🚨 BREAKING
Spanish Prime Minister Pedro Sánchez:
“This process has shown us once again that the Turks are our brothers.
We have very strong ties with them.”
🇬🇧 The Socialist International welcomes the creation of Yeni Party in Türkiye as a renewed commitment to democracy, political pluralism and the rule of law. Guided by our shared values and our common vision for a democratic future, we express our full support for @eczozgurozel and look forward to strengthening our cooperation with him and Yeni Party. Together, we will continue working to uphold democratic principles, defend fundamental freedoms and advance social justice for all.
🇪🇸 La Internacional Socialista celebra la creación de Yeni Party en Türkiye como un compromiso renovado con la democracia, el pluralismo político y el Estado de derecho. Guiados por nuestros valores compartidos y nuestra visión común de un futuro democrático, expresamos nuestro apoyo a @eczozgurozel y esperamos fortalecer nuestra cooperación con él y con el Partido Yeni. Juntos, seguiremos trabajando para defender los principios democráticos, proteger las libertades fundamentales y promover la justicia social para todas las personas.
🇫🇷 L’Internationale Socialiste salue la création de Yeni Party en Türkiye comme un engagement renouvelé en faveur de la démocratie, du pluralisme politique et de l’État de droit. Guidés par nos valeurs communes et notre vision partagée d’un avenir démocratique, nous exprimons notre plein soutien à @eczozgurozel et nous nous réjouissons de renforcer notre coopération avec lui et avec Yeni Party. Ensemble, nous continuerons à œuvrer pour défendre les principes démocratiques, protéger les libertés fondamentales et promouvoir la justice sociale pour toutes et tous.
Komedyen Deniz Göktaş'ın stand-up gösterisinden kesitlerin yer aldığı X paylaşımları, 5651 sayılı Kanun'un 8/A maddesi kapsamında, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişime engellendi ve X tarafından Türkiye'den görünmez kılındı.
Ekim 2024 içinde TUSAŞ'a yapılan saldırı sonrası yaklaşık 17 saat boyunca bazı sosyal medya platformlarına yönelik "bant daraltma" uygulaması ile ilgili bilgi ve belgeleri BTK'dan talep etmiştim.
Talep ettiğim belgeler verilmediği için BTK'ya karşı idari yargıda dava açmış ve kazanmıştım. Dün elimize geçen karara göre BTK'nın istinaf talebi Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 12. İdari Dava Dairesi tarafından oybirliği ile reddedildi. Karar böylece kesinleşti.
Lehime sonuçlanan üçüncü dava oldu bu (Twitter/Deprem, 19 Mart Olayları ve TUSAŞ saldırısı ile ilgili bant daraltma uygulamaları). BTK, bir taraftan, savunma hakkını sonuna kadar kullanıp, istinaf yoluna da başvuruyor. Fakat, bu davaları kaybedince, yargı kararlarına uymuyor. Madem uymayacaksın kararlara, neden savunma yapıyorsun? Asla peşinizi bırakmayacağım.
Saraçhane döneminde ilk tutuklandığında, kendisi kısa süreliğine de olsa koğuş arkadaşımdı. Yaşadıklarına ve ona yaşatılanlara onlarca genç kadın olarak bizzat şahit olduk.
Tahliye olmadan önceki gece, kendisiyle avukat görüş kabininde karşılaştım. Bizden önce tahliye olan öğrenciler için ne kadar mutlu olduğunu görmeniz gerekirdi.
Bizler çıktıktan sonra, ailesine ve avukatlarına dahi haber verilmeden sürgün edildi. Yaşadığı onca şeye rağmen, tek bir yalan ifadeye imza atmadı.
Fatoş Pınar Türker, savunmasının son kısmında tutukluluk ve cezaevi sürecinin en soğuk, en yıkıcı, en korkunç yanlarını anlattı. Salonda avukatlardan izleyicilere, tutuklulara kadar herkes ağladı. Bunu ilk defa yazıyorum ama lütfen sonuna kadar okuyun:
Türker, savunmasının sonunda önce gözaltındaki çıplak arama sürecini şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’teyken arşiv odası gibi bir yere aldılar beni. Eldiven giyen bir polis üstünü çıkar dedi çıkardım. Sonrasında gidip gidemeyeceğimi sorduğumda, altımı da indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. Cinsel organını aç dedi, arkanı dön-eğil dedi. (Kadın izleyicilere dönerek) Utanan varsa çıkabilir ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum”
Daha sonra, tutuklanıp Silivri’ye sevk edildikten sadece bir gün sonra infaz koruma memuru tarafından SEGBİS için çağrıldığını belirten Türker, şöyle devam etti:
Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun ya da dedi malını mülkünü de alacağım" dedi.
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyler... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Bunu çok düşündüm çünkü şimdi Düzce'ye götürüldüm. Düzce'de insanın benim şeyim bozuldu... İnsan olarak öğrendiğim iyilik ve kötülük kavramı bozuldu. Çünkü iyi insan dediğimiz bir tarif var, bir de kötü insan dediğimiz bir tarif var; birbirine girdi bu. Çünkü Düzce'ye bir gittim, 40 metrekarede 25 kişiyiz, 16 kişilik. Koğuş arkadaşlarım; uyuşturucu satıcıları, cinayet, hırsız... Artık mesela bir Roman gördüğümde ben onun çadırcı mı, göçebe mi, arabacı mı olduğunu anlarım. Valla anlarım. Uyuşturucu mu satıyor, hırsız mı onu da anlarım. Hani böyle bir bilgi benim neyime yarayacak bilmiyorum ama... Ve o, hani bir kız getirdiler hamile, 5 aylık, 4 aylık. 1.5 yaşındaki kızını duvara vura vura öldürmüş. İddianamesini ben okudum. Ama diyor ki: "Eşime benziyordu." diyor. "Çok ağlıyordu." "Dayanamadım." diyor. "Ama benim içim" diyor, "çok ferah. 7'sini de yaptım, 40'ını da yaptım, mezarı da çok güzel." diyor. Hamile bir de. Devlet de gayet iyi bakıyor yani gerçekten hamile diye.
Ama ben o insanlarla birlikte kaldım. Mesela 1 yaşında, o Roman bir aile vardı 5 kişi; anneanne, iki kızı, iki torun filan, ailecek kalıyorlar uyuşturucudan. Ama annesi çok bakmak istemiyor, 1 yaşındaydı Afra da geldiğinde, daha yürümüyordu. Mesela ona bakıyordum. Ne yapayım? Onunla teselli ediyordum kendimi. Örgü ördüm, tuvalet temizledim. Çünkü tuvaletler taşıyor. Şey dedim ben de: "Çekilin" dedim, "madem 16 milyon için çalışıyoruz, hani burada da bari bu görevi ifa edelim. Ne yapalım?" Ama hani olduğu gibi anlatıyorum, bilmiyorum... Yani film gibi bu yaşananlar. Gözlerimi açıp şey denmesini bekliyorum, işim gereği tabii reklam çekimlerinin setinde filan da bulundum, birisi çıkacak şuradan: "Kestik! Selçuk Bey siz birazcık daha işte soru sorun, siz şey yapın. Ekrem Bey siz araya girmeyin, bir daha alıyoruz aynı planı." filan diyecekler diye umuyorum yani. Ama olmuyor. Tutukluyuz biz hakikaten.
Ben Medya A.Ş. Genel Müdürü olarak yargılanmaktan hiç gocunmuyorum. Elbette ki varsa bir hatamız, neyse ortaya çıksın. Bence yok, ben %100 beraat edeceğime, %90 bile değil, inanıyorum. Ama siz burada lütfen, rica ediyorum Medya A.Ş. Genel Müdürü Pınar'ı yargılayın. Ben anne olarak, benim çocuklarıma yazık günah değil mi? Bak geçen sene mezun oldu Nehir. Londra'ya gidemedik, o okuldan kabul olamadı. Benim kızım tüm dünyada yapılan sınavda %1'lik dilime girdi. Şu an dünyanın en iyi yapay zeka okulunda okuyor. Bak mezun oldu, ben göremedim. Orada benim güzel kızım. Babalarıyla... Diyor ki: "Anneciğim kepimi saklıyorum, sen eve geldiğinde havaya atacağım." Yani şu kadar, bacak kadar da onu ilkokula verdiğimde, mezun oldu, ben göremedim. Can sağlığı olsun. Ben kendim için yani rüşvet almadım, 15 aydır yatıyorum, bir şey çalıp çırpmadım, mal varlığıma tedbir kondu. Hakikaten, hakikaten çok mağdurum ama kendime dair, geleceğime dair bir şeyim, böyle bir yaşama sevincim, bir şeyim kalmadı.
Çok yorgunum. Anneme dedim ki, demesem iyiydi çünkü benim annem babam ablamı kaybetmişler, çok agresif bir lösemiden 9 ayda... Anneme dedim ki: "Keşke" dedim, "idam cezası olsa da kalemi kırsa, bitse bu iş." O kadar yorgunum, o kadar yorgunum ki kendime dair hiçbir beklentim, isteğim yok. Ama Sayın Hakim lütfen vicdanınıza sesleniyorum, Sayın Savcım sizin de. Yargılayın ama Pınar'ı yargılayın da anne Pınar'ı ne olur tahliye edin. Ev hapsi verin, ben çocuklarımla zaten el ele oturmak istiyorum. Teşekkür ederim.”
@modelyturkiye o halde buyrun aynı olayın tesla versiyonu: https://t.co/vN5WwQZU9Z
yüzeysel pas olarak geçen bu durum aslında hemen her markada var. ilgili türkçe açıklama için: https://t.co/Dq9NrK6BIq
Diktatörlüklerde memurların ne kadar az nitelikli ise rejimin pis işlerini yapmaya o kadar hevesli olduklarını delillendiren ilginç bir çalışma yayınlandı. The NY Times'ta haberi yapılan araştırmaya göre, normal şartlarda kamu kurumlarında liyakatle yükselemeyen, başarısız ya da niteliksiz görevliler diktatörlüklerde rejimin en kullanışlı aparatı haline geliyor. Çünkü bu kişiler için rejime sadakat ve hukuksuz emirlere itaat, normal yollarla elde edemeyecekleri bir kariyer fırsatı sunuyor.
Araştırmada Arjantin’de askeri diktatörlük dönemi inceleniyor. Askeri okulda düşük başarı gösteren subaylar işkence, zorla kaybetme ve cinayetlerden sorumlu gizli istihbarat birimine daha çok katılmış. Normal ordu düzeninde terfi edemeyecek bu subaylar, rejimin kirli işlerini yaptıktan sonra daha hızlı yükseliyor, daha yüksek maaş ve daha iyi emeklilik imkanları elde edebiliyordu. Üstelik eğitim geçmişi en zayıf olanlar, işkence ve öldürmelerin doğrudan yürütüldüğü en acımasız görevlere daha sık gönderiliyordu. Bir anlamda, en vasat subaylar için rejimin suçlarına katılmak, başarısız kariyerlerini kurtarmanın yolu haline gelmiş.
Benzer örnekler Nazi Almanyası’ndaki infaz birliklerinde ve Stalin dönemindeki Sovyet gizli polisinde de görüldü. Daha yakın dönemde ise Macaristan’da Orban’ın kurumları kontrol altına almasında görevliler, Venezuela’da Chávez ve Maduro yönetimlerinin muhalefeti bastırmasında düşük prestijli güvenlik birimleri ve silahlı sivil gruplar rol oynadı.
Kısacası, araştırmaya göre otoriter rejimlerde en pis işleri yapmaya en teşne olanlar, liyakatle yükselemeyeceğini bilen ve otoriter rejime hizmet ederek kendisine bir kariyer açmaya çalışan vasat memurlar.
Bugün Silivrideki duruşmada yaşananları bütün Türkiye’nin izlemesini çok isterdim.
Şu anda bu satırları gözlerimden yaşlar akarken yazıyorum.
Mustafa Keleş’’e, sırf babası Fatih Keleş’in oğlu olması nedeniyle 11 aydan beri tutuklu olan Mustafa Keleş’e bunları yaşatanları, Ekrem başkanı ve avukatları bütün salonu ağlatanları Allaha havale ediyorum.
Bunlara sebep olanlar, yardım edenler bilin ki bu alemde elbet bir mahşer günü vardır.
çok eğlenceli bi LLM'e denk geldim.
sadece 1930 öncesi verilerle (gazete, dergi, mektuplar vs) eğitilmiş.
günümüzle alakalı hiç bir şey bilmiyor.
örneğin Hitler'in ilerde yapacaklarını da henüz bilmiyor.
ikinci dünya savaşından haberi yok.
sence ilerde ikinci bir dünya savaşı olur mu dediğinizde zannetmiyorum diyor.
bilgisayarların varlığından genel anlamda habersiz.
çok hoşuma gitti. ai'ın gelecekle ilgili öngörülerini test etmek süper bi deney.
Fatih Altaylı'nın programında
Prof.DrAhmet Taşağıl:
"Türkler, Osmanlı sayesinde Araplaştı. Bu süreci, Halifeliğin Osmanlıya geçmesi ile Yavuz döneminde Mısırdan getirilen Arap Ebussuud Efendi başlattı. Bunun faturası çok ağır oldu; devlet Araplaşma ile Türklükten uzaklaştı ve gerilemeye başladı."
Dünyanın en tehlikeli emperyalizmi Arap kültür emperyalizmidir. Din adı altında kültürünü ihraç edip ülkeleri asimile ederek Araplaştırmıştır.
Yobazlar, Arapça ve Arap kültürünün kutsal olduğunu iddia ederek Atatürk'ün başta harf inkılabı olmak üzere devrimlerine saldırmaktadır. Amaç, Osmanlı döneminde olduğu gibi Türk'ü Araplaştırmaktır.
Atatürk, Araplaşan Türk Milletini tekrar Türk özüne geri döndürdü. İşte tam da bu yüzden Atatürk'e düşmanlar!
Araplaşmayacağız!
Ne mutlu Türk'üm diyene!
Palantir, aslında PayPal'in dolandırıcıları tespit etme algoritmalarının "teröristlerin finansmanını izlemek" için uyarlanması sonucunda kuruldu. Ancak o dönemde Silikon Vadisi'nde özgürlük rüzgarları estiği için CIA ve Peter Thiel'in kendisi dışında bir yerden fon bulamadı. İşte manifestoda bahsi geçen "ahlaki borç" o borç. Çünkü Palantir'i büyüten doğrudan CIA idi.
📌 Palantir, CIA'in girişim sermayesi kolundan yatırımı alınca prestij kazanan ve doğrudan devlete çalışmaya başlayan bir firmaya dönüştü.
📌 Önce Afganistan'da günlük yaşamı gözetlemek üzere kullanılmaya başladı. Sıradışı davrananın riskli veya potansiyel isyancı diye işaretlendiği bir sistemdi bu. Evet henüz işlenmemiş suçları, henüz düzenlenmemiş saldırıları tespit ediyordu. Azınlık Raporu'nun film uyarlaması daha yeni çekilmişti.
📌 Aynı dönem Irak'ta ise nereye bomba bırakılacağını öngörmek üzere kullanıldı.
📌 Zamanla İsrail'in Gazze'de kurduğu devasa gözetim ağının altyapısını oluşturdu.
📌 Bugün ABD'de göçmenlere karşı da kullanılıyor. Göçmenlerin bulunması, yakalanması, sınırdışı edilmesi için kurdukları bir sistem var: ImmigrationOS adlı. Acaba o Minnesota'daki kanlı operasyonlarda Palantir platformları ne kadar rol oynadı?
📌 Son dönemde Amerikan halkı sıranın kendisine geldiğini fark ettiği için ciddi bir tartışma yürüyor ABD'de. Anthropic'in itirazı da bu yöndeydi çünkü Anthropic yapay zekası Palantir'e entegre. Anthropic ne diyordu? "Benim yapay zekamı Amerikalıları gözetlemek için kullanma".
Dünkü manifesto ile Palantir bu itiraza cevap veriyor. Diyor ki "güvenlik sağlandığı sürece mahremiyet ihlalleri meşrulaştırılabilir. Sosyal medyanın bomboş mahremiyet ihlalleri yerine benim mahremiyet ihlalimi kabul edin. Ben en azından güvenlik vaat ediyorum". Evet manifestoda alenen bunu diyor.
📌 Anthropic'in bir itirazı daha vardı. Neydi o? Otonom (kendi kendine ateş eden) yapay zeka silahları geliştirmeyin. Manifestoda buna da değinilmiş: "Yapay zeka silahı kaçınılmaz. En iyisi önce biz icat edelim."
Çok açık sözlü bir manifesto. Bir Palantir dosyamız var. Tüm bu süreçleri tartışıyoruz. Birazdan paylaşacağım.
deprem bölgesindeki yardım malzemelerini resmi araçla çalarak satan emniyet müdürü yadigar ışık’tan rabia naz vatan’ın öldürülmesinde delilleri karartan, baba şaban vatan'a deli raporu aldırarak tutuklanmasını sağlayacak kadar gözü dönen akp'li vekil nurettin canikli'ye, evinde çalıştığı akp’li vekil şirin ünal’ın silahıyla intihar ettiği söylenerek dosyası kapatılan nadira kadirova’ya, mehmet ağar’ın biricik oğlu akp’li vekil tolga ağar tarafından cinsel saldırıya uğradığı iddiasından sonra şüpheli intiharı örtbas edilen iletişim öğrencisi gazeteci yeldana kahırman’a, altı yıldır kayıp olan ve dosyasında hiçbir yargısal ilerlemenin olmadığı gülistan doku cinayetinin baş zanlısı dönemin valisi tuncay sonel’in oğluna, ankara'ya çöken suç örgütlerinden araba hediye alan yüksek yargı üyesine... bunlar gibi sayılacak kamuoyuna yansıyan ve yansımayan yüzlerce korkunç örnek sıralanabilir.
tüm bunlar kişisel bir suça iştirakin veya bireysel yolsuzluğun, hırsızlık ve rantın emaresi değil, iktidarın esas karakterini oluşturan suç işleme özgürlüğünün tabiiyetinde olan yöneticiler için, her türden yozlaşma sınırsızlığının ve dokunulmazlığının bir tezahürüne dönüşen gerçeklerdir.
sadece yukarıda ismini zikrettiğim her bir örnek kendi içinde susurluk benzeri bir kirli yapı ve anlayışa, işbirliğiyle gerçekleşen devasa suç organizasyonuna tekabül ediyor. suç ve rantla cezasızlık iklimi içinde işleyen çarkın, tüm kurum ve kişileriyle düşündüğünüzde düzenin nasıl korkunç ve yıkıcı bir pratiğe geldiğini de görebilirsiniz.
nihayetinde 25 yılın sonunda rejim dibine kadar nepotizmi içselleştirmiş, kurumlarıyla çürümüş, yargıyı araçsallaştırarak dokunulmaz bir zırha dönüştürerek, cezasızlığı; yaşayabilmesinin, bekasını devam ettirebilmesinin organik bir varoluşu haline getirmiştir.
hülasası, okullarda çocuk yaşta işlenen cinayetleri iflas etmiş bu çarkın insanı hiçe sayan, umutsuz bırakan, yaşama dair yarınsız ve yoksun kılan, şiddet tekeline dönüşen adaletsizliğinden ayrı düşünmek imkansız. aksine hattı tam da buradan çizerek konuşmamız gerekiyor.
eğitimdeki gericileşmenin vahametini bir kenara bırakarak, dar gelirli öğrencilere bir öğün ücretsiz yemeğin dahi çok görüldüğü, okulların veliler tarafından temizlendiği, lavabolarında sabunun olmadığı bir çürüme ortadayken okulları, çocukları güvenlikçi söylemlerle, okul kapısı önüne ekip otosu koyma akıldışılığıyla korunabileceğini salık veren, “acılarımızı siyasete alet etmeyin” diyen herkes, o siyaset sonucu toplumdaki dezavantajlı, düzen dışı kalmış her yurttaşın acı çekmesinden yana taraftır.
Lucescu’yla ilgili birkaç satır yazıp ona veda etmek lazım.
Yeni kuşak bilmez belki ama izlediğimiz en iyi birkaç Beşiktaş’tan biriydi. Üstelik bunu diğer iki rakibinin yarı bütçesiyle yapmıştı.
O sene erteleme maçında mağlup olmasak tarihimizin ikinci namağlup şampiyonluğunu alacaktık. UEFA Kupası’nda çeyrek final gördük. Ertesi sene, 2003-2004 sezonuna fırtına gibi girdik, ligin ilk yarısını namağlup kapatıp 11 puanda farkla lider bitirmiştik. ŞL’de (her Beşiktaşlının travmasıdır) sağ altta küçük ekranda, uzatmalarda Sparta Prag’ın Lazio’ya orta sahadan attığı gol ile gruplardan çıkamamıştık; Beşiktaş için dönüm noktalarından biridir.
Sonra ne oldu?
Hani yapı diye meşhur bir şey çıktı ya, işte o yapının geçmişine inelim:
Yayıncı kuruluşta bağırıyorlardı “Beşiktaş böyle giderse biz kime dekoder satacağız?”
İşte iki takımlı lig planı o zaman başladı.
Ligin 2. yarısı başladı, Samsunspor maçı 6 oyuncumuz kırmızı kart gördü ve o maçla beraber düğmeye basıldı.
Mesele, geri kalan 4 kırmızı kart değildi; öyle bir takımdık ki 10 kişi ile beraberliği yakalamıştık 9 kişi kaldık; o halde bile çata çat gidiyordu oyun. Ama mesele sinirlerle oynamaktı, hiçbir takımın sahasında olamayacak olaylar oldu o gün; var mı örneği bilmiyorum: modern zamanlarda şampiyonluğa giden bir takımın kendi sahasında 6 kırmızı kart gördüğü örnek?
O sezon bir de Ankaragücü maçı var aklımda, inanılmaz bir operasyon dönüyordu. Sonrasında ne yönetim kaldı ne hoca. O sezonu, şimdilerde “yapı” kelimesinin mucidi olan camia şampiyon kapattı; gördüğüm en şaibeli sezon o sezondur.
Lucescu çok önemli bir şey söylemişti:
“Çavuşesku döneminin Rumen ligi, Türk liginden daha temizdi!”
Sonra hoca Shaktar’a gitti; bir efsane yarattı. Avrupa kupası aldı, milyonlarca dolarlık satışlar yapan, sürekli ŞL oynayan bir ekol kuruldu orada.
Bu ekol Türkiye’de olacaktı; müsaade edilmedi. Üstelik bu ekol, tek başına Beşiktaş’ı değil FB ve GS’yi de yukarı çekecekti. Olmadı, futbol kapitale, günlük siyasete alet oldu. O gün kime ne havuç verildiyse sonra geri alındı.
Bu sistem bugün de devam ediyor ve hala futbolumuzda bir Shaktar yok.
Lucescu sıradan bir adam değildi, bir dönemeçte şarampole yuvarlanan Türk futbolunu en ön koltukta izlerken bizi uyaran bir futbol dehasıydı.
Elveda Luce ⚫️⚪️
Şebeş savaşında Avusturya ordusunun önceden savaş alanına gelip bir kısım askerin ilerideki köyde içip sarhoş olması..
Gelmeyen askerleri aramak için gelen birlikle kavgaya tutuşması, sonrasında gecenin karanlığında “Türkler geliyor” şaiyasının yayılmasıyla ana karargaha geri dönmek isterlerken merkez ordunun, üzerine gelen kendi askerlerini de Türkler zannedip topa tutması, ordunun bir çok farklı etnik kökenden oluşması sebebiyle kimsenin kimseyi anlamaması ve Avusturya ordusunun birbiriyle savaşıp 10.000 kayıp ve sayısız topu bırakarak savaş alanından dağılması,
3 gün sonra bölgeye savaşmak için gelen Osmanlı askerlerinin duruma anlam verememesi..
💢Norveç’e gelmeden sanki güneşi stoklayabilirim gibi on gün Yunanistan, ardından Arnavutluk ve İtalya..
En son durak Norveç'te işbaşı. “Nasılsa soğuk memleket,” dedim, önce bir içimi ısıtayım..
Ailece Atina’nın güneyindeki adalara indik. Aegina, Hydra İkisini de bilirim, pek içime sinmezdi. Ama Poros başka. Tepelik, maki kaplı, denizi öyle berrak ki kıyıya vuran dalgaların sesi bile yumuşak gelir. Öğleden sonra rüzgârı, denizle az ötesindeki spetses arasında gidip gelir... ada kendi kendine nefes alıyormuş gibi.
Bir pansiyon ev bulduk. Sahile çok yakın ama biraz yukarıda; akşamları aşağıdan gelen tabak çanak sesleri, uzaktan gelen motorların uğultusu duyuluyor. Adalarda Türkçe bilen pek olmaz, diye düşünürken kapıyı açan kadının ilk cümlesi:
Türk müsün? oldu.
Duymuş benim oğlanla konuşmamı.
Beşiktaşlıymış.
Doksan yaşında. Ama öyle böyle değil; gözleri pırıl pırıl, sesi tok. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince yüzü değişti.
“Dur,” dedi. “Size tavuk keseceğim.”
O tavuk dört saatte geldi.
Ama mesele yemek değil zaten. “Dışarıda bir şey yemeyin,” dedi arada, “sohbet edeceğiz.” Tavuğu yolarken başladı sorulara. Öyle genel şeyler değil… sokak sokak, yokuş yokuş.
“Şu köşe hâlâ duruyor mu?”
“Orada hâlâ gazoz fabrikası var mı?”
“Denize inen o dar sokak…”
Bir saat boyunca Beşiktaş’ı anlattım. Ama anlattıkça fark ettim; benim anlattığım yerle onun bildiği yer aynı değil. Arada kızı geldi; o da yaşlı, 65 civarı. Türkçeyi anlıyor ama kelimeleri tutamıyor, sanki dil elinden kayıyor.
Teyze anlatmaya başladı.
“Bizim zamanımızda İstanbul, Şişli’de biterdi,” dedi.
“Mecidiyeköy var mıydı?” dedim.
“Vardı da muhacir köyüydü,” dedi. “Ötesi yoktu ki… çamurdu, gidilmezdi.”
Bir an durdu.
Çiftlikler vardı… ama mamur yer değildi oralar
En son ne zaman Türkiye’ye geldiğini sordum.
1964, 20 Ocak,
Bir tarih değil, sanki bir kapı söyledi.
“6-7 Eylül’de gitmedik biz,” dedi sonra. “1960 Temmuz’da gittik.”
Mülkleri satmışlar. Babası vekâlet vermemiş, dava sürmüş. Yunanistan’a geldikten bir yıl sonra da babası ölmüş.
1964…
Benim doğmama daha yıllar var. Fatma Girik daha yeni sahnede. Cüneyt Arkın hâlâ doktor. Köprü yok, Levent yok… Onun İstanbul’u başka bir şehir.
Bir ara dedim ki:
“Babam gençliğinde Beşiktaş’ta kuru temizlemecide çalışmış.”
Nereden aklıma geldiyse…
Hiç düşünmeden sordu:
“Muzaffer mi, Pepo mu?”
“Pepo,” dedim.
“Amcamdı,” dedi. “Pepo dükkânın adıydı.”
“Babamı tanıyor musun?” dedim.
Adını söyledim.
Gülümsedi.
"Tamam..Faruk’tan sonra başlamıştı o…”
Artık neden gülümsediyse.
Kadın aşağı indi, kahve yaptı. Bizi çağırdı. Bir rafın önüne götürdü. Eski plaklar kasetler
Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Yesari Asım Arsoy…
“Bunları her gün dinlerim,” dedi.
“Kocam öldü. Bir daha evlenmek köylü işidir, bizde yoktur.”
İkiz kız kardeşi varmış, ama “muvazenesi biraz bozuk” dedi.
Kızı, damadı, torunlarıyla yaşıyor. Bir oğlu İngiltere’de, biri Girit’te.
Kahveyi uzattı. Yanında lokum.
Sonra hanımı gösterdi:
“Türk değil bu,” dedi. “Nereli?”
“Balkanlardan,” dedim.
“Türk niye almadın?” dedi. “Türkiye’de kız mı kalmadı?”
Gülümsedim.
“Böyle kısmet oldu.”
“E,” dedi, “güzeli bulunca iş değişir.”
Kocası İstanbul'dan Uzunoğlu ailesindenmiş.
Uzunoğlu derken Rum.
Biz biraz dinlenmek için odaya çıktık.
Bir müd. sonra gümbür gümbür çalındı.
Açtık
Tavuk hazır. Pilav, çorba, salata… Masa dolu
Sizi bir bugün tuttum ben yaşlıyım bulmuşken konuşturdum, yarın öbür gün sizi tutmam rahat olun siz dedi
8 gece 9 gün kaldık sanırım.
Vedalaşırken parasını ödedik.
Kapıda durdu. Bir an sessiz kaldı. Sonra dedi ki:
“Allah’a emanet olun… yine gelin bak.
Burada kim var ki konuşacak?”
O cümle içime oturdu.
Düşünün… Etrafında herkes senin milletin ve dininden ve aynı dili konuşuyor ama hiçbiri senin geçmişinden değil. Toprak cennet, deniz cennet… ama hatıralar başka yerde kalmış.
Poros’un o zakkum kokulu yokuşlarından inerken aklımda şu vardı.
Bazı insanlar, aslında bir ülkeyi değil, bir zamanı terk ediyor.
Keşke farklı olsaydı tarih.