Ölüm,
bilinmeyen bir kıta misali.
Terra Incognita.
Oraya giden dostlarımız bize onun varlığını kanıtlayacak bir bilgi gönderemeyip ebediyen susuyorlar.
Biz gittimizde de, ne kendimize ne de başkalarına bunu anlatacak bir dilimiz kalıyor; sahip olduğumuz bütün kelimeleri unutmuş oluyoruz.
Her durumda
ölüm, sadece geride kalanların ellerindeki biletle bir korku filmi kuyruğunda beklemelerinin adı.
Psikolojide taban puan olsun, meslek yasası olsun, yeterlilik sınavı olsun, mesleki akreditasyon ve lisanslama olsun vb düzenlemeler istiyor zaten psikologlar. İstiyoruz. Onun yerine garip bir yönetmelik çıkarılıp sadece klinik psikologları kapsayan bir düzenleme yapılıp, terapi odasına lavabo koyma şartı getirildi (çok lazım olduğunu düşünmüş bazıları çünkü). Çeşit çeşit itiraz dilekçesi, yürütmeyi durdurma davası vs. açıldı hukuk savaşı veriliyor. Konu giriş puanı değil eğitim standardı ve çıkış şartları, ünvanı alma hakkı, mesleki yeterlilik değerlendirmesi olmalı. Olmuyor. On senelerdir olmuyor. Bunlar benim psikoloji alanı ile ilgili bildiklerim, her alanda vardır bu durumlar. Kalite sorunumuzun sebebi üniversite sınavı giriş puanı değil.
hep aynı döngünün içinde
buluyorum kendimi
beni hiçbir yere taşımayan
ruhumu ızdırap içinde canımdan
sökmeye çalışan bir döngü
ve ben kıramadıkça
öyle karmaşıklaşıyor ki
ne gözlerim ne de zihnim berrak
gördüğüm, bildiğim
tek bir şey kalmadı
her şey sanrıdan ibaret gibi
bu fotoğraftan da anlaşıldığı üzere ‘çalışan kadın’ terimi bir totolojidir. çalışmayan kadın diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştır, yalnızca yaptığı iş karşılığında para alamayan kadın diye bir şey vardır.
depresyon birçok bağlamın sonucudur. o bağlamların bir kısmı ise zaten sınıfsaldır.
tedaviye ve psikoterapiye erişim de ayrıcalıklı, sınıfsal, eşitsiz ve politiktir.
Psikiyatriye/psikoterapiye yönlendirme konuları son yaşanan olaylardan sonra açılan bir başka tartışma konusu oldu. Buraya dair birkaç laf etmekte fayda var:
Üniversitelerin, eğitimin niteliksizleşmesi ile psikoloji alanı rant üzerinden dönen, bilim olmaktan uzaklaşıp ticari bir saha haline gelen bir noktaya evrildi. Bu da alanında yetkinleşmiş uzmanlar yerine yetkinliğini ne kadar eğitim alırsa alsın ispatlayamayan ve kendini sosyal medyada var etmeye çalışan psikologlar olma haline evrildi.
Meslek yasasını olmayışı, mesleğin sosyal medyada içerik üreticiliğine evrilişini kolaylaştırdı. Sahte psikolog ile tedrisatlı psikolog arasındaki fark olumsuz yönde kapandı. Ve aynı zamanda terapi ücretleri de nitelikle ters orantılı bir şekilde yükselmeye de başladı. Tüm bunlar ise hem psikoterapinin değerini zedeledi hem de erişilemezliğini artırdı.
Psikiyatri açısından ise 5 dakikada tanı koymak zorunda kalan doktorların ilaç yazıp göndermekten öteye gidemediği, dolayısıyla psikiyatrik tedaviye karşı negatif duyguların arttığı, gereksiz ilaç yazma durumları nedeniyle insanların psikiyatriye önyargı ile yaklaştığı bir durum ortaya çıktı. Hemen hemene her psikiyatriste giden insanın antidepresan yazdırabildiği bir durum söz konusuyken bu durum çok da sürpriz olmayacaktır. Özeldeki psikiyatrist ücretleri ise yine malumunuz.
Eskiden bu önyargının temelinde “deli görünmek” yatıyordu. Bu önyargı hala kırılmış değil. Fakat mesele bundan ibaret değil; alan hem ruh sağlığı uzmanları için hem de hastalar için yoksulluğun, hastanın hikayesinin, hissiyatın ve daha birçok şeyin görülmeyip anlamlandırılmadığı bir hale dönüştü.
Hasta da uzman da aslında aynı taraftalar. Hastanın uzmana güveni tüm bu saydıklarım nedeni ile yıllar içinde zedelendi. Ve erişilemez hale geldi. Uzmanın ise hastaya erişimi yine aynı nedenlerle kısıtlandı. Hem ruhsal hem fiziksel olarak.
Aslında her iki taraf da farklı açılardan bir mağduriyet içerisinde.
O nedenle “neden yönlendirilmedi?” öfkesi anlaşılır olsa da bu sadece bir iki kişiden hesap sorma haline dönüşmemeli. Çünkü bu hep birlikte bize ne yapıldığı ile ilgili bir meseledir. Uzman ile hasta arasındaki ilişki ciddi anlamda sistemsel sebeplerle zedelenmiş durumda. Bu ilişkiyi onarmak ise hepimizin talebi olmalıdır.
Ya birlikte iyileşeceğiz ya da birlikte iyileşeceğiz…
Meslek hayatım boyunca maalesef defalarca, ruhsal bir hastalık tanısı koyarak tedavi önerdiğim bazı bireylerin ana babalarının bu durumu inkâr ederek gerekli önlemleri almadıklarına şahit oldum. Kimse evladına ruhsal bir hastalığı yakıştırmak istemez, anlıyorum. Fişlenme korkusu da tedavi kararı almaya engel olan bir diğer önemli sebep. Lakin birey ciddi bir davranım bozukluğu veya saldırganlık eğilimi gösteriyorsa, böylece kendisinin veya başkalarının can ve mal güvenliğini tehdit etme riski taşıyorsa, orada artık ailenin duygusallığı bir kenara bırakması ve bir an evvel bireyin tedavisi için harekete geçmesi gerekir.
İki hafta önce yıkıcı davranım bozukluğu semptomları gösteren bir çocuk için aileyle görüştüm.
Detaylar için ilkokuluyla bile iletişime geçtim, psikiyatriye sevk ettim.
Sonuç?
❌ Çocuk psikiyatriye götürülmedi.
Psikolojik danışmanların yetkileri güçlendirilmeli!
#Kahramanmaraş
ülkedeki en problemli, en kontrolsüz kesimlerden biri de idareci çocukları. vali çocuğu vali kadar yetkili. milletvekili çocuğu dokunulmaz. belediye başkanı çocuğu general gibi takılıyor. tam bir üçüncü dünya ülkesi bürokrasi şımarıklığı. bu rezilliğe bir son verilmeli artık.
obsesyonel deyince aklımıza; ütüyü defalarca kontrol eden, dua gibi, el yıkama gibi ritüelleri olan kişiler gelir. ancak lacan’da obsesyonu tanımlayan şey ritüeller değil yapının kendisidir. ütü bir semptomdur, özne arzusunu erteleyerek var olur.
“yeterince iyi miyim?” sorusu da bazı öznelerde bizi bu yapıya götürür; acaba yeterince yardımcı oldum mu, acaba hatayı tam düzeltebildim mi… gibi öznelerarası ilişkilerde onarım işine kafayı yormak gibi.
obsesyonel öznelerde borç hiç kapanmaz.