Futboldan anlamam, insan davranışından anlarım.
Milli Takım 24 yıl sonra bir kuşağın umuduyla Dünya Kupası’na gitti ve Haiti’den sonra turnuvayı en erken terk eden ikinci takım oldu.
Bu bir futbol hikâyesi değil; ders kitaplık bir davranış bilimi vakası.
Tablo şu: Transfermarkt’a göre ~473,7 milyon euroyla grubun açık ara en pahalı, 48 takım içinde 13. en değerli kadrosuyuz. Kişi başı gelirde ise ~26. sıradayız. Yani gelirimizin kat kat üstünde bir serveti sahaya sürdük. Peki neden olmadı?
Çünkü kaynağın çokluğu değil, akılcı kullanımı belirler başarıyı. Onun da yolu hesap verebilirlikten geçer. Rule of Law Index’te 143 ülke içinde 118., grupta sonuncuyuz. Kimsenin hesap vermediği yerde para performansa değil, gösterişe gider.
Davranış biliminin temel kuralı: Ödüllendirilen davranış tekrarlanır (Skinner). Steven Kerr bunu 1975’te bir klasiğe çevirdi: “A’yı ödüllendirip B’yi ummanın saçmalığı.” Kurumlar gerçekten istediklerini değil, görünür ve ölçmesi kolay olanı ödüllendirir; sonra şaşırır.
Biz tam da bunu yapıyoruz. Performansı değil gösterişi ödüllendiriyoruz: transferi, polemiği, magazini. Daha turnuvaya katıldıkları için villa vaadi, ortada başarı yokken kahramanlaştırma…
Kamu kaynağı yanlışı ödüllendirirken her marka da bütçesini aynı vitrine yığıyor. Ödülü peşinen veriyoruz; sonra sıfır puanla dönünce şaşırıyoruz.
İyi haber: Bu işin çaresi de bizde var. Filenin Sultanları aynı ülkede, aynı kültürde dünya bir numarası oldu. Demek ki sorun kültür değil, sorun sistem. Voleybolda emek görülüyor, performans ödüllendiriliyor, hesap soruluyor. Yani, önce performans, sonra ödül. Önce başarı, sonra alkış.
Futboldan hâlâ anlamam. Ama insan davranışından şunu biliyorum: Vasatlığı ödüllendirmeyi bıraktığımız gün, vasatlık da bizi terk eder.
Yazının tamamı @GazeteOksijen ‘de!
"Rusya’da bir söz vardır: Hangi Rus’u kazısanız, altından mutlaka Tatar çıkar” - Rus Devrimci Vladimir Lenin – 1920
“Araplarda bir söz vardır: Mısırlılar Allah’tan başka kimseden korkmaz, Türkler ondan da korkmaz” - Arap Düşünür Semame İbn-i Eşreş
“Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar diğeri Türkler” - Fransız Tarihçi Albert Sorel – 1839
“İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur, kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir daha meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki; Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” - Fransa İmparatoru Napoleon Bonaparte – 1801
“Eğer bir Türk devleti olmasaydı mutlaka yaratmak gerekirdi” - Fransa İlk Cumhurbaşkanı Adolph Tiers – 1850
“Dağ başındaki haydutlar olarak isimlendirdiğiniz Mustafa Kemal ve ordusundaki Türkler burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik” - Fransa Başbakanı Aristide Briande – 1940
“Türkün yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türkün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez” - Fransız Ressam Alexandre G. Decamps – 1830
“Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk’ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde gibidir” - Fransız Bilgini Antonie Gelland – 1704
“Irk ve millet olarak Türkler; geniş coğrafyalar ve imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenidir. Sosyal ve örfi faziletleri tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır” - Fransız Yazar Devlet Adamı Lamartine
“Bugün Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak ne kadar değerli bir bilseniz” - İsveç Kralı Demirbaş Şarl
“Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupanın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı” - Rus Komutan İvan Çarnayev – 1922
“Rusya tarihinde Türklerin olmadığı herhangi bir dönemden söz etmek mümkün değildir, hangi Rus’u kazısanız altından mutlaka Tatar çıkar deyimi, milli kimlikten ziyade tarihi ve kültürel bir gerçekliği ifade ediyor” - Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin – 2010
“Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türkün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır” - İskoç Şair Lord Bayron – 1801
“Türkler, devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf üstadlardır” - Avusturyalı Tarihçi Diplomat Joseph von Hammer Purgstall
“Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş, kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır” - İngiliz Yazar Lady Mary W. Montagu
“Türk’ün ahlâkî seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle yada farazi ahiret tehdidiyle değil, çevrelerinde fenalık görmemek sureti temelinde oluşur” - Danimarka’lı Filozof Thomas Thorsten
“Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Bu yüce millet tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir” - Çek Bilgini Jon Amos Comenuis – 1630
“Müslümanların PERİŞAN olduğu ülkeler:
Filistin, Afganistan, Libya, Irak, Yemen, Suriye.
Müslümanların MUTSUZ olduğu ülkeler:
Cezayir, Mısır, Fas, Tunus, İran, Pakistan, Özbekistan, Türkistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Lübnan, Suudi Arabistan.
⸻
Müslümanların MUTLU olduğu ülkeler:
Avustralya, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, İsviçre, Amerika, Norveç, Hollanda, Danimarka.
Yani Müslümanlar, Müslüman ülkelerin tamamında PERİŞAN veya MUTSUZ; Müslüman olmayan ülkelerin tümünde ise mutlu ve keyifli.
⸻
Türkiye, Müslüman dünyada bir istisnaydı. Neden?
Petrolü, parası olduğundan mı? Hayır! Tam aksine, petrol ve para o mutsuz Müslüman ülkelerin elinde.
Türkiye, Atatürk ışığı ve Cumhuriyet devrimlerinin getirdiği aydınlık ve akılcılık sayesinde farklıydı.
Batı bunu gördü ve Atatürk’e düşmanlığı din sanan alçak ve aptalları yanına alıp Cumhuriyet’in ve Atatürk devrimlerinin altını oyarak Türkiye’yi bir istisna olmaktan çıkardı.
Şimdi Türkiye’yi de en azından “MUTSUZ” ülkeler arasına koymamız gerekiyor.
Böyle giderse bir süre sonra Türkiye, “PERİŞAN” ülkeler listesine girecektir. Girdi girecek, an meselesi…”
— Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk
İslam dünyasının son laik devleti Azerbaycan hedefte:
AKP'yi arkasına alan İhvancılar ile Şii Humeyniciler, Azerbaycan'daki laik ve çağdaş devlete türban üstünden saldırıya geçtiler.
-Türban Allah'ın emri; yasaklayamazsın!
Türban taktırılan militan kadrolar aracılığıyla laik İslam ülkelerinin nasıl din devletine çevrildiği ve sonunda da ABD'nin sömürge alanı haline getirildiği ortada olduğundan Azerbaycan yönetimi bu yıkıcılığa karşı önlem aldı.
AKP'liler ve beslediği tarikatçı takımı başladı yaygaraya:
-Türban Kuran'ın emri; dokunursan Müslüman sayılmazsın...
Sanki Allah'ın başka işi yok da kadının saçını örtmesiyle uğraşacak...
Anadolu'daki baş örtüsünün değil ama bugün başa tas gibi geçirilen ve üstü tas gibi sarılan türban'ın Hristiyan rahibe kıyafeti olduğunu uzmanlar çoktan açıkladılar.
Ama kimse o tarafını görmek istemiyor.
Kuran'ın, "Millet malını çalmayın/Zalime yardım etmeyin/Malınızı yoksulla paylaşın" gibi hükümlerini yok sayanlar yapıştılar türbana; halk katmanlarını bununla avlayıp iktidara geldiler.
Şimdi aynı oyunu Azerbaycan'da devreye soktular.
Dayan Azerbaycan!
Türkiye'de azınlıktaki bu türbancı takımının şamatasına bakmadan laik ve çağdaş devletini koru.
Bütün Türkler sizinle kardeş Azerbaycan...
YÖK Başkanı Erol Özvar’ın üniversitelere yönelik "dersler sadeleşsin" ve "çoktan seçmeli sınavlar azaltılsın" çağrıları yükseköğretimin niteliğine dair ilk bakışta kulağa hoş gelen söylemler. Başkan Özvar, çoktan seçmeli sınavların öğrencilerin muhakeme ve çözümleme becerilerini ölçmede yetersiz kaldığını haklı olarak vurguluyor ve klasik, analitik değerlendirme yöntemlerine dönülmesini istiyor.
Ancak burada sorulması gereken asıl soru şu: çoktan seçmeli sınavlar neden yaygınlık kazandı ya da bir mecburiyete dönüştü?
Öğrencilerin düşünsel süreçlerini geliştirmeleri, eleştirel bir bakış açısı kazanmaları önemli, evet. Bunu tartışmaya gerek yok. Herkes farkında. Fakat okuma alışkanlığının olmadığı yerde bunu hedeflemenin de manası yok. Açık uçlu sorularla yorum ve analiz gerektiren sınavlar yaptığımızda karşılaştığımız tablonun vahameti ve başarı oranlarının dibe vurması çoğumuzu çoktan seçmeli sınavlara mecbur bırakıyor.
Öğrencilerin önemli bir kısmı daha üniversiteye gelmeden ezbere dayalı hap bilgilere alıştırılmış durumda. Daha da önemlisi ders materyalleri üzerine okuma alışkanlığı yok. Kızım lise boyunca sözde yeni sisteme uygun biçimde klasik sınavlara girdi. Ama elinde birkaç sayfalık çalışma notuyla. Neden kitaptan çalışmıyorsun dediğimde cevabı bu notları öğretmenimiz verdi, zaten öyle bir kaynak kitabımız da yok şeklinde oldu her seferinde. Genel tablo üç aşağı beş yukarı bu. O öğrencinin üniversiteye geldiğinde haftalık ortalama 25 sayfalık ders notunu dahi okuması mümkün değil. Bakın dersin kaynağı kitap ve/veya makalelere ve de hacimlerine daha gelmiyorum bile. Bu gencin üniversiteye geldiğinde sihirli bir değnek değmişçesine değişmesini mi bekliyorsunuz? Durum böyleyken, akademisyene "Neden çoktan seçmeli yapıyorsunuz?" demek, sorunun kaynağına değil sonucuna odaklanmak.
Derslerin sadeleştirilmesi meselesine gelirsek... Yine aynı yanılgı söz konusu. Kaynak sorun da aynı. Şahsen öğrencilerimin derslerimin ana kaynaklarından kaçınacaklarını bildiğim için her hafta onlar için bu kaynaklardan yararlanarak özenle ortalama 25 sayfalık ders notları hazırlıyorum. İçinde vaka örnekleri, örnek sorular, tartışma soruları vesaire ne isterseniz var. Başkan Özvar Yapay Zeka vurgusu yapmış malum, bu ders notlarını hazırlarken benim de çok işime yarıyor bu Yapay Zeka. Bu kaynakları her hafta okuyor, karşıt görüşlerle besliyor ve Yapay Zekaya bunları lisans düzeyinde detaylı komutlarla düzenletiyorum. Kavram haritaları çizdiriyor, konuyu güncel örneklerle bağdaştırarak en anlaşılır hale getirmeye çalışıyorum. Ana kaynakları okuduğum halde son tahlilde ortaya çıkan notlar o kadar hoşuma gidiyor ki birkaç defa da onları okuyorum. Her hafta üniversitenin uzaktan eğitim portalına yüklüyorum dersten günler önce. Peki sonuç?
Ders öncesi notlarını indiren 3-5 öğrenci oluyor. Bu hafta bizde üçüncü hafta, ilk haftanın ders notunu şubenin yarısı bile indirmemiş. Bu "sadeleştirilmiş" ve "hafifletilmiş" notların bile kapağını açmayan devasa bir öğrenci kitlesiyle yüz yüzeyiz. Bu öğrencilerin çoğu sınav günü geldiğinde bu notları ilk defa açacak. Yığılma nedeniyle de notlara göz gezdirmekle yetinecek. Dersi kavram haritası üzerinden sadeleştirerek anlatırken, ders notunu ana kaynaklardan vaka örneklerine göre görüş-karşıt görüş formatında hazırlarken öğrencilerin okuma alışkanlığı olmadığı sürece hedefe ulaşamayacağımı da biliyorum. Özetle, okuma alışkanlığı olmayan bir kitleye klasik sınav da yapamazsınız, dersi de sadeleştiremezsiniz. Bu ikisi üzerinden hedeflediklerinize de ulaşamazsınız. Yaparsanız başarı oranı o kadar düşer ki bu sefer sizin hocalığınız sorgulanmaya başlar.
Nitekim üniversite eğitimi tek taraflı bir süreç değil. Akademisyenin çabası, öğrencinin emeği ve motivasyonu olmadan bir hiç. Eğitimin niteliğini artırmanın yolu, sadece hocaya "dersi basitleştir, sınavı klasik yap, yapay zeka öğren" talimatı vermekten ibaret değil. Asıl çözüm, öğrenciyi pasif bir alıcı konumundan çıkarıp aktif bir öğrenen haline getirecek mekanizmaları kurgulamak. Okumayan, araştırmayan, bilginin bedavadan ve zahmetsizce zihnine zerk edilmesini bekleyen bir nesil yetiştirip sonra da onlardan başka türlü şeyler beklemek gerçekçi değil. Benim bir öğretim üyesi olarak bunu öğrencinin eğitim hayatının son düzlüğünde değiştirecek, dönüştürecek pedagojik maharetim yok.
Eğitimin kalitesi ya da YÖK Başkanı'nın beklentileri "hap bilgi" ve "kolay geçiş" beklentisi içinde olan öğrencilerin bu tutumu değişmediği sürece hangi reform yapılırsa yapılsın yükselmez veya gerçekleşmez. Reform dediğiniz de zaten ülkemizde kağıt üstünde kalmaya mahkum. Çünkü bunu uygulayacak insan faktörü reforma kapalı.
Akademik başarı uğruna ıskalanan hayatlar…
Akademisyenlere getirilen atanma ve yükseltilme kriterleri, bilimsel niteliği artırmayı amaçlarken zamanla akademiyi bir yayın, puan, atıf ve sıralama yarışına dönüştürdü.
Daha fazla makale, daha yüksek atıf, daha prestijli dergi, dünyanın en etkili bilim insanları arasında yer alma hayali…
Bir tarafta yükselme umudu, diğer tarafta atanamama, kadro bulamama ve akademik yarışın gerisinde kalma korkusu.
İktisatta ve yönetim bilimlerinde Goodhart Yasası tam da bu tehlikeye işaret eder: Bir gösterge hedef hâline geldiğinde, ölçmek istediği niteliği temsil etme gücünü kaybedebilir.
Akademide de bilimsel niteliği ölçmek için kullanılan yayın ve atıf sayıları, zamanla bilimsel üretimin kendisinden daha önemli hâle gelebiliyor. Araç amaçlaşıyor; bilimsel merak, özgün düşünce, entelektüel derinlik ve toplumsal katkı ikinci plana düşebiliyor.
Bu döngüde pek çok akademisyen hayatının en verimli yıllarını sürekli bir sonraki kriteri sağlamaya çalışarak geçiriyor. Alanı dışında kitap okumaya, felsefeye, sanata, edebiyata, dostluklara, ailesine, sosyalleşmeye, hatta kendisine zaman ayıramıyor.
Ortaya, akademik olarak uzmanlaşırken entelektüel dünyası daralan; yayın sayısı artarken hayat deneyimi sınırlanan bir insan profili çıkabiliyor.
Dahası, akademik unvanları ve yayın sayıları arttığı hâlde selam vermekten, teşekkür etmekten, nezaket göstermekten, empati kurmaktan ve hayatın gerçek sorunlarını anlamaktan aciz insan tipleri de ortaya çıkabiliyor. Bilimsel bilgi birikimi artarken insani duyarlılığın, toplumsal farkındalığın ve temel görgü kurallarının aynı ölçüde gelişmemesi, akademinin üzerinde düşünmesi gereken ayrı bir çelişkidir.
Elbette akademik başarı ölçülmeli, bilimsel üretim değerlendirilmeli ve liyakat esas alınmalı. Ancak bilim insanının değeri yalnızca yayın, atıf, puan ve sıralamalarla belirlenemez. Çünkü iyi bir akademisyen olmak, yalnızca çok yayın yapmak değil; sorgulamak, düşünmek, farklı disiplinlerden beslenmek, toplumu anlamak ve bilgeliği geliştirmektir.
Bilim insanı yalnızca akademik özgeçmişini değil, kendisini de geliştirebilmelidir.
Akhisar'da “zeytin toplamama” eylemi
📍Sofralık zeytin üretiminin en önemli merkezi olan Manisa Akhisar’da fiyatların düşük olmasını protesto eden üreticiler 1 hafta zeytin toplamama eylemi başlattı.
📍Zeytin alım fiyatlarını düşük bulan üretici ve komisyoncular, Zeytinliova’da bir araya gelerek fiyatların maliyetleri karşılamadığını bu nedenle bir hafta süreyle zeytin hasadı yapmayacaklarını (zeytin toplamayacaklarını) duyurdu. Açıklamayı, Zeytinliova Muhtarı Gülten Çalışkan Demir yaptı.
📍Akhisar’da zeytinin kilosu en yüksek 60 liradan alınırken en düşük fiyatın verildiği yağlık zeytinin kilosu 10 liradan alınıyor. Üretici artan maliyetler karşısında bu fiyatın toplama maliyetini bile karşılamadığını söylüyor.
BU CHP YAZISI 2012 YILINA AİT..
‘Değişim, ‘Dönüşüm’ ‘Yenilik’ Turuncu Darbelerin Sloganıdır! / Banu AVAR
Siyasi partilere bel bağlamış olanlara, CHP’yi ‘sol’ zannedenlere, CHP’yi Atatürkçü zannedenlere özeldir, bu yazı…
Zehir, şekere bulanarak verilir… Hablemitoğlu’na yaklaşan katil, silahını çiçek buketinin arkasından ateşlemiştir!
Kemal Kılıçdaroğlu da, siyasi arenadaki diğer birçok zevat da, AB-ABD-NATO aşkını ve bağlılığını ‘anti emperyalistiz’ ‘Atatürkçüyüz’ laf salatası arkasına saklamıştır…
Dün 34. Kurultay’da Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşmayı iyi izleyin..
CHP hem ‘değişecek’, hem ‘özüne sadık kalacak’tır!
‘Dönüşecektir’
‘Sistemden beslenenler değişime karşıdır!’ diye haykırıyor.. Sistem kim? Emperyalizm, AB-ABD-NATO–BM-İMF’den oluşan, bankerler yönetiminde bir dünya isteyen bir ÇETE!
Kılıçdaroğlu ‘Sistem’e karşı DEĞİŞİM!’ diyor. Sonra ‘dönüşüyor!’ ‘Yolumuz, kapitalizmin ‘Orman Kanunu’dur!’ diyor: ‘Hızlı balık, yavaş balığı yer!’
CHP uzun zamandır Atatürkçülük maskesi ile ‘sosyal demokrasi’ satıyor… Atatürk’ün partisi maskesini kullanıp, ‘sosyal demokrasi’ yani ‘ne köy ne kasaba! UCUBE’ bir uyduruk siyasi tanımın pençesinde kıvranıyor…. İçtenlikle bu partiyi Atatürk’ün partisi sananlar, hem sosyal demokrat, hem ‘ortanın solu’ , hem küreselci, hem liberal olup, HEM Atatürkçü nasıl olunur bir düşünsünler…!
Son kurultay her şeyi daha da belirginleştirmiştir. Kemal Derviş, Soros, Vamık Volkan, Fuller ‘tavsiyeli’ CHP yönetimi ‘zehiri şekerle örterken’ PEK ACEMİDİR!
Nasılsa Başkanlık sistemine geçilecektir.. Sonuçta ortada 2 parti kalacaktır.. Biri AKP öbürü onun ‘sol’ versiyonu olacaktır. Tüm ‘sol’ kucaklanacak, ‘değişimin’ içine konacaktır…
Bunu yaparken hem kapitalizmin en bilinen orman kanunu ‘Hızlı balık yavaş balığı yer’ denecek , hem ‘anti emperyalistiz’ narası atılacaktır..
Küresel çete’nin parçalanma anayasası tabii ki desteklenecek, ‘Sen yanmasan ben yanmasam…’ gibi Nâzım şiirleri serpintisi eşliğinde , ana fikir şu olacaktır:
‘AB, NATO ile birlikte Avro Atlantik camianın temel direğidir. Türkiye bu topluluğun vefalı bir üyesidir. Ve öyle kalacaktır!’ (Kılıçdaroğlu)
10. Yıl Marşı’yla salona girilecek, ‘Kuvvayi Milliye’ denecek ardından Diyarbakır il başkanı Kürtçe ‘yaşasın barış!’ diyerek devam edecektir!
Herkesten fazla konuşmasına gerekçe olarak ‘ezilmiş Kürt kimliğini’ gösterecektir!
Kılıçdaroğlu, “Analar ağlamasın” diyecek, ‘Sorun’u, demokrasi, insan hakları, özgürlük bağlamında’ çözecektir. E, Erdoğan da, Leyla Zana da, Apo da farklı bir şey söylemiyor ki! En iyisi CHP BDP ile de birleşmelidir!
Küresel çete memuru Kemal Derviş ‘birleşik, güçlü, yeni ‘sol’ istemektedir!
Kılıçdaroğlu, efendisine güzellemeler düzmektedir:
‘Kemal Derviş, çok iyi yetişmiş, özellikle ekonomi konusunda ulusal ve uluslararası uzmanlığına herkesin şapka çıkardığı, her alanda rüşdünü ispat etmiş partimizin bir üyesi”!
CIA ajanı Graham Fuller demişti: ‘Ben Türkiye’nin geleceği için çok iyimserim. Gülen hareketi, Kürt hareketi… Türkiye’deki TÜM HAREKETLERİN SİSTEMLE ENTEGRASYONU, Türkiye’nin gelecekteki İSTİKRARI (!) için esastır. İyimserim çünkü, bu entegrasyonun her geçen gün daha fazla gerçekleştiğini görüyorum!’
Kurultay öncesi yazmıştım: Fuller, Şerif Mardin, Vamık Volkan ve CHP’nin Kemal Derviş müridleri AKP daha rahat ayakta dursun diye, bir ‘dayanak parti’ oluşturmak için çabalıyorlar..
Yeni ‘sol’, işçi düşmanı, ‘ılımlı islam’a ılımlı, liberalizme bağlı, kökü dışarda bir Atatürkçülük söylemi ile kaplı olacak! Bu millet de, Batıyı Kâbe, CIA’yi mürşid bilen ‘yeni sol’u yutacak! Sevsinler sizi!
Batının ‘deli gömleğini’ giyenler sonu belli! Sattığınızı sandığınız üstü şekerli zehir, sonuçta sizi zehirleyecek! Bu millet er ya da geç ‘ele geçirilmiş’ siyasi partilere cevabını verecek!
Banu AVAR, 18 Temmuz 2012
Trabzon'da fıkraları aratmayan sohbet.
"Beni niye ziyaret etmiyorsun" diye sitem eden vatandaşa ilçe başkanının cevabı sosyal medyada gündem oldu:
"Abi bana dediler ki 'durumu iyi değil, hastaneden çıkamaz.' Ben de dedim ki nasıl olsa ölecek, hastanede görmeye gerek yok, alır da gömeriz onu."
@izmirgibiyiz@drcemiltugay@oznurtugay utanmazlık nedir derseler bu videoyu gösterecek tüm izmir hizmetmi yapacen sen şimdi al o yapcaklarını cebine koy edep ahlak haya sükut etmiş ne söylesen boyş
Liseli öğrenci gazeteciye "sosyalizm şart" diyor, "faşizmi denedik zaten 1940'da" diyor. "Bizim talebimiz zaten sadece lise düzeyinde değil, kurumsal düzeyde. Yani hükümeti değiştirmeliyiz. Biz Macron’u istemiyoruz artık, Milli eğitim Bakanını da istemiyoruz, kendisine dikte edilen basit bir kelimeyi bile yazamıyor ama kalkıp eğitim kurumunun başı olduğunu iddia ediyor. İşte onun da gitmesi gerekiyor, anlıyor musunuz? Macron’un uzun zamandır bize beceriksiz olduğunu kanıtladığını düşünüyoruz. Dolayısıyla bugün hükümette beceriksiz birini istemiyoruz. Değişim yaratacak birini istiyoruz. Solun köklü bir kopuş gerçekleştirmesi, gençler için en uygun çözüm. " diyor. Gazeteci eylemlerdeki şiddeti soruyor "sorunun nereden kaynaklandığını anlamak gerekiyor. Örneğin bazı gençler biraz şiddet yanlısıysa, hatta gerçekten çok şiddet yanlısıysa, bu da bir kez daha, tabiri caizse, onları böyle davranmaya iten yoksulluğun, çaresizliğin bir göstergesi. Yani güzel bir aile ortamında, beş odalı güzel bir evde yaşasalardı, her gün okula giderlerdi, iyi beslenirlerdi, muhtemelen karınları tok olurdu. O zaman hiçbir sorun olmazdı. Demek istediğim, insan düzgün ve insanca koşullarda yaşadığında şiddete başvurmaz." diyor. Bu genç Macron iktidarına doğdu büyüdü, adam 2017'den beri iktidarda. Ama en önemlisi konuşabiliyor böyle ekranda:)
Türkiye ciddi ekonomik ve sosyal yansımaları olan fon krizi ile uğraşırken Mekke anlaşmasının uygulanması için Riyad’da bir toplantı yapıldı.
1.Toplantının sonuç raporu medyada yerini aldı.
Rapora göre Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, kolektif savunma taahhütlerinin uygulanması ve mutabık kalınacak askeri kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması konusunda karar aldı. Bildiride bunun “tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olarak” yapılacağı özellikle belirtiliyor.
2. Mekke Ortak Savunma Anlaşması TBMM’nin önüne gelmiş ve içeriği kamuoyuna açıklanmış bir anlaşma değildir. Buna rağmen “kolektif savunma”, “askeri entegrasyon” ve “hızlı konuşlandırma” gibi ciddi askeri yükümlülükler gündeme geliyor.
3. Türkiye, NATO üyesi olduğu halde Rusya-Ukrayna Savaşı’nda aktif tarafsızlığını korudu. Şimdi Suudi Arabistan’ın güvenliği için NATO’nun 5. maddesini hatırlatan bir kolektif savunma sorumluluğuna hangi şartlarla giriyoruz?
4. Bu sorumluluğun sınırı Suudi Arabistan topraklarının savunulması mıdır, yoksa Yemen’de Husilere karşı yürütülecek harekâta destek vermeye kadar uzanacak mıdır? Türk askerinin Yemen’de doğrudan muharebeye gireceği iddiaları doğrulanmış değildir. Ancak bu ihtimal dahi son derece risklidir.
5. Babülmendep, Türkiye’nin dış ticareti ve deniz ulaştırması açısından hayati önemdedir. Husilerin Türkiye’yi hasım olarak görmeye başlaması, Kızıldeniz’de deniz ticaretimizi ve bölgesel çıkarlarımızı doğrudan etkileyecektir.
6. Türkiye ağır ekonomik koşullardan geçerken, Suudi Arabistan’dan sağlanabilecek ekonomik veya mali destek uğruna Yemen’de yeni bir askeri risk üstlenmemelidir. Hele bunun sonucu ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik yükünün bir bölümünü Türkiye’nin taşıması olacaksa çok daha dikkatli olunmalıdır.
7. Anayasa’nın 92. maddesi açıktır. Türk askerinin yabancı ülkelere gönderilmesi TBMM’nin yetki alanındadır. Türkiye’nin askerinin nerede, kime karşı ve hangi amaçla silah kullanacağı kamuoyunda tartışılmalıdır.
8.Türkiye, Yemen’de kendisine ait olmayan bir savaşın tarafına dönüşmemelidir.
9. Bir başka önemli gerçek Yemen’deki ateşkes sürecidir. 2015’te başlayan Suudi müdahalesinden sonra, Nisan 2022’de BM aracılığıyla ateşkes sağlandı ve Suudi-Husi cephesinde yaklaşık dört yıl süren fiilî sükûnet oluştu. Yeni tırmanma ise 13 Temmuz 2026’da Suudi destekli Yemen hükümet güçlerinin Sana Havalimanı’nı vurmasıyla başladı. Husiler bundan sonra Suudi Arabistan’a füze ve İHA saldırılarıyla karşılık verdi.
Dolayısıyla Türkiye neden dört yıllık sükûneti bozan tarafın yanında askeri bir sorumluluk üstleniyor?
10.Son olarak “ cui bono?”Yani bu gelişmeden kim kazançlı çıkıyor? Yemen’de İsrail’e karşı en sert askeri direnci gösteren ve Gazze nedeniyle Kızıldeniz cephesini açan Husilerle Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi halinde bundan stratejik olarak kim yararlanacaktır?
Türkiye’nin Husilerle çatışması kuşkusuz İsrail ve ABD’nin üzerindeki bölgesel baskıyı azaltacaktır.
O halde Mekke Anlaşması Türkiye’yi neden kendi jeopolitik çıkarlarından uzaklaştırıp ABD-İsrail ekseninin bölgesel hedefleriyle örtüşebilecek bir askeri pozisyona sürüklüyor?
Türkiye Yemen’de kendisine ait olmayan bir savaşın tarafına dönüşmemelidir.
Siz hiç Yaşar Holding olmadan yöneticilik yaptınız mı? Borçlarla , hacizlerle boğuşarak
,onlarca şubeye kaynak yaratmaya çalışarak
bir kulübü ayakta tutmaya çalıştınız mı?
Aygün Cicibaş’ın ardından Yiğit Tusder’in ortaya koyduğu fedakarlık, azim ve adanmışlık her kulübe nasip olmaz.
Nasip olmayanların neler yaşadığını biliyoruz. Ya amatördeler , ya da satıldılar. Hatta her iki durumu da yaşayanlar oldu.
Sözün özü; bu insanlara sahip çıkın.
Maddi ve manevi tüm imkanlarınızla, Karşıyaka Spor Kulübü’nü ayakta tutmak için mücadele edenlere destek olun, omuz verin.
Üniversitelerde fakülte sınırlarını yeniden düşünmenin zamanı geldi mi?
University of Birmingham, 2027’den itibaren akademik yapısını üç büyük Fakülte altında yeniden örgütlemeye hazırlanıyor: Arts, Humanities & Social Sciences; Health, Medicine & Life Sciences; Science & Engineering.
İlk bakışta mesele idari görünüyor: Çok sayıda akademik birimi üç büyük çatı altında toplamak. Fakat bence asıl tartışılması gereken dekanlık sayısından ziyade “disiplinlerarasılık”.
Çünkü günümüzün temel araştırma problemleri artık fakülte sınırlarına uymuyor.
İklim değişikliği yalnızca çevre bilimlerinin; enerji güvenliği yalnızca mühendisliğin; göç yalnızca sosyal bilimlerin; yapay zekâ yalnızca bilgisayar mühendisliğinin konusu değil. Bunların her biri sosyal bilimlerden mühendisliğe, hukuktan ekonomiye, sağlık bilimlerinden veri bilimine uzanan araştırma problemleri.
Buna karşılık üniversitelerimizi hâlâ büyük ölçüde disiplin → bölüm → fakülte mantığıyla örgütlüyoruz. Bu yapı akademik uzmanlaşmayı koruyor; fakat aynı zamanda disiplinler arasında kurumsal duvarlar inşa ediyor.
O halde Birmingham örneğinden hareketle Türkiye için sorulması gereken soru belki de “12 fakülteyi 3 fakülteye indirelim mi?” yerine “Fakülte ve bölüm sınırlarının disiplinlerarası araştırmanın önünde engel oluşturmasını nasıl önleyebiliriz?” olmalı.
Belki de geleceğin araştırma üniversitesinde iki organizasyon aynı anda çalışmalı:
Dikey yapı: Disiplin → Bölüm → Fakülte
Yatay yapı: Sorun/Problem → Araştırma Kümesi → Araştırma Enstitüsü
Böylece bir akademisyenin eğitimdeki kurumsal bağı Uluslararası İlişkiler Bölümü olabilirken; araştırmada iklim güvenliği, enerji, göç, yapay zekâ yönetişimi veya Karadeniz çalışmaları gibi disiplinlerarası bir araştırma kümesinin parçası olabilir.
Bu durumda büyük Fakülte yapılanmasının amacı daha az sayıda dekan olmasından ziyade; disiplinler arasındaki duvarları daha geçirgen hale getirmek olur.
Türkiye’deki üniversiteler açısından tartışmaya değer asıl mesele de bence burada:
Üniversitelerimizi disiplinlere göre mi, yoksa çözmeye çalıştığımız problemlere göre mi örgütlemeliyiz?
Belki de cevap, her ikisini aynı anda mümkün kılan yeni bir akademik mimaridir.
Liyakatin yerini kayırma, adaletin yerini çıkar ilişkileri, hakikatin yerini şovenist-popülist söylemler alınca toplumsal ahlaki temel çözülüyor ve yozlaşma tüm toplumu içine çeken bir sarmala dönüşüyor. Toplum olarak yaşadığımız krizlerin temelinde bu yozlaşmış yapı yer alıyor.+
Deniz Göktaş salona geldi konuşmasına bu cümlelerle başladı.
“Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda stand-up gösterimde bir komedyen olarak komedyen kimliğimle söylediğim dört cümle sebebiyle 88 gündür bir hücrede tutukluyum. Yani cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli bir ceza infaz kurumunda hücredeyim; cümle başına 22 gün, tabii bunlar şimdilik minimum rakamlar, artırılabilir. Tabii ki bir komedyen olarak bu cümlelerin etki gücünün böyle yüksek olduğunu sizin huzurunuzda görmek beni gururlandırıyor. Ama ülkenin vatandaşı olarak Türkiye'nin ifade özgürlüğü sicili açısından çok üzücü buluyorum.”#DenizGöktaşSerbestBırakılsın
Biz hep dedik ki arkadaşlar; Tayyip ve avanesi öyle milyon dolarlarla filan uğraşmaz. Milyar dolar milyar dolar götürür. Daha azını küçük, sıradan, uğraşmaya değmez işler olarak görür.
İşte bu anlayışları gereği bu sefer el yükseltmişler, 24 milyar dolar birden vurmuşlar, çarpmışlar, yurtdışındaki bankalarına ve zulalara istiflemişler. Tabiî bu amigoların yapıp ettiği tüm vurgunlarda aslan payı “Big Boss” Tayyip’e düşer. Onun payını vermeden hiç kimse birkaç dolar bile vuramaz. Çünkü “Big Boss”tan gizli vurursa, kendisinin büyük patron tarafından mahv-ı perişan edileceğini bilir. Burada da böyle olmuştur muhakkak ki.
Bu konuda en açık olabilenlerden belki de en önde gelen ikisi, YENİ Parti’inin Sözcüsü Gökhan Günaydın ve ekranların hemen her gün görünen yüzlerinden olan Timur Soykan konuyu ele almışlar. Eh, bu kadarcığını bile yapabilmiş olmalarından dolayı kutlarız kendilerini her şeye rağmen.
Ama bu hafızlar da adları gibi bildikleri halde “Big Boss”un adını ağızlarına almaktan ödleri patlarcasına korkuyorlar. İşte hep bu korkular yüzünden “Big Boss” ülkemizi cehenneme çevirdi. En az 60 milyon insanımızın kanını kuruttu, işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakıp kavurarak.
Ana muhalefet partisi CHP’ye “Butlan”la çöktü. Sorosçu-TESEV’ci Kemal’i de aparat olarak kullandı. Her geçen gün bir YENİ Parti Belediyesine çöküyor. İşte Üsküdar, Adalar Belediyeleri buna en açık son örneklerdendir.
YENİ Parti şefi Özgür Özel deseniz, firarlarda…
“Big Boss” ve avanesi, halkımızın deyişiyle köpeksiz köyde değneksiz geziyor, vuruyor, soyuyor, yağmalıyor, talan ediyor ve istediği YENİ Parti belediyesine çöküyor, İblisin bile tenezzül etmeyeceği pis yöntemlerle. Çaresiz halkımızı ise duyarsızlaştırdı bu kriminal işlerine.
Ve tüm bu olup bitenler, saygıdeğer arkadaşlarım, bizim onlarca tekrarladığımız şu tespiti doğruluyor:
Tayyipgiller; anayasaya bağlı, kanunlarla çalışan, normal bir sermaye-burjuva partisi değildir. Amerikan devşirmesi, Amerikan yapımı, Amerikan kuklası, piyonu ve Amerikan hizmetkârı, Ortaçağcı, faşist, çıkar amaçlı, mafyatik bir suç örgütüdür. Özetçe; tepeden tırnağa, vatan satıcılık dahil binbir suça batmış kriminal bir yapıdır.