'nin gurur duyması gereken bir kadın....
Adı Asu Özdağlar...
43 yaşında...
2 çocuk annesi...
ODTÜ Elektrik - Elektronik mezunu...
Peki neden Türkiye'nin gurur duyması gereken bir KADIN!!
Amerika'da bir üniversite var, adı Massachusetts Institute of Technology (MIT).
Sadece mezunlarının kazandığı NOBEL sayısı 72 ve bu Nobel ödüllerinin 15 tanesi son 5 yıl içinde.
Simdi Asu Hanım, işte bu Üniversitenin Elektronik Mühendisliği ve Bilgisayar Bölümü BAŞKANI oldu....
Eski Başkan Anantha Chandrakasanona görevi devrederken bakın ne demiş ...
“Bir eğitimci olarak vizyonu ve özverisi de aynı şekilde etkileyici. Öğrencileri için yorulmak bilmeyen bir koç ve bu bölümdeki eğitim alanında yapılacak yenilikleri her zaman güçlü bir şekilde savundu...”
İşte bizim gurur duydugumuz Atatürk’ün un evladı KADIN....
Sevgili Asu Hanım, iyi ki varsınız...
İlber Ortaylı
Yıllar evvel, Yaşar Kemal yakın dostu ressam Abidin Dino ile birlikte bir yolculuğa çıkar. Bir mola sırasında, bir ağacın altında oturup sohbet ederlerken Yaşar Kemal aniden susar ve yerdeki bir noktaya kilitlenir. Abidin Dino ne olduğunu sorunca, Yaşar Kemal parmağıyla topraktaki küçük bir karınca katarını gösterir.
Karıncalar büyük bir telaşla kışlık erzak taşımaktadırlar. Yaşar Kemal, o meşhur gür sesiyle değil, neredeyse bir fısıltıyla şöyle der: "Bak Abidin, şu küçücük mahlukatın telaşına bak. Biz burada koca gövdemizle oturuyoruz ama onların milyon yıllık yolunu işgal ediyoruz. Belki de şu an bir imparatorluğun ana caddesinin tam üzerindeyiz." der.
Asıl çarpıcı olan kısım ise şudur: Yaşar Kemal o gün, karıncaların yolunu bozmamak için oturduğu yerden kalkmak isterken pantolonu bir çalıya takılır ve yırtılır. Abidin Dino gülerek, "Yahu Yaşar, bir pantolon gitti," deyince Yaşar Kemal ciddiyetle cevap verir: "Pantolon dikilir Abidin, ama bir canlının bin yıllık yolunu, düzenini bozarsan onu ne dikiş tutturur ne de vicdan affeder. Biz bu topraklarda sadece yazmıyoruz, bu toprakların karıncasına da borçluyuz."
Bu olaydan sonra Yaşar Kemal, yazılarını yazarken masasının üzerinde yürüyen bir böcek veya karınca gördüğünde onu asla eliyle itmez, kağıdını değiştirir veya onun yolunu bitirmesini beklermiş. Onun edebiyatındaki o muazzam doğa betimlemelerinin, Çukurova’nın her bir otunun ismini bilmesinin arkasında işte bu hizalanma ve saygı yatıyordu.
Işıklar içinde uyu Yaşar Kemal🙏
#YasarKemal
Ne güzel diyor Ömer Hayyam:
"İnsanoğlu kendi kusurlarıyla saklambaç oynayan başkalarının kusurları ile yakalamaca oynayandır."
Bu yüzden kimse başkasını yargılayabilecek kadar kusursuz değildir. Ama bazıları kendinde bu Hakkı görebilecek kadar hadsizdir.
#ÖmerHayyam
Üç yıl önce oğlumu aramayı bıraktım.
Hayatımda verdiğim en zor karardı.
Aylarca peşinden koşan taraf bendim.
“Görüldü”de kalan mesajlar…
Cevapsız aramalar…
Beş dakikasını isteyip, “Nerede yanlış yaptım?” diye soruşlar…
Gece yatağa yatınca, onu ilkokula götürdüğüm günleri hatırlıyordum.
Sünnet düğünündeki yüzünü…
Askerliğe uğurlarken boğazıma düğümlenen o anı…
Kendi kendime soruyordum:
“Ben mi eksik kaldım?”
Sonra bir şeyi fark ettim.
Peşinden koştukça hem onurumu kaybediyordum
hem de ona şunu öğretiyordum:
“Babam nasıl olsa hep orada. Bekler.”
Sevgi dilenilmez.
Sevgi zorlanmaz.
Sevgi davranışla gösterilir.
Susmak, en yüksek sestir.
Bir gün aramayı bıraktım.
Engellemedim.
Sosyal medyada “Nankör evlatlar” diye yazmadım.
Apartmandaki komşulara onu kötülemedim.
Sadece geri çekildim.
Öfkeden değil.
Saygıdan.
Ona da, kendime de.
Ben görevimi yapmıştım.
Dersane parasını ödemek için fazla mesaiye kalmıştım.
Üniversite okurken kirasını yatırmak için cebimde para kalmadığı günleri bilirim.
Doğruyu, yanlışı, ayıbı, edebi öğretmeye çalışmıştım.
Tohum ektiysen, büyür.
Eğer tutmadıysa, gözyaşı sulamaz.
Hayatıma döndüm.
Apartmandaki dairenin balkonunu yeniledim.
Kendi düzenimde huzur buldum.
Eğer bir gün geri dönerse,
kapı önünde çökmüş bir adam görmesin istedim.
Dimdik duran bir baba görsün istedim.
Üç bayram geçti.
Sofradaki sandalye boş kaldı.
Artık suçluluk hissetmiyordum.
Hayatın kendi öğretmeni olduğuna güveniyordum.
Geçen hafta salı günü kapı çaldı.
Ne bayramdı.
Ne doğum günü.
Kapıyı açtım.
Oğlum karşımdaydı.
Yüzü yorgundu.
Kucağında bir puset vardı.
Balkona baktı.
Evin içindeki düzene baktı.
Belki bir nutuk bekliyordu.
Belki “Ben demiştim” cümlesini.
Sesi titredi:
“Baba… Oğlum oldu.
Ve seni anladım.
Bu kadar zor olduğunu bilmiyordum.”
Olgunluk bazen torunla gelir.
Özür istemedim.
Hesap sormadım.
Gerçek sevgi rövanş almaz.
Kapıyı sonuna kadar açtım.
“Bu evde sana her zaman bir tabak var,” dedim.
“Gir içeri.”
Eğer siz de sizden uzaklaşan bir evladın peşinden koşuyorsanız, durun.
Nefes alın.
Bir ilişki zorla kurulmaz.
Bir bağ baskıyla tutulmaz.
Onları kırgınlıkla değil, vakarla bırakın.
Kalplerine ektiğinize güvenin.
Ve dönerlerse,
kapıyı kinle değil, zarafetle açın.
Çünkü sevgi, sıkı tutmak değildir.
Kapıyı kilitlememektir.
geçen hafta massta bir konferanstaydım.
yanımdaki çocukla muhabbet ettim. 19 yaşında. amerikalı. adı jake. ne iş yapıyorsun dedim. app storeda uygulamam var dedi. kaç kullanıcın var dedim. 2.7 milyon dedi. gözlerim faltaşı gibi açıldı. nasıl yaptın dedim. vibe coding dedi. yani kodun tek satırını yazmadım dedi. aia anlattım ne istediğimi, o yaptı dedi. ben de test ettim yayınladım dedi. 4 ayda 1.2 milyon dolar kazanmış. 19 yaşında. benden küçük bu çocuk. ben 19 yaşımdayken annemin verdiği harçlıkla kantinden tost alıyordum.
neyse devam ettik muhabbete. peki şimdi neredesin ne yapıyorsun dedim. dubaiye taşındım dedi. niye dubai dedim. vergi yok dedi. sıcak dedi. ve oradaki vibe coding topluluğu inanılmaz büyüyor dedi. jfbi. ai diye bir topluluk varmış. herkes proje basıyor sürekli. kimse kimseye öğretmiyor. herkes yapıyor. yap ve at kültürü. ayda 30 uygulama deploy eden tipler var dedi.
peki dedim dubaide ne kadar kaldın. 5 ay dedi. sonra ne oldu dedim. google aradı dedi. google mı dedim. evet dedi. linkedinden yazmışlar. senin uygulamanın mimarisini inceledik çok etkilendik gel bizde çalış demişler. ama ben kod yazmıyorum ki dedim onlara diyor jake. onlar da demiş ki biliyoruz. biz de artık kod yazan değil ürün çıkaran insan arıyoruz.
şu an googleda ai product lead olarak çalışıyor. 19 yaşında. diploması yok. tek satır kod yazmamış hayatında. ama ürün çıkarmış. kullanıcı kazanmış. para kazanmış. ve dünyanın en büyük şirketi kapısını açmış.
alexandr wang diyor ki 13 yaşındaysanız tüm vaktinizi vibe codinge harcayın. adam 28 yaşında milyarder. dinlemeyebilirsiniz tabii. ama jake gibi çocuklar her gün çoğalıyor. ve bizim burada hala massta konferansta oturup bunları dinliyoruz. onlar yapıyor biz izliyoruz. bu tablo beni derinden rahatsız ediyor.
🚨 ELON MUSK: “Yakında kimsenin çalışmasına gerek kalmayacak.”
50 yıl sonra değil. Çok daha yakında.
Gerekçesi net: Yapay zekâ ve robotik sonunda her işi devralacak.
Her sektör, her fonksiyon… İnsan emeğine ihtiyaç kalmayacak.
Bunu kendi yiyeceğini yetiştirmeye benzetiyor.
Mecbur değilsin, marketten alırsın.
Ama bazı insanlar keyif aldığı için yine de yapar.
Musk’a göre “çalışmak” da buna dönüşecek:
Zorunluluk değil, hobi.
Teknoloji tarafında haksız sayılmaz.
AI inanılmaz bir hızla ilerliyor. Bunu inkâr eden yok.
Ama şunu karıştırmayalım:
“Makinalar tüm işi yapacak” ile
“Makinalar tüm işi yapınca herkes kazanacak” aynı şey değil.
40 yıl önce bize ne vaat edilmişti?
Daha kısa çalışma haftaları.
Gerçekte ne oldu?
İnsanlar daha çok çalıştı.
Ücretler yerinde saydı.
Oluşan ekstra değer yukarıya aktı.
Evet, AI büyük ihtimalle birçok işi devralacak.
Asıl konuşulması gereken soru şu:
AI şirketlerine sahip olmayan 8 milyar insan ne yapacak?
Gerçek tartışma bu.
—
Yakında, AI kullanarak NASIL ciddi para kazanabileceğinize dair kapsamlı rehberimi paylaşacağım.
Bunu kaçırmak istemezsiniz.
Son 10 yıldaki büyük piyasa hareketlerini nasıl okuduysam, bir sonrakini de her zamanki gibi açık şekilde paylaşacağım.
Birçok kişi yine “keşke daha önce takip etseydim” diyecek.
Eğer yılda 50 bin dolar kazanıyorsanız en yakın arkadaşlarınıza bakın onlarda o kadar kazanıyordur.
Siz 300 bin dolar kazanan insanlarla arkadaş olmadığınız sürece bir kuruş fazla kazanamayacaksınız.
🚨BİZE YALAN SÖYLEDİLER: Okulda, iş yerinde, hatta dizilerde... İyi insan olmazsan kötü olursun dediler. Hayır. İyi insan olmanın tersi kötü insan olmak DEĞİLDİR. Seni "uyumlu" bir köle yapmak için tasarlanmış nezaket kurallarını unut.
Hayatta kalmak istiyorsan, kimsenin sana sesli söylemeye cesaret edemediği bu 10 kuralı ezberle. Hayatın seni tokatlayarak öğreteceği dersi bedavaya veriyorum:
Bu flood, konfor alanını ateşe verecek. 🧵👇