Kürt halkına parmak sallamadan önce aynaya bak. Halkın iradesine hüküm biçmeye kalkman siyaset değil, kibirle cilalanmış zavallılıktır. Kürtlerin kimin sözünü dinleyeceğine sen karar veremezsin,haddini bil, soytarı.
PKK feshedilmiş bir örgüttür. Öcalan, Kürt halk önderi değil; örgütünü dağıtmış, silahlarını yaktırıp ordusunu teslim etmiş bir parti lideridir. Öfkelenseniz de hakikat bu.
O halde; münfesih örgütün yöneticileri, kadroları ve sempatizanlarının artık kimseye dayatmada bulunma hakkı yoktur çünkü Kürt milleti sizin mülkünüz değildir. Türk devletine karşı varlığınıza son verdiniz; Kürt milletine karşı da o parmaklarınızı indirin artık.
Yahudilerin tarihsel deneyimine baktığımızda sadece siyasal olarak değil, toplumu aşağıdan örgütleme ve kurumlaştırma konusunda da güçlü modeller geliştirdiklerini görüyoruz. Kibbutzlarda üretimi ve yaşamı kolektifleştirdiler, moshavlarda aile üretimini korurken pazarlama kredi ve dayanışmayı ortaklaştırdılar. Diaspora koşularında ise eğitimden sosyal yardımlaşmaya, kültürden ekonomik dayanışmaya kadar kendi kurumlarını oluştrdular
Bunun sonucunda sadece ekonomik güç elde etmediler, örgütlü bir toplum, güçlü dayanışma ağları ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal hafıza yarattılar. Dünyanın farklı yerlerine dağılmış olmalarına rağmen kimliklerini ve kurumlrını uzun süre koruyabildiler.
Bence komün tartışmasında burdan çıkaracağımız önemli bir ders var, komün sadece insanların bir araya gelip karar aldığı bir meclis olmamalı. Üreten, ekonomik dayanışmasını kuran, eğitim veren, kültürünü yaşatan ve kendi ihtiyaçlarını mümkün olduğunca kendisi karşılayan bir yapıya dönüşmeli. Çünkü asıl güç sadece yönetimde söz sahibi olmak değil, toplumun kendi kurumlarını yaratabilmesidir
Ben davadan mı uzaklaştım, yoksa dava dediğim şeyin bugünkü örgütlenme biçimi mi benden uzaklaştı?
Bazen insan inancını kaybetmez,yalnızca inandığı değerleri, onları temsil ettiğini söyleyen yapılarda artık göremez. Ben hâlâ aynı yerdysem ama kendimi yabancı hissediyorsam, belki de giden ben değilimdir.
Belki gemi batmadı. Sadece onu yüzdüren sular çekildi.
Ben Çerçeve Yasa'nın Kürtlerin lehine olduğuna da inanmıyorum.
Bu dönem, bu ülke koşulları, bu yönetim altında böyle hassas bir konunun çala kalem oldu bitti ile oy malzemesi yapılmasının karşısındayım.
Referandum olsa vatandaş olarak hayır oyu verirdim.
Sayın Veli Saçılık, Lenin’i referans göstermeniz, Nurettin Demirtaş’ın söylediklerini çürütmüyor. Çünkü Demirtaş sosyalizm ya da Marksizm Leninizm üzerine teorik bir tez ileri sürmüyor,silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişi ve bunun pratik sonuçlarını tartışıyor. Siz ise mücadele stratejisi tartışmasına teori kitabından alıntıyla cevap veriyorsunuz.
Ayrıca Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı metni, ezilen ulusun haklarını savunurken, her tarihsel dönemde aynı mücadele biçiminin izlenmesini emreden bir metin değildir. Marksizm, somut durumun somut tahlilini esas alır. Koşular değiştiğinde mücadele biçimleri de değişebilir.
Dolayısıyla önce şu soruya cevap vermek gerekir, Bugünün somut koşullarında demokratik siyaset zeminini güçlendirmek mi, yoksa geçmiş mücadele biçimlerini teorik dogmaya dönüştrmek mi ulusal soruna daha fazla katkı sağlar Asıl tartışılması gereken budur.
@abdurrahim48319 Nurettin Demirtaş’ın söylediklerinin sosyalizm ve komünizmle bir alakası yok. Lenin, UKKTH broşüründe ulus sorunun bir özgürlük ve toprak sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Utanma duygusu, insanın vicdanıyla toplum arasındaki en ince köprüdür. O köprü yıkıldığında, sınırlar bulanıklaşır, yalan sıradanlaşır, haksızlık meşrulaşır, kötülük ise normal görünmeye başlar. Çünkü utanmayan insan, yaptığının ağırlığını değil, yalnızca sonucunu hesaplar. Bir toplumun en büyük yoksulluğu, utanmayı kaybetmiş insanların çoğalmasıdır.
Doğrusu tam olarak nasıl kurulacak sorusuna ise kısa cevap veriyor.
Bence demokratik toplum tartışmasının bundan sonraki aşaması tam da burası olmalı. Merkeziyetçiliğin eleştirisi artık büyük ölçüde ortaya kondu. Bundan sonra asıl ihtiyaç, demokratik toplumun kurumsal mimarisini ayrıntılı biçimde tarif etmek,mahalle meclisleri nasıl işleyecek, belediye ile komün arasında yetki paylaşımı nasıl olacak, halk denetimi hangi mekanizmalarla sağlanacak, karar alma süreçleri nasıl işleyecek? Bu sorular netleşmeden, eleştiriler ne kadar güçlü olursa olsun pratikte aynı sorunların yeniden üretilme riski devam eder
Yeni Özgür Politika'da yayınlanan "Kürt siyaseti ikili gerilim yaşıyor" başlıklı yazıma linkten ulaşabilirsiniz: https://t.co/01Cral5i96 @y_ozgurpolitika
Arkadaş, artık şu sınıf meselesini konuşmaktan kaçmanın bir anlamı yok. İnsanlar bunu teori olarak yaşamıyor, bildiğin her gün iliklerine kadar hissediyor. Pazara gidiyor hissediyor, kirayı öderken hissediyor, çocuğuna bir şey alamayınca hissediyor. Sonra dönüp fakire Komün kurun, dayanışın, idare edin,diyorsun,öbür tarafta zengin çıkıp Bana yeni araç lazım, bana daha büyük konfor alanı lazım.Kusura bakmayın ama bu vicdani de değil, insani de değil. Aynı toplumda biri hayatta kalmanın hesabını yaparken, diğeri lüksünün sınırını büyütmeye çalışıyorsa orada ciddi bir sınıf çelişkisi vardır. Bunu görmezden gelerek hiçbir şey çözülmez. İnsanlar artık aç oldukları için değil, bu adaletsizliği gözlerinin içine baka baka yaşadıkları için öfkeleniyor. Vallahi bu mesele çözülmeden ne toplumsal huzur gelir ne de gerçek bir gelecek kurulur. Önce şu sınıf uçurumunu konuşacağız, sonra diğer her şeyi. Çünkü evin temeli çürükse, üst kata istediğin kadar boya yap, o bina yine bir gün çöker.
Sanırım Yunanistan’daki akademisyenler bir çalışma yapmış buna da cafe ekonomisi demişler, sermaye üretimden uzaklaşırsa cafeler çoğalır, toplumda geleceğe yatırımı bırakıp anlık zevkler peşinden koşar yani yeme içme cafeler
Bir kentte kafeler mantar gibi çoğalıyorsa, bu çoğu zaman ekonomik canlılığın değil, sermayenin üretimden vazgeçtiğinin işaretidir. Çünkü üretim bilgi, örgütlenme, teknoloji ve uzun vadeli yatırım ister. Kafe ise düşük giriş maliyeti, hızlı nakit döngüsü ve anlık tüketim üzerine kurulu bir ekonomik modeldir. Ekonomi literatürü, belirsizlik dönemlerinde sermayenin üretim yerine hizmet sektörüne yönelmesini riskten kaçınma davranışı olarak açıklar.
Kapitalist modernite de tam olarak bunu üretir: Fabrikalar yerine kafeler, kooperatifler yerine zincir işletmeler, ortak emek yerine bireysel tüketim. Böylece toplum üreten özne olmaktan çıkar, tüketen müşteriye dönüşür.
Tatvan’da her yeni açılan kafe, tek başına bir sorun değildir. Sorun; aynı dönemde yeni bir üretim kooperatifinin, tarımsal işleme tesisinin, teknoloji atölyesinin, kültür merkezinin veya gençlerin ortak üretim yapacağı alanların açılmamasıdır. Sermayenin yönü, toplumun yönünü belirler. Sermaye tüketime akıyorsa, toplum da geleceğini değil bugünü satın almaya başlar.
En tehlikeli yoksulluk cebin değil, üretim iradesinin yoksullaşmasıdır. Çünkü üretmeyen toplum, zamanla düşünemez, düşünemeyen toplum ise yalnızca tüketir.
Tatvan’ın ihtiyacı daha fazla kahve zinciri değil; toprağını işleyen kooperatifler, kadın emeğini özgürleştiren üretim alanları, gençlerin bilgi ve emek ürettiği komünal mekânlar ve halkın kendi ekonomisini kurabileceği demokratik yapılardır.
Bir kentin geleceği, kaç fincan kahve sattığıyla değil,kaç insanı üretimin öznesi hâline getirdiğiyle ölçülür. Tüketim büyüyebilir,fakat üretmeyen bir toplum asla özgürleşemez.
Maalesef sosyal mecralarda “devlet yok ahbap var” yazmışım gibi sahte görseller dolaşıyor. Defalarca sahte oldukları kanıtlansa da maalesef inatla tekrar tekrar servis ediliyor. Bakın şimdi paylaştıklarım photoshop değil, sahte değil, gerçek. Halen oldukları yerde duruyorlar. Geçmişe gidip bakabilirsiniz. Hiçbir zaman yazmadığım “devlet yok” göresellerine itibar etmeyiniz.
Kitap okuyun.
Çünkü başkasının aklıyla yaşayan, kendi hayatını yaşayamaz.
Sessiz kalın.
En derin hakikatler, gürültüde değil sükûtta görünür.
Doğaya gidin.
Toprak, insana sahip olmadığını,ait olduğunu hatırlatır.
Sevin.
Ama bir insandan önce yaşamı ve hakikati sevin.
Üretin.
Tüketerek kimlik kurulmaz.
Şüphe edin.
İnanç, sorgulamaktan korkmadığında anlam kazanır.
Yanılın.
Hata, düşünmenin ödediği bedeldir.
Kimsenin sizi bir kalıba hapsetmesine izin vermeyin.
İnsan, tamamlanmış değil,sürekli oluş hâlindedir.
Güç peşinde koşmayın.
Güç insanı büyütmez,karakter büyütür.
Ve unutmayın..
En büyük devrim, insanın kendi üzerinde gerçekleştirdiği devrimdir.
Hema bize bakın , bizde pişman olmuş bir hal var mı ☺️
Boğmadan , stratejik derinlik katmak için kavramsal cümlelere gerek yok , bu kadar basittir derin anlamları ifade etmek
Öncelikle belirtmek gerekir ki yazı samimi bir kaygıyla kaleme alınmış ve yerel demokrasiyi, dayanışmayı ve siyasal sorumluluğu savunmaya çalışıyor. Bu yönüyle değerli bir çaba.
Ancak yazının önemli bir eksikliği var.Halk adına konuşurken halkın diliyle konuşmuyor. Metinde geçen ,lümpenlik,sömürgeci ruh,iradesizleştirme,popülizm,otoriterlik,temsili demokrasi,komünal demokratik siyaset,katılımcılık,söylemsel direnç,harakiri,aidiyet duygusu gibi kavramlar geniş toplum kesimlerinin günlük dilinde yer alan ifadeler değil.
Bu nedenle yazı halka değil, daha çok parti çevrelerine, siyasal aktivistlere ve belirli bir ideolojik dile aşina olan kesimlere hitap ediyor. Oysa insanlar belediyeleri değerlendirirken suyu, yolu, ulaşımı, temizliği, istihdamı ve hizmetleri konuşuyor. Halkın gündemiyle bağ kurmak isteyen bir metnin, kavramların ağırlığına değil, hayatın somut sorunlarına yaslanması daha etkili olurdu.