Hafıza tazelemekte fayda var:
Daha düne kadar, muhalefet blokunun neredeyse tamamı iktidarın dış politika hamlelerini keskin bir alaycılıkla hedef alıyordu.
Mesela Ankara'nın Suriye politikası, sokak röportajlarından kahvehane sohbetlerine kadar herkesin diline doladığı bir hiciv malzemesine dönüşmüştü.
Özellikle bir dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun akademik müktesebatından süzülen “stratejik derinlik” ve “komşularla sıfır sorun” gibi iddialı tezler, sahadaki gerçekliğin karşısında popüler birer mizah malzemesi hâline gelmişti.
Çok geçmeden bu mizah furyasına, hafızam beni yanıltmıyorsa ilk kez İbrahim Kalın tarafından tedavüle sokulan “değerli yalnızlık” kavramı da katıldı. Muhalefetin gözünde bu kavram, dış politikadaki diplomatik çaresizliği retorik bir kılıfla kamufle etme çabasından başka bir şey değildi.
Tablo içeride böylesine alaycı bir dille karikatürize edilirken, dışarıda da diplomatik bir kuşatılmışlık hissi derinleşiyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Almanya’da gerçekleştirmek istediği toplantılar iptal ediliyor; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun uçağına Hollanda tarafından uçuş izni verilmiyor; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ise aynı ülkeden sınır dışı ediliyordu.
Bunlar bir tarafa, asıl büyük dalga okyanus ötesinden geliyordu. ABD Başkanı Joe Biden, mütemadiyen Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı yaylım ateşine tutuyor; Ankara'daki yönetimi değiştirmek için Türk muhalefetini alenen desteklemek gerektiğini vaaz ettiği o meşhur video kaydı gündemin tam ortasına bir bomba gibi düşüyordu.
Peki, sonra ne oldu?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, tam da bu küresel tazyik ve yaptırım çemberinin içinden bir şekilde geçerek iki seçim kazandı ve iktidarını korumayı başardı.
Nihayetinde bugün gelinen noktada roller tamamen tersine döndü. Dün iktidarın dış politika hamlelerine alaycı gözlerle baken ve koro hâlinde kahkalarla ortalığı çınlatan muhalefet, bugün sahadaki yeni diplomatik denklemler karşısında adeta dilsiz ve âmâ bir seyirciye dönüştü. Öyle ki, mazide yukardan bakarak güldükleri o sahnenin artık bir figüranı dahi değiller.
İşte bu büyük değişimin en temel sebebi, uzun vadeli iktidar olmanın, iktidarı muhafaza etmenin sağladığı avantajda yatıyor. Küresel dinamikler değişirken eğer oyundan düşmemiş, iktidarı korumayı bilmişseniz; kırılma anlarında topu altı pas içinde önünüzde bulmanız kaçınılmaz olabiliyor. Bence Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en büyük başarısı da burada saklı.
Farz edelim ki 2023 seçimlerinde iktidar el değiştirseydi ve Türkiye'deki yeni yönetimin ilk yılında Esad çökseydi; muhalefet bu tesadüfi gelişmeyi "Erdoğan'ın on yılda gönderemediği Esad'ı biz bir senede gönderdik" diye takdim edecekti.
Dış politikada şartlar lehineyken kazanamazsın, ekonomide konjonktür sana çalışırken kazanamazsın, yerel yönetimler elindeyken kazanamazsın, her şey senin için biçilmiş kaftanken kazanamazsın... Sen yerinde sayarsın ama şartlar hâliyle aynı kalmaz. Talih de kendi hazırladığı sofradan pay almasını beceremeyenleri acımasızca aç bırakır.
Hülasa rüzgar sizden yana eserken kazanmayı, şartlar lehinizdeyken o golü atmayı bileceksiniz. Zira bu coğrafyada muktedirin gazabına karşı hukuka başvurulmaz. Muktedirden ancak muktedir olunarak korunulur...
İzledim, politik mizahın olmadığı bir ülkede politik mizah denemesi umut verici. Güldüm mü çok da değil ha bu zevk meselesi o yüzden orayı geçelim.
Lakin başına bir şey gelecek vs durumu henüz gerçekleşmediği için notumu düşeyim. Gördüğüm kadarı ile Pirom da önde ha'cı ekipten+
CHP güzel bir ivme yakalamıştı. Özel, İmralı'ya gitmeme kararıyla bir lider duruşu da gösterebilmişti. Ama maalesef bunu taçlandırıp, muhalefeti ardına takıp mutlak bir iktidar yürüyüşüne dönüştüremedi.
Açık konuşalım, bunun iki temel sebebi var: Biri malum, İmamoğlu gölgesi, diğeri de solun 50 yıllık kronik etnikçi flörtü.
İlki, ne kadar başarılı liderlik sergilerse sergilesin, Özel'i bir emanetçi olarak tutmaya devam etti. Böylece onun hareket alanını daralttı, liderlik iddiasının altını oydu, Kılıçdar'ın iktidar desteğiyle hortlamasına imkân tanıdı.
İkincisi de bildik hikâye. Gördüğümüz üzere, sen her ihtiyaç duyduğunda bu ülkenin sağdan, soldan pırıl pırıl gençleri yanında durdu, sokağa çıktı; Dervişoğlu yanına koştu, Özdağ yanına koştu.
Diğer yandan, senin belediye başkanların, "cumhurbaşkanı adayım" dediğin adam içeri alınırken pek samimi olduğun etnikçi/bölücü parti seni sattı ve iktidarla yol yürümeye karar verdi, "Bunlar CHP'nin meselesidir." diyerek, "Bizim daha büyük hedeflerimiz var." diyerek. Bu da iktidarın daha da güçlü üstüne gelmesi için alan açtı, zemin hazırladı.
Ve sen yine de bunların ağzıyla konuşmaya devam ettin, üç kelimenin ikisinde "Kürt de Kürt" demeyi sürdürdün, bunların ajandasıyla ters düşmemek için muazzam bir çaba ortaya koydun. Böylece seni destekleyenlerde (desteklemeye de devam edeceklerde) derin bir hayal kırıklığı, küskünlük yarattın.
Yapman gereken çok açıktı: Ülkenin kurucu ilkeleri etrafında birleştireceğin muhalefetle potansiyeli %10-15'e varan bir milliyetçi blokun da gücünü, mutlak desteğini arkana alarak (Macar seçimleri örneğinde de görüldüğü üzere) iktidarı dayandığı vatanseverlik, milliyetçilik siyaseti/söylemleri üzerinden alt etmeyi amaçlayan, iyi organize edilmiş bir kampanya yürütmek (gerekirse İmamoğlu'na da karşı). Bir yandan kendi oy postansiyelini artırırken diğer yandan koparabileceğin kadar iktidar seçmenini koparmak, en azından yukarıdaki nosyonlara vurguyla onları kararsız bırakmak, iktidara koşulsuz inançlarını, desteklerini sarsmak.
Şu ana dek bunu başaramadın. Solun kronik etnikçi oyunu değerli tutan çarpık anlayışına teslim oldun. Umarız bundan sonra ülkenin gündemiyle ilgisi olmayıp kendi özel ajandasının peşinde giden etnikçi hareketin %7-8'lik oyundan bir şeyler tırtıklamayı hedeflemek yerine kalan devasa havuza odaklanıp muhalefeti ardında birleştirebilirsin. Yarattığın umudu, kendisini bu milletten gören, derdi bu ülkenin geleceği olan on milyonların desteğiyle bir iktidar yürüyüşüne dönüştürebilirsin.
Küçücük çıkarlar için arkadaşlarına ihanet etmeye hazır, küçücük tehditle dahi yüzleşmekten korkan, omurgasız, iradesiz, en önemlisi hayalsiz, hayatsız ve haysiyetsiz bir kitleyle diktatör devrilmez.
Kimse sizden Soğan’a oy istemedi. Çankaya’da Sadullah Ergin’e İzmir’de Kemalizm ırkçılıktır diyen köpeği CHP listelerinden meclise sokacak kadar iki yüzlü ve aşağılık insanlarsınız sadece buna bile engel olsanız yeterdi. Siz ısrarla bu o evladının parti içi diktatör olduğunu partiyi bir delege imparatorluğuna çevirdiğini kendi haricindeki tüm adayları parti imkanlarını kullanarak aşağılıkça sindirmesine destek oldunuz. Bugün Kılıçlar denilen o çocuğunun bulduğu bu cesaret sizin her seçim dönemi bu tüm Şaban filmlerinin ebobu olan sik kırığına götünüzü yanaklarından ayırıp domalmanız. Utanmadan bi’ de zeytinyağı gibi yüzeye çıkıyorsunuz. Aptal öngörüsüz bi o çocuğu olduğunuzu kabul edin ve bizim siyasi seçimlerimize teslim olun bi’ 10 sene kadar. Sizde oy kullanacak beyin yok.
Yüzde 60'la kazanacak dediniz, sandıktan hüsran çıktı. Hırslarından arınmış bir derviş dediniz, ihtiras küpü bir siyaset esnafı çıktı. Beşli çeteyle hesaplaşacak diye alkışladınız/alkışlattınız, bugün iktidarla el sıkışma zeminini yokluyor. Demokrat Dede dediniz, Kayyum Amca çıktı.
Şimdi siz ona buna "İkinci Sinan Oğan" yaftası yapıştırma kolaycılığına kaçmadan önce, bizzat inşa ettiğiniz o "Birinci Bay Kemal" yanılsamasının hesabını verin.
Ahmet Türk şöyle demiş: "Kürdistan coğrafi bir terimdir, bölgedir. Biz Kürdistan dediğimiz zaman sadece Kürtleri kastetmiyoruz. Burada Süryani var, Ermeni var, Arap var..."
Madem öyle; Anayasa'mızın 66. maddesindeki "Türk" tanımı da ırki değil, hukukidir. Bu tarifin içerisine sadece Tükler değil, Kürtler, Araplar, Süryaniler ve Ermeniler de girer. Kapsayıcılık coğrafyadan ziyade hukukla mümkün olur.
hayır aldatılmadınız Sera. Dümdüz Atatürk ve Türklük düşmanı mezhepçi faşistlersiniz. yarım aklınızla alevi cb çıkarıp tuncelinin sözde intikamını alma ihtirasınızla gençlerin geleceğini çaldınız. siz ve sizi adam yerine koyan düşük iq lu sözde muhalifler, bu ülkenin lağımısınız
Sera Kadıgil: “Kemal Kılıçdaroğlu konusunda kendimi aldatılmış hissediyorum.
Eğer başından beri durum böyleydi ve biz bunu fark edemediysek, bu çok vahim bir durum.”
Ne kadar basit söylüyor dimi? “Aldatılmışım.”
Biz aldatılmadık. “Kazanacak aday’ isteyenleri aldatılmadılar diye namussuzca “AKP aparatı” ilan ettiniz, milyonlarca Türk gencinin hayatının içine ettiniz.
Bugün ne kadar hukuksuzluk varsa hepsi sizin eseriniz.
Dilek Hanım!,
boyunuzu çapınızı aşacak bir konuda belli ki kapınız çalınmış, elinize paylaşmanız için şu müsvedde verilmiş. Sizin, çocuk ceza adaleti üzerine ne gibi bir alt yapınız var ki? Her şey bir yana, siz hangi mağdur ailenin ayağına kadar gidip BAŞSAĞLIĞI dilediniz? Hangi anneye evladı katledildiğinde koşup destek oldunuz? Bir kısım Baro ve STK’ların yönetim kurulu üyelerinin her kelâmının doğru olduğunu sanacak kadar neden koşulsuz biat içindesiniz? Siz neden içinizde muhakeme yapamıyorsunuz? Anladım bunun için yeterli düzeyde alt yapınız yok ancak insan ara sıra “ben kimim” diye sormaz mı? “Sıfatım nedir” demez mi? Tutuklu yargılanan belediye başkanı eşlerinden herhangi birisiniz diye size duyulan bir parçacık ilgiyi çapınızı aşan konularda kullanırsanız had bildireniniz çok olur. Faili ve faili merkeze alan sözde hak savunucularını korumak ile mağdur ailelerin yanında olmak arasındaki farkı bile ayırt edemeyen bilincinize ve vicdanınıza yazıklar olsun. Hadi muhakemeniz yok, vicdanınız da mı yok?
@dk_imamoglu
Adaletİstiyoruz
#SSÇDeğilFail
#YaşDeğilFiilEsasAlınsın
#AtlasÇağlayanİçinAdalet
#HakanÇakırİçinAdalet
#MattiaAhmetİçinAdalet
Alemdar gazetesini bilir misiniz? Tam ona yakışacak etnik hezeyanlara sahip bir arkadaş bu. Sadece bu değil şürekaları ondan beter. Ne kadar şaibeli herif varsa "Türklük nedir" "Türkiye'de Türklük" gibi ancak mütareke döneminin işbirlikçi yayın organlarına layık içerikler..
Osmanlıca biliyorsanız Alemdar gazetesini inceleyin lütfen. Akıl almaz argümanlar. Bir yazarları var Kürt ırkçısı geçen yazısına bakıyorum iki de bir cümlede "Benedict Anderson'un dediği gibi" diye yazıp duruyor. Onlara göre milliyetçilik hayali cemaat ama Kürtçülük olunca oooo. Ali Yaycıoğlu gibi heriflerle Türk'ün varlık nedenlerine saldırmak bedava. Bulmuşsunuz değneksiz köyü sallayın bakalım..
Eğer Türk demokrasisi bugün mumla aranan bir figürden bahsedecekse, bu Aydın Doğan'dan başkası olamaz.
Doğan'ın medyadan tasfiye edilmesinden sonra kurumunu önceleyen medya anlayışı tarihe karıştı. Ana akım çöktü; izleyiciyi, dinleyiciyi, okuyucuyu -kısacası müşteriyi- memnun etmek için ter döken medya, yerini fonlandığı siyasetçiyi ya da partiyi tatmin kaygısıyla nefes alan bir düzene bıraktı.
Kuşkusuz Aydın Doğan'ın hegemonyasında da her şey dört dörtlük değildi fakat en azından medya bugünkü kadar kuldan utanmaz hâlde değildi. "Böyle yaparsak okur yüzümüze tükürür" korkusu vardı. Mesela gazeteciler bir siyasî partinin kapısında parti meclisi üyeliği için kuyruğa girmiyordu...
Gazeteci belki yine başını eğerdi ama reverans yapmazdı. Kalem yine satılıktı ancak mezata düşmezdi. Mikrofon özel siparişle kiralanırdı fakat ihale salonuna çıkartılmazdı.
Doğan'dan sonra merkez medya tamamen çöktü ve sektör iktidar ve ana muhalefet arasında pay edildi. Bugün, nadir istisnalar bir yana, gazetecilerin büyük kısmı artık gazetecilik faaliyeti yürütmüyor; düpedüz siyaset yapıyor bu insanlar. Bir de unvanlarının başına “muhalif” etiketi yapıştıranlar var. Onların çoğu da muhalif değil, partizan. Peşinde oldukları şey de ilke değil, liste...
İslamcılar, Kürtçüler ve sol liberaller...
Ulus-devletle yıldızı bir türlü barışmayan, Atatürk'ün yaktığı Cumhuriyet ocağından kor değil, her daim kül taşıyan üç ana küme. İslamcılar "din elden gidiyor" diye vaveyla kopardı.
Tarikatlar ise ülkenin en büyük sermaye devleri arasına yerleşti ve bürokrasideki en muteber referans hâline geldi. Dahası kendini dînî bir cemaat olarak tarif eden bir şebeke, 15 Temmuz'da memlekete el koymaya yeltenmişti.
Kürtçüler "bir halk yok sayılıyor" naraları attı. Siyasetten akademiye, bürokrasiden ticarete, spordan sanata Kürtler her alanda varlık gösteriyor. Parlamentonun, üniversitelerin, kamu binalarının, iş dünyasının, sahnelerin, sahaların ve dahi sahillerin kapıları Kürtlere ardına kadar açık.
Sol liberaller ise "Cumhuriyetçi vesayet, demokrasinin ve özgürlüklerin önündeki en büyük engel" diyerek bir yaygara çıkardı. Şikayet ettikleri vesayetin şimdilerde tozu bile kalmadı; demokrasi ve özgürlüklerin hâli ortada...
Galiba bu gidişle elden giden, yok sayılan, engellenen ve eriyen ulus-devletimiz olacak fakat buna rağmen bu üç kümenin mağduriyet retoriği asla son bulmayacak.
Zira kundakçının yangını asla sönmez...
dün eroin tüccarının karısı Atatürkün kürsüsünden Türk milletini azarlıyor bugün mecliste Atatürke alçak deniyor satılık siyasal islamcı ve yancısı bunak hainlerle ittifak halinde, terörist yuvası kurucu parti gıkını çıkarmıyor. bu ülke yaşadıklarından çok daha kötüsünü hakediyor
💥 DEM’li Buldan’la MHP’li Erkan Akçay, Öcalan’ı hedef alan İYİ Partililere birlikte tepki gösterdi.
Akçay: Yeter artık, müsaade edin biraz da biz konuşalım.
Buldan: Onlar her şeyi söyleyecek, sıra bize gelince susup pusacağız.
İYİ Partili Ayyüce Türkeş: Yazıklar olsun size.