"Bizi orada asimilasyona terk ediyorlar. Nitekim olmamış mıyım? Şeriat diye ayaklanan bir dedenin, Kürt bir ailenin çocuğu Türkçülüğün lideri oluyor daha sonra..."
İbretamiz bir asimilasyon hikayesi...
FOTOĞRAFLARIN DİLİ OLSA!
31 MART 1991-3 HAZİRAN 1991 TARİHLİ BÜYÜK KÜRT GÖÇÜNÜN KISA HİKAYESİ
Arka plan:
1990'a gelindiğinde ABD dış politikası, bir dizi başarısızlıktan (1963-1973 arasındaki Vietnam Savaşı hezimeti, 1973 Petrol Krizi, 1979/1980’de 444 gün süren İran’daki elçilik kuşatması, 1983’de Lübnan’a yapılan müdahalede 250 askerin öldüğü bombalı saldırı gibi) dolayı adeta felç olmuştu.
1988’de yapılan bir araştırma Amerikan halkının gözünde başkanın itibarının geçmişe göre yarı yarıya düştüğü bir döneme işaret ediyordu.
İşte tam bu atmosferde, 2 Ağustos 1990 günü Irak, 13. Vilayeti olduğunu ileri sürerek Kuveyt’i işgal etti. Epeydir bölgeye müdahale fırsatı arayan ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri, 16-17 Ocak 1991’de Irak’ı bombalamaya başladılar. 28 Şubat 1991’de ABD liderliğinde İngiliz, Fransız uçak ve helikopterlerinden bir kuvvet oluşturuldu. (Tansu Çiller'in "Çekici Güç" dediği) meşhur "Çekiç Güç" adı verilen kuvvetler Türkiye’de Adana’da İncirlik ve Diyarbakır’da Pirinçlik üslerinde konuşlandı.
İsyan (Raperîn), bastırma ve göç
Bu ortamda Kürdistan Cephesi (Kürt partilerinin ittifakı) tarafından kısmen koordine edilen peşmerge güçleri, ordu firarileri ve yerel halkın birlikte hareket ettiği bir ayaklanma başlatıldı. Talepler Saddam rejiminin devrilmesi, Baas Partisi diktatörlüğünün son bulması), Kürdistan için uzun yıllardır talep edilen, 1970'lerdeki özerklik anlaşmalarına benzer bir statü, rejimin güvenlik ve istihbarat kurumlarının tasfiyesi, Peşmergenin güçlendirilmesi... Özetle "halkın kendi kendini yönetmesi" idi.
Çoğu kaynak ilk Kürt ayaklanmasının 5 Mart 1991 tarihinde Süleymaniye'nin kuzeybatısındaki küçük Ranya (Raniya) kasabasında başladığını belirtir. 6 Mart'ta ayaklanma Bazyan, Pişder ovaları ve çevresine yayıldı. Köy Sancak (Koy Sanjaq) gibi yerler de bu günlerde dahil oldu. 7 Mart'ta ayaklanma büyük bir Kürt şehri olan Süleymaniye'ye sıçradı. Burada öğrenciler ve halk sokaklara döküldü, rejimin güvenlik binalarına saldırıldı. 7-8 Mart'ta Süleymaniye büyük ölçüde Kürt güçlerinin kontrolüne geçti. 11 Mart'ta Erbil, Duhok, Zaho gibi diğer şehirler de ayaklanmaya katıldı. Kirkuk (Kerkük) ise 20 Mart civarında ele geçirildi.
Ayaklanma, Körfez Savaşı yenilgisinin yarattığı otorite boşluğundan ve George H.W. Bush'un rejim karşıtı çağrılarından da etkilenmişti, ancak koalisyon güçleri duruma müdahale etmedi. Bu elbette Saddam rejimini cesaretlendirdi. Saddam'ın ordularının Kürt yerleşimlerine karşı başlattığı saldırılar üzerine 31 Mart 1991'de Kürt bölgelerinden komşu ülkelere doğru büyük ölçekli bir göç hareketi başladı. Bu, 1988'deki Enfal Harekatları ve Halepçe Katliamı'ndan sonra yaşanan ilk Kürt göçünden çok daha büyük ölçekliydi.
Bazı tahminlere göre toplamda 1,5 milyona yakın Kürt mülteci durumuna düştü. Türkiye sınırına yığılan mültecilerin sayısı Nisan ayının başında hızla arttı. Öyle ki 5-6 Nisan 1991 başında BM gözlemcilerine göre 280.000 civarı Kürt Türkiye'ye geçmiş, 300.000'i de sınırda bekliyordu. Kürt Meselesi'ni çözmek için Türkiye adını "Anadolu Cumhuriyeti" olarak değiştirmeyi bile düşündüğü bilinen, 1988'de Başbakan, 1991'de Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal'ın çabalarıyla Türkiye mültecilere elinden geldiğince yardım etmeye çalıştı.
Fotoğrafçının şahitliği
Bu büyük göç sırasında LIFE dergisi adına aşağıdaki (ve daha nice) fotoğrafları çeken Derek Hudson şöyle anlatmıştı Kürtlerin trajedisini:
“Kürt nüfusu İran, Irak ve Suriye'ye yayılmış olup, hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar her zaman zulme maruz kalmışlardır. Birinci Körfez Savaşı’ndaki çatışmaların ardından müttefik güçler Irak'tan çekilirken, Kürtler de Saddam Hüseyin'in Cumhuriyet Muhafızları'nın zulmü altında Türkiye sınırındaki kuzey bölgelerinden kaçmak zorunda kaldılar.
Binlerce çaresiz mültecinin yaya olarak, eşeklerle veya açık kasalı kamyon ve traktörlere doluşarak kaçtığı bu göç ani ve kaotik bir hal aldı. Bir çoğu, hem kuzeyde hem de güneyde meydana gelen bir dizi olayda, kaçan sivillerin konvoylarını kasten tarayan Cumhuriyet Muhafızları helikopterleri tarafından vurularak öldürüldü. Zagros dağlarının tehlikeli buzlarla kaplı yamaçlarını yaya olarak, yolculuk için son derece yetersiz donanımla aşanlar, yaşlı ve genç fark etmeksizin günlerce yürüdükten sonra, Türk sınır muhafızlarının uluslararası yardımı beklerken onlara kısa ve öz bir tavır sergilediği, ıssız ve kimsenin sahip olmadığı bir bölgeye, Işıkveren yakınlarındaki bir bölgeye vardılar. Bu gururla kendi kendine yeten insanların olağanüstü becerikliliğine rağmen, sayısız insan kaçınılmaz olarak hayatını kaybetti.
Ben ise, Irak'ın Kuveyt'i işgalinden bu yana geçen altı ayın tamamını, Bush yönetiminin Tony Blair hükümetiyle işbirliği içinde düzenlediği Körfez Savaşı fiyaskosu tiyatrosunda, kimyasal savaş tehdidi hakkında temelsiz olduğu kanıtlanan yanlış bilgiler yayarak geçirdikten sonra İngiltere'ye dönmüştüm. LIFE dergisi için yaptığım bu görevden yorgun düşmüşken, enerjimi toparlayıp bölgeye geri dönme fikri, önce kendi haline bırakabileceğim bir hikâye gibi görünüyordu.
Meslektaşım Tom Stoddart ile yaptığımız görüşmede, birlikte çalışmaya ve denemeye karar verdik. Suudi Arabistan'da müttefik kuvvetlerin tatbikatlarını fotoğraflamaktan başka bir şey yapmadığımız altı aylık süreçten ve özellikle ilgi çekici çok az fotoğraf elde etmemizden duyduğum hayal kırıklığıyla, sonunda tarihi ve insani öneme sahip bir iş yapmaya motive oldum. Temsilcim Sygma Photos, Paris'in tüm çabalarına rağmen, bu fotoğraflar çok daha sonra, haber dışı bir bağlamda gün ışığına çıktı. Zulmün sonuçlarının belgeleri olarak zamanın sınavından geçtiler.”
Savaş sonrası durum
Körfez Savaşı'nı başlatan "Baba" Bush, 22 Kasım 1990 günü Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerine Şükran Günü dolayısıyla yaptığı bir konuşmada ABD’yi “insanlığın durmaksızın süren özgürlük mücadelesinin dışa vurumu” olarak tanımlamıştı.
Buradaki “özgürlük” sözcüğü, Amerikan retoriğinde bazen "serbest pazar ekonomisi", bazen "kendi kaderini tayin hakkı", bazen "toprak bütünlüğü", bazen "bir ülkenin bağımsızlığı", bazen de" bireyin özgürlüğü" yerine kullanılırdı. Ancak Bush’un kurtarmak üzere gittiği Kuveyt için düşündüğü özgürlüğün iktidardaki monarşiyi tekrar ayakları üstüne dikmekten başka bir şey olmadığı ortadaydı.
Doğal olarak Iraklı "iyi" Kürtler de bu özgürlük retoriğinden kendilerine de bir şey düşeceğini ummuşlardı. Halbuki savaşın sonunda ABD birleşik bir Irak’ın çıkarlarına daha uygun olacağını düşündü, Irak uçaklarının güneyde Şiileri, kuzeyde Kürtleri bombalamasına ses çıkarmadı.
Ancak dolaylı bir koruma kalkanı oluşturdu. 6-10 Nisan 1991'de 36. paralelin kuzeyi Operation Provide Comfort kapsamında fiilen "uçuşa yasaklı bölge" (no fly zone) ilan edildi. Mülteci Kürtlere yardım malzemeleri 7 Nisan 1991'de havadan atılmaya başladı ve yardımlar 17 Nisan'da yer operasyonlarıyla genişledi.
Mültecilerin büyük kısmı, Kuzey Irak'ta "güvenli bölge" oluşturulması ve uluslararası baskıyla Mayıs-Haziran 1991'de geri dönmeye başladı. Türkiye'deki son büyük kamp (Çukurca) 3 Haziran 1991'de kapandı.
Uçuşa yasaklı bölge ve Kürt kazanımları
Saddam güçlerinin Güney Irak'ta Şii Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere (özellikle bataklık bölgelerine) yönelik saldırıları üzerine 26 Ağustos 1991 günü bu sefer 32. paralelin güneyi Operation Southern Watch kapsamında "uçuşa yasaklı bölge" ilan edildi.
36. Paralel’in kuzeyi ile 32. Paralel’in güneyi arasındaki bu "kurtarılmış" bölgede Irak Kürtleri için yepyeni bir dönem başladı. O güne kadar sürekli birbiriyle çatışan KDP ve KYB 19 Mayıs 1992’de seçime gittiler. KDP’nin yüzde 45, KYP’nin yüzde 44 oy aldığı seçimlerden 105 üyeli bir Kürdistan Parlamentosu çıktı, ardından Kürdistan Hükümeti kuruldu. Yine de nihai barış ABD-Britanya koalisyonunun 2003’te Irak’a müdahalesinden (İkinci Körfez Savaşı/Irak Savaşı) sonra oldu.
O günden beri de "özerk" Kürtler ile merkezi Irak arasındaki ilişkiler görece sorunsuz yürüyor. Hatta o kadar sorunsuz ki AKP iktidarı yakın tarihe kadar ABD’yi Irak ve Suriye’de bağımsız bir Kürt devleti kurmakla suçluyordu. Rojava'nın Şam merkezli cihatçı HTŞ hükümetine teslim olmasında ABD'nin hayati rolü o kadar aşikar ki, artık Türkiye'nin bunu iddia etmesi zor. Şimdi hedef Irak anayasasına göre otonom bir yapı olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi (veya Kürdistan Bölgesi veya Irak Kürt Bölgesel Yönetimi)... Bakalım olaylar nasıl gelişecek.
PKK’nın siyasi uzantısı DEM’in eş başkanı bugün de hadsizliğini sürdürerek, Anayasa 66. maddesinin “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” değiştirilmesini istemiş.
Ve,”Türkiye'nin bütün renklerine uygun bir yurttaşlık tanımı olmalı. Hepimiz Türkiyeliyiz ama içinde Kürt de var, Türk de var, Arap da var, Alevi de var, farklı inançtan ve kimlikten halklar da var. Buna uygun bir tanımlama olmalı.” demiş…
Bu madde ve bu tanım bizi millet yapan ve Devletimizin bekasının, ülkemizin bütünlüğünün, milletimizin birliğinin teminatıdır. Değiştirilemez ve hatta konusu bile yapılamaz.
Devletimizin adı: 🇹🇷Türkiye Cumhuriyeti
Milletimizin adı da: 🇹🇷Türk Milleti’dir.
Kabul eden kalır, etmeyen de gider.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu 1991 doğumlu, Akşehirli orta sınıf anne/babanın tek çocuğu. Ege/Tarih 4. Sınıf öğrencisi. Ülkü Ocakları Ege Üniversitesi Sorumlusu.
📌Öldü.
Nurullah Semo 1993 doğumlu, Vanlı, yoksul köylü bir ailenin 14 çocuğundan biri. Ege/Sosyoloji 4. Sınıf öğrencisi. Yurtsever/Devrimci.
📌Ağırlaştırılmış müebbet aldı.
Tam tersi de olabilirdi. Nurullah ölebilir, Fırat cezaevine girebilirdi.
İki son sınıf öğrencisi gencin hayatını mahveden sosyolojiyi yaratan siyaset kurumu bu trajedinin neresinde?
Bu çocukları barıştıramayan siyasetçiler bugün hâlâ barış için ayak diriyorlarsa… Yeni Fıratlar ve Nurullahlar olsun diye mi?
Onları barıştıramadınız, bari yenilerini birbirine düşman etmeyin.
@iiaydinn55 Bu ülkenin eğitimdeki kalitesine iyi bir örnek..soytarıların bile isminin başına prof.dr. ünvanlarını alabildikleri bir eğitim sistemiyle nasıl bir gelecek inşa edilir.
Kürtlersiz Suriye olmaz.
Türkmensiz Suriye olmaz.
Nusayrisiz Dürzisiz Suriye olmaz.
Suriye herkesin Suriye’sine dönüşmediği sürece birlik olmaz.
Zorla birlik sağlanmaz.
Birlik gönüllülük ve rıza temelinde olur.
Adalet ve eşitlik temelinde olur.
Bütün bunları teminat altına alan bir anayasayla ve bu anayasa doğrultusunda oluşturulacak demokratik ve çoğulcu bir siyasi-idari sistemle olur.
@tanjuozcanchp Peki yarın Amed spor taraftarı senin annen için aynı sloganları atarsa biz ne diyelim..ama sende biliyorsun Amed spor taraftarlarının böyle bir ahlaksızlık yapmayacağını ondan bu cesaretin..