Kendini dev aynasında görürsen böyle eline verirler topu. Sahada yıldızlar topluluğu altın jenerasyon falan değil bireysel yeteneklere güvenip takım olmayı beceremeyen bi artistler yığını vardı. Banane abi senin Juventus'ta Real Madrid'de ne yaptığından. Helal olsun der bireysel başarını alkışlarım en fazla. Ay yıldızlı formaya katkın ne beni o ilgilendiriyor. Kaldı ki ittire kaktıra son anda 48 takım arasına girmek de büyük marifet değildi, onda bile neden insanlar sokaklara dökülmedi Allah Allah? dediler. O maçtan sonra Montella denen vasıfsızı yollayıp Amerika'ya çakı gibi bi yerli hocayla gelseydik her şey çok farklı olurdu. Ama 10 kişi Paraguay’a gol bile atamadan Haiti’den sonra kupaya veda eden takım olduk. Golle uyandıracakmış, al uyandırdınız.
Türk futbolunun en büyük başarısı nedir diye sorsalar, sanırım artık sahadaki sonuçları değil, sonuçlardan bağımsız olarak umut satabilme becerisini söylerim.
Çünkü biz dünyada belki de başarısızlığı bu kadar uzun süre başarı gibi pazarlayabilen ender milletlerden biriyiz.
Her turnuva öncesi aynı filmi izliyoruz. Bu kez farklıyız, bu kez hazırız, çok iyi bir jenerasyon geliyor. Sonra turnuva başlıyor ve birkaç hafta sonra eve dönüyoruz.
Eskiden milli takım kaybettiğinde insanlar gerçekten üzülürdü. Çünkü ortada kaçırılmış bir fırsat vardı. Şimdi ise kaybetmek bile kurumsallaştı. Maç bitiyor, teşekkür mesajları yayınlanıyor, videolar hazırlanıyor. Sanki Dünya Kupası’ndan elenmedik de yeni sezon ürün lansmanını tamamladık. Hatta bazen futbolun kendisi, reklam kampanyalarının arasına sıkışmış küçük bir ayrıntı gibi duruyor. Bir oyuncunun hangi arabaya bindiğini, hangi saat markasıyla çalıştığını, hangi şampuanı kullanıp hangi krakeri yediğini biliyoruz. Ama son üç beş maçta kaç ikili mücadele kazandığını bilmiyoruz. Eskiden başarı para getirirdi, şimdi bazen para başarıdan önce geliyor. Henüz büyük bir şey kazanmadan yıldız gibi yaşamak, kupaya dokunmadan efsane muamelesi görmek mümkün.
Belki de Türk futbolunun en büyük rakibi Almanya, İspanya ya da Arjantin değildir. Belki de en büyük rakibi kendi anlattığı hikâyedir. Çünkü biz futbol oynamaktan çok futbol hikâyesi anlatmayı seviyoruz. Daha ilk düdük çalmadan destan yazıyor, grup aşaması başlamadan yarı final hesapları yapıyoruz. Sonra sahadaki gerçeklik gelip suratımıza tokat gibi çarpıyor. O zaman da dönüp hakemi, çimi, fikstürü, havayı, şansı konuşuyoruz. Bir tek futbolu konuşmuyoruz.
Oysa dünyanın büyük futbol ülkeleri kendilerini olduklarından büyük göstermeye çalışmıyorlar. Çünkü gerçekten büyükler. Biz ise bazen büyük görünmeye çalışırken büyümeyi unutuyoruz. İşin acıklı tarafı şu, Bu ülkede yetenek de var, potansiyel de. Ama bir noktadan sonra formanın ağırlığı yerine reklam sözleşmelerinin ağırlığı hissedilmeye başlanıyor. Futbolun en acımasız tarafı budur. Sahaya çıktığında herkes eşitlenir. Takipçi sayısı, reklam anlaşmaları, mavi tikler, photoshop pozlar, bolca hamaset, bol sıfırlı primler anlamını yitirir. Geriye yalnızca karakter, mücadele, cesaret ve istek kalır. Dünya Kupası da biraz bunun turnuvasıdır. Kim daha çok isterse onun hikâyesi büyür, kim daha çok konuşursa değil. “Vatandaşlarımızdan özür dileriz…” cümlesini yeteri kadar duyduk. Yıllardır hikâyeyi sahada yazmak yerine mikrofonun önünde anlatmaya çalışıyoruz. Belki de sorun budur. Belki de bu yüzden her turnuva sonunda aynı cümleyi duyuyoruz, “Önümüze bakacağız...” Biz yıllardır önümüze bakıyoruz zaten. Belki de artık biraz aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
#BizimÇocuklar
#DünyaKupası2026
#WorldCup
#FifaDünyaKupası
Bilgi Üniversitesi öğrencileri, resmi garantör okul olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi kontrolünde eğitim göreceklermiş.
Aklımdaki sorular:
1. Bilgi Ünv binaları, arazisi kalacak mı?
2. Kalmayacaksa bu öğrenciler nerede okuyacak?
3. Kütüphane, laboratuvar ve arşivler ne olacak?
4. Uluslararası projeler ne olacak?
5. Binalar kalacaksa MGSÜ kampüsü mü olacak?
Özgüven kendinle barışık olmak güzeldir ama birazda kendini bilmeli insan ,asgari ücret kazanan birinin ben her şeyin en iyisine layığım diye gidip iPhone 17 alması , 150 boyunda 60 kg kızın sırf iki üç ilgi aldım diye ben Türkiye ortalamasının üstünde güzel bir kadınım demesi ,alt tarafı kamuda memur olmuş birinin kendini çok bilgili sanıp bilgi güçtür demesi falan şişirilmiş ego . Renault megane iken Mercedes’im diye ortada dolanmak özgüven değil kendini bilmemek
- Ama oğlu Kuran-ı Kerimleri toplattı.
Evet toplandı. Çünkü yabancılar tarafından değiştirildiği devlet tarafından fark edilince ne kadar Kuran-ı Kerim varsa hepsi toplatıldı. Düzeltildi. Mühür vuruldu ve tekrar iade edildi. O dönemki Kuran-ı Kerimlerde hala mühür vardır.
- Ama oğlu İskilipli Hoca gibi hocaları, şapka takmadığı için astı.
Evet asıldı. Ama şapka yüzünden değil. Hoca olduğu için hiç değil. Osmanlı zamanında da 31 Mart'a karıştığı için askeri mahkeme tarafından yargılanan, 'Kudurmuş haydutlar' dediği Kuvayi Milliyecilere karşı Yunanlıları tutmasına hatta bildirileri Yunan uçaklarıyla Anadolu'ya atılmasına rağmen affedildi. Ama ne zaamanki çeşitli şehirlerde çıkan isyanlar sonucunda, hükümet konakları basılıp görevliler öldürülünce ve bu olaylarda onun da etkisi olduğu anlaşılınca idam edildi. O dönem yargılanan Tahirül Mevlevi, Hafız Osman, Ömer Rıza gibi hocalar beraat etti, 'hoca' oldukları halde!
- Ama oğlu camileri ahır yaptı.
Evet camiler ahır da oldu. Sinan Meydan, İtalyan arşiv belgelerinde Yunan ordularının camileri tahrip ederek, Kuran-ı Kerimin ayaklar altında çiğnenmesi gibi maddi-manevi baskılar yapıldığını, Milli Mücadele sonrasında Atatürk'ün emriyle yakılan, yıkılan camiler konusunda bir rapor hazırlandığını ve 1 yıl içinde 126 cami ve mescidin onarıldığını, Atatürk'ün Eskişehir Mihalıççık Camii için cebinden 5000 lira vererek yeniden yaptırdığını, İnönü'nün Ankara Bükteş Sokak' ta bir caminin yapımı için 2500 lira bağışladığını, 1924-1935 arasında yüzlerce tarihi camiyi tamir ettirdiğini yazar.
Yalanlar, yalanlar, yalanlar...
İnsanları böyle kandırdınız. Atatürk düşmanlığı henüz Atatürk'ün sağlığında başlamadı mı zaten?! Ölmesi de etkilemedi.
İşin tuhafı mesela çoğu içkiye bağlı nedenlerden ölen Osmanlı padişahları umrunuzda olmadı. Abdülhamit'in torunu 'Dedem rom içmeyi severdi.' demesine rağmen o 'cennetmekan' oldu, ama Atatürk'ün rakısı battı... Alfabe Osmanlı'da 70 yıl tartışıldı ama
70 yılı konuşmayıp bir gecede değişti yalanını yaydınız ve size inanan safi koyunları bu yalanlarınıza inandırdınız!
Abdülhamit döneminde Türkiye'nin iki katı olan, 1 milyon 592 bin 806 kilometre karelik toprak kaybedilmesine rağmen, bunu hiç sorgulamadınız. Ama Londra ve Uşi anlaşmalarıyla çoktan kaybedilen 12 Adaları,bu adalar 26 ada olarak da söyleniyor .. yıllarca Lozan'da kaybettik yalanını yüzünüz hiç kızarmadan söylediniz. Üstüne atılan birçok iftiraya gözünüz kapalı inandınız. En çok da din üzerinden vurmaya çalıştınız, bağımsız bir ülke hediye etmese dini sanki çok yaşayabilecekmişsiniz gibi...
BİZ OĞLUNUZU ÇOK SEVDİK,
Ve öyle bir evlat yetiştirdiğiniz için, bu yıl 'da' saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz sizi..., Zübeyde Annemizi.
6 yaşındaki çocukla evlenmeyi kendine hak gören sapıklar, kendilerini #Eipstein üzerinden aklamaya çalışıyor. Sizlik bir şey yok. Aynısınız! Sapıklıkta birbirinizle yarışıyorsunuz.!
Şeriat güzellemesi yapanlar neden susuyor?
Afganistan şeriat yasalarını yürürlüğe koydu:
- Kölelik ve cariyelik geri getirildi.
- Kadına yönelik şiddet, bedensel sakatlanma olmadığı sürece yasal hale sokuldu.
-Çok eşlilik yasal hale getirildi.
-Çocuk yaşta evlilik yasal hale getirildi.
-Kız çocuklarının orta ve yüksek okul eğitimi kalıcı olarak yasaklandı.
Bunların Türkiye'de de olmasını isteyenler var.
Üniversiteler 3 yarıyıl olacak, yaz tatili 1 aya inecek,3 yılda diploma alınacakmış!Peki bu sistemin esnafı sevindirmenin dışında kime ne yararı var?
Hocalar araştırmalarını, öğrenciler kış için çalışıp para biriktirmeyi,stajları,sırt çantası ile hayatı tanımayı ne zaman yapacak?