Son zamanlarda yaşadığım ve kronikleşen bürokratik oligarşiyle karşılaşınca aklıma Dino
Buzzati’nin ilk romanı olan Tatar Çölü kitabı geldi.
Romanın kahramanı Genç Teğmen Giovanni Drogo, askerlik hayatına başlamak üzere
atandığı Bastiani Kalesi'ne gider. Bu kale, hayal ettiği gibi hareketli ve şanlı bir karargâh değil; ıssız,
unutulmuş, taşranın kıraç bir köşesinde, uçsuz bucaksız bir çöle bakan, soğuk ve kasvetli bir
karakoldur.
Drogo, ilk günlerden itibaren buradan ayrılmayı planlar. Ancak komutanları ve doktoru, onu
kalmanın daha doğru olacağına ikna eder. "Birkaç ay" derler, "sonra terfi alırsın, belki de daha iyi bir
yere gidersin." Drogo kalır.
Zaman geçtikçe Drogo, kalenin ve çölün büyüsüne kapılır. Askerler arasında yaygın bir efsane
vardır: Bir gün o çölün ötesinden korkunç Tatar ordusu gelecek ve kale, bu büyük savaşta tarihe
geçecektir. Drogo, tüm hayatını bu "asıl gün"e adar. Tatarların saldıracağı o görkemli anı beklerken,
gençliği, aşkları, ailesi ve hayalleri birer birer geride kalır.
Yıllar geçer. Drogo yarbay olur, sonra albay. Kale onun tüm dünyası olur. Ve nihayet, ömrünün
sonbaharında, uzaktaki çölde hareketlenme başlar. Tatarlar olduğu sanılan küçük bir grubun saldırısı
gerçekleşir. Ancak Drogo artık çok yaşlanmış ve hastadır. Komutanlıktan alınır, kaleden uzaklaştırılır
ve savaş başladığında o, yol kenarında bir handa ölümü beklemektedir.
Türkiye'deki bürokratik oligarşiyi çok iyi anlatan mükemmel bir romandır Tatar Çölü.
Giovanni Drogo'nun o ücra Bastiani Kalesi'ndeki bekleyişi, sadece bir askerin öyküsü değil;
bürokrasinin insanı nasıl esir alan, iradesini felç eden ve nihayetinde değişimi imkânsız kılan bir
sistem olduğunun metaforudur. Romandaki bastiani kalesi aslında bekleme kalesidir. Türkiye'deki
bürokratik oligarşi de "bekleme" üzerine inşa edilmiştir tıpkı Tatar Çölü'ndeki kalenin, ordunun ve
teğmenlerin tüm varlık amacının, geleceği belli olmayan, belki de hiç gelmeyecek bir "düşmanı"
beklemekten ibaret olması gibi.
Bürokrasinin kendi meşruiyetini ve varlığını sürdürmesinin yolu da bu sürekli "bekleme"
halini yaratmaktır. Vatandaş için her işlem, her başvuru, her dilekçe, bir "onay" ya da "olumlu yanıt"
bekleyişine dönüşür. Bu sistemde başarı, hızlı çözüm üretmekten çok, hata yapmamak ve prosedürleri
eksiksiz uygulamak olduğu için, en etkili savunma mekanizması "bugün git, yarın gel"e evrilen
süreçlerdir. Bu, Drogo'nun alışkanlıkların uyuşturucu etkisiyle kaleye hapsolmasına benzer; vatandaş
da bu "bekleme" labirentinde kaybolup gider.
Drogo tüm hayatını tatar saldırısının olacağı anı bekleyerek tüketmiştir. Oysa bu an hiç gelmez
ve Drogo hayatını bir yanılsamanın gölgesinde yaşar.
Bürokrasi, liyakat esasına göre seçilmemiş bürokratların milli iradeyi hiçe saymasıyla çamur
batağına saplanmış durumdadır. Bulunduğu mevkilere geliş yöntemleri gayri ahlaki olan bürokratların
ahlak bekçiliği yapmaları da toplumsal çürümenin değişik bir örneği olsa gerek. Nitelikli ve liyakat
sahibi insanların tercih edilmemesi, siyasi otoritenin bürokrasi üzerinde tek bir merkezden ve sadakat
esasına göre tahakküm kurmasını istemesindendir.
Tatar Çölü'nün sonu, Drogo'nun hayatının büyük bir bölümünü bekleyerek geçirdikten sonra,
savaş nihayet başladığında artık çok yaşlı ve hasta olduğunu fark etmesiyle hüzünle biter. Türkiye'deki
bürokratik oligarşi de bu yarım kalan hikâyeye benzer. Liyakatin ve hesap verebilirliğin yerini aldığı
iddia edilen sadakat ve prosedür takıntısı, devletin dinamizmini tüketir. Vatandaşın önüne çıkan
bürokratik engeller, çözüm bekleyen sorunları büyütmekten başka bir işe yaramaz. Tıpkı Drogo'nun
görünmeyen düşmanı beklerken hayatını kaçırması gibi, ülke de potansiyelini gerçekleştirme fırsatını,
bu görünmez ve hantal sistemin labirentlerinde kaybeder. Belki de asıl "Tatar" tehdidi, dışarıdan
gelecek düşman değil, içerideki bu felç edici bekleyiştir
29 Mayıs 1453! 🇹🇷
İstanbul’un Fethi, yalnızca bir şehrin alınışı değil, tarihe yön veren kutlu bir zaferdir.
Çağ açıp çağ kapatan büyük zaferin yıl dönümünde, Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve kahraman ecdadımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyoruz.
#Jandarma
Annelik, dünyanın en kutsal ve en fedakâr görevidir. Bir annenin sevgisi, sabrı ve emeği hiçbir şeyle ölçülemez.
Bu anlamlı günde, başta şehrimizin ve ülkemizin dört bir yanında evlatları için gece gündüz demeden çalışan, sevgi dolu yürekleriyle hayatımıza yön veren tüm annelerimizin Anneler Günü’nü en içten dileklerimle kutluyorum.
Sağlık, mutluluk ve huzur dolu nice yıllar diliyorum.