İyi yaşam doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir.
Pessoa, sevilmeyi düşünmektir bizi tek yoran şey, telaşa düşürecek kadar yorar hem de, der.
Yaşadım demek için karmaşık ve zor yollar deneyip muhteşem çözümler üretti insan.
Benim durduğum yerden mevzu daha basit görünüyor!...
Hemingway’in dediği gibi, tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen, bizim hala muhteşem olduğumuzu düşünen birisinin olması yeter.
Bir kişi yani!
(18.01.2024, Agah Aydın - Pınar Sabancı
Zorlu Performans Sanatları Merkezi)
Hangi Psikoterapi Tartışması Üstüne:
Psikanalizin davranışçı terapiler kadar kolay randomize kontrollü çalışmalarla sınanamadığı doğrudur. Ancak bundan hareketle "bilimsel değildir" sonucuna varmak, bugün bilim felsefesinin geldiği noktayı göz ardı etmektir.
Gödel, her tutarlı biçimsel sistemin kendi içinde kanıtlayamayacağı doğrular içerdiğini; Heisenberg ise gözlem ile gözlenen arasındaki ilişkinin kendisinin bilginin sınırlarını belirlediğini gösterdi. Bilim artık yalnızca laboratuvarda ölçülebileni değil, nesnesine uygun yöntem geliştirebilmeyi de tartışıyor.
Lacan da tam bu nedenle etolojiyi, bebek gözlemlerini, Lorenz'in çalışmalarını, dilbilimi ve matematiği psikanalize dahil etti. Onun sorusu şuydu: İnsan öznesi gerçekten yalnızca davranış olarak mı ölçülebilir, yoksa dil, arzu ve bilinçdışı da bilimsel araştırmanın meşru nesneleri midir? Tartışma tam da burada başlar. Psikanaliz, bilime karşı değil; insanın karmaşıklığına uygun bir bilim anlayışı arayışıdır.
Klinikte ise soru "Hangi terapi daha bilimsel?" değildir. Soru, "Bu hastanın şu an neye ihtiyacı var?" sorusudur. Tedavi seçimi terapistin ideolojik tercihine göre değil; hastanın yaşadığı çatışmaya, beklentisine, ego gücüne, kişilik örgütlenmesine ve içinde bulunduğu koşullara göre yapılır. Kimi zaman psikoeğitim, kimi zaman bilişsel davranışçı terapi, kimi zaman destekleyici ya da açıklayıcı dinamik psikoterapi, kimi zaman da psikanalitik çalışma en uygun yaklaşım olabilir.
Bilimsellik, tek bir kuramı herkese uygulamak değil; hangi hastanın hangi tedaviden yarar göreceğini ayırt edebilmektir.
Psikanaliz, insanın önce bilen değil, arzulayan bir özne olduğunu gösterdi. Bu yüzden insanın en büyük yanılgıları çoğu zaman bilgisizliğinden değil, bilgisini arzularının hizmetine vermesinden doğar.
Doktorlar ve bilim insanları tarafından ortaya atılan nice güçlü iddia, zaman içinde yine bilim tarafından sınandı; bir kısmı doğrulandı, bir kısmı ise terk edildi. Bilimin en büyük gücü de tam burada yatar: Yanılabilmesi ve yanıldığını gösterebilmesinde.
Bu yüzden bilime güvenmeye devam edelim: Sık sık yanılsa da!
Farklı kuramların, yöntemlerin ve görüşlerin nezaket içinde tartışılabildiği bir bilim ortamı hepimiz için kıymetlidir. Bu tartışmayı başlatanlara, katkı sunanlara ve farklı düşünsel geleneklerden gelip birbirini dinleyebilen tüm meslektaşlarıma teşekkür ederim.
Bu ülkede böylesi bir tartışma kültürüne tanıklık edebilecek kadar uzun yaşamış olmak, benim için başlı başına bir mutluluk.
Ağustos 2026
Dedikodu Şebekeleri İyileştirilebilir mi?
Görünür olmak isteyenin görünür olmayı eleştirerek görünür olmaya çalıştığı, politikacıların politik olanı ayıplayarak politikacı olduğu bir çağdayız. Saygın olan her şey kendi kendini yok ediyor.
…
Dedikodu şebekeleri, içlerindeki kötülüğe misilleme gelir korkusuyla kuşkucu, yaratıcılıktan uzak, hasettirler. Sürekli başkalarını taşlar, kendi ahlaksızlıklarının siyasi dokunulmazlığı varmış gibi yaşarlar. Yine de bu acınası hal görenlerde ufak bir şefkat duygusu uyandırabilir.
Başarısızlıklarını, çıkmazlarını, suçlarını, fenalıklarını attıkları bir kötü olmasaydı “dedikoducu iyiler” utancından sokağa çıkmazdı. Varoluşu kötülere bağlı ve bağımlı olanlar, bir hiç olmak istemiyorlarsa “kötü”lere gözleri gibi bakmalıdırlar: Kadınlara, çocuklara, gençlere, entelektüellere, delilere, yabancılara vb.
Dedikoducular ailede üretilir ve genellikle sivil toplum örgütlerinde, siyasi partilerde bazan da mahalle kahvelerinde, altın günlerinde, okul kantinlerinde, iş yerlerinde ilk ikisine göre daha esnek ve daha az tehlikeli şebekeler kurarlar.
…
Ne söylerse söylesin nerede duracağını bilmeyen insanların kafası boş, sözleri nahoş, kendileri pek sevimsiz oluyor.
...
Dedikoducuları iyileştirmek, kurdukları dedikodu şebekelerini ıslah etmek her zaman mümkün olmasa da teselli edebiliriz.
Dedikoducuları dinlemek ve dinledikten sonra biraz dinlenmeleri, içlerindeki hasedin yangınını söndürmeleri için: “Hele şu sudan bir yudum iç” demek bu kadar zor olmasa gerek. “Demek ki senin de onların kötü, ahlaksız, değersiz, görgüsüz olmasına ihtiyacın var” desek, ne kaybederiz?
Ne olacak yani, cayır cayır yanan yüreklerine bir bardak su serpsek…
...
Sevilmemişliğin, itilmişliğin, horlanmışlığın acısıyla sarsılanlar, sarılanla saldıranın ayırdına varamıyor.
Hem görünür olma hem de görünür olanı yerme ihtiyacında olan her insanı, her böbürleneni, demek ki buna ihtiyacı var diye bağrına basan şefkatli, anlayışlı “yeterince iyi” analarla, “yeterince iyi” insanlarla yaşam güzelleşir.
İçinde öğüt ve suçlama olmayan cümlelerle konuşan çok güzel insanlar var. Sanki gündelik dilin imkânlarını zorlayıp yarattıkları yeni bir dille konuşur gibiler.
Bir gören olmadığında da utanabiliyorsak utanç bizi kurtarır. Utanç başkalarının kusurlarına tutunan dedikoducuların değil kendi ayıplarının ateşinde pişenlerin hasletidir.
14.09.2020
Bazı insanlar hayatımıza Hediye olarak gelir.
Biz onları hayatın sıradan bir parçası sanırız.
Sonra giderler.
Ve geriye, onların yokluğu değil; değerini geç fark etmiş olmanın sessizliği kalır.
Bir tren geçer…
#tren#malatya#baskil#Hediye#vangölüekspresi
İyi yaşam doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir
Başka deyişle kötüdeki iyiyi görebilecek kadar iyiye sahip olanların talihidir
Yani kötüyü başkasına atıp, kendi iyiliğinden kuşku duymayan dedikodu şebekelerinin bile
iyi bir yaşam için ufak bir şansı vardır
Bu dünyadaki en iyi dost insandır, kitap değil!
Kitaplar dostlarımızı, kendimizi, ülkemizi, dünyayı tanımak için bir araçtır sadece… Okuduğu her kitaptan sonra hayatı değişiyorsa insanın, bir sonraki kitaba kadar değişmeyip sabretmesi hepimizin hayrınadır.
Bu dünyada yarım asır geçirdim. Seçmen en doğrusunu bilir, müşteri hep haklıdır, her şey senin elinde diyenlerin yalan söylediğini görecek kadar uzun…
Altının sıradan bir maden, zeytin ağacının canlı, turnusol kağının samimiyet, sabah güneşinin umut olduğunu öğrenecek kadar uzun yani!
Ömrünüz uzun olsun.
Tecavüz bir yapı ya da hormon meselesi değildir; kişilikle ve toplumun erkeklik kültürüyle ilgilidir.
Bir bakıma erkeklik/erkeksilik kadına benzememeye çalışma; onda olmayanın bende olduğunu kanıtlama girişimidir. Yani bir şiddet eylemidir; hadım veya hormon sonucu değiştirmez.
Cinsel organıyla yapamadığını bıçakla, silahla yapar... Belirleyici olan hormonlar ya da azmış bedenler değil azgınlaştırılmış erkeklik kültürüdür.
Her tür şiddet gibi tecavüz bir suçtur ve cezalandırılmalıdır. İki de bir af çıkartılmamalıdır. İdam da edilmemelidir;
1. Yanlış karar vermiş olabilirsiniz;
2. Bir ceza yaşayarak çekilir, ölüp cezadan, cezanın ıstırabından kurtularak değil.
Cinsel eylemlerde sapkınlığın ne olduğunu ‘bilimsel’ ve ‘ahlaki’ olarak tarif etmek zorluklar içerir.
“Sapkınlık” seçilen delikler ve yarıklarla değil, cinsel eylemin yöneldiği canlının zihinsel olarak o eylemi yorumlayamayacak konumda (çocuk, hayvan, akıl hastası) olması veya bedensel olarak karşı koyabilecek güce sahip (çocuk, kadın, hayvan vs) olmaması ile belirlenebilir.
Ancak şiddetin ve suçun ne olduğunu tarif etmek kolay ve kesindir.
Suçun gereği ise tedavi değil cezadır.
Yakınını kaybeden birinin, yokluğa anlam vermesi çok zordur. Karmakarışık duyguları ve tepkileri olur: Suçluluk, inkâr, değersizlik, ağlamak, dona kalmak, gülmek gibi... Yargılamak yerine, baş sağlığı dileyip hikâyesini yazmasına müsaade etmek, dinlemek daha iyi bir yol olabilir.
Tolstoy'a göre: Mutlu aileler birbirine benzerler. Her mutsuz ailenininse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.
Bence ülkeler de böyledir. Benzersiz bir mutsuzluğumuz var bizim. Öyle böyle değil ama! Acayip bir mutsuzluk. Sağdan ya da soldan, kimse adam olacağımıza inanmıyor.
"Bütün mutsuz ülkeler birbirine benzer, her mutlu ülkeninse kendine özgü bir mutluluğu vardır."
Bu senenin memleketimizde kendi mutlu hikayemizi yazmamız için bir başlangıç olmasını diliyorum. Ve sözünü değiştirdiğim için Tolstoy'un bana kızmamasını.
İnsan sözlere, şarkılara, sözlerin şarkıların söylediği insanlara aşık olur. İnsan başkasının sözleri, başkasının şarkılarıdır.
İnsan bu yüzden başkasıdır.
Ne başkasını ne de kendilerini biliyorlar.
Bilmiyorlar.
Sezenleri bilmiyorlar. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.
Ben inanıyorum. Masallara inanınıyorum. İnsana inanıyorum. Türkülere, şarkılara, yalanlara inanıyorum. Bize yutturulan gerçeklere, büyük büyük insanlara değil hikâyelere inanıyorum. İnsan kuşku duymaya kendinden başlamalı... Kendinden kuşku duyan herkese inanıyorum.
Önünde sonunda yaz gelecek ve biz kardan adamlardan kurtulacağız. Elbette kar yeniden gelecek. O gün geldiğinde gün ışığına dayanamayan adamların eğlencelik olduğunu unutmamız gerekir.
Dedikodu yapmaktan ve yakınmaktan vazgeçersek, bütün gün susmak zorunda kalabiliriz. Sanırım, susmamak için öğrenmek, dayanışmak ve sevmemiz gerekiyor. Var olmak için en kötü yol, başkasının eksikliğine ve ayıbına yaslanmaktır.
https://t.co/kRxhe65JhP
İnsan başkasından değil kendinden kuşku duyduğunda olgunlaşır.
İnsanları yermeden düşündüklerimi anlatabilmeyi becermek dışında bir entelektüel kaygım yoktur. Ölmeden önce bunu başarabilmiş olmayı çok isterim.
Bir başkasını aşağılamadan konuşmayı başardığınız bir gün olsun.
"Bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir. Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir." (Vizontele)
Fotoğraflar: Haziran 2021 (Mahrumiyet bölgesi Çıldır)