10 kişi oynayan Paraguay’ı da yenemiyorsanız gidin yatın…
Uyanınca şampuan reklamında oynar, youtube çekersiniz.
Yazıklar olsun..
Bir ülkenin moral değerleriyle böyle oynamaya kimsenin hakkı yok.
Turnuvaya katılan her takım sahaya yüreğini koyuyor. Maalesef biz bunu hiç yapamadık.
@EmreKar54266840@whisperhaber Alanya'da Erkekler daha fazlasını...
Eğlence, müzik, dans, canlı yayın, canlı performans gösterisi, kayıtlar, gizli çekimler, tekne turları... Her görülen turist...
Siyasetin gündemi olan seçimle ilgili iki kritik şey var:
1) Varsayalım ki seçimde AKP %36 ve CHP %40 oy alabilir. CHP, Mutlak Butlan sonrası yeni kurulan İstiklal Partisi ile bölündüğünde yaşlı seçmen zihinsel çelişki yaşayarak CHP logosuna mührü basacak. Bu şekilde 5 puanlık kayıp yaşanır. Sonuç olarak CHP %40 yerine %35 oy alır ve AKP de %36 aldığında Kılıçdaroğlu görevini başarıyla yerine getirmiş olur.
2) Siyasetin gündemi partilerin savaşı, siyasetçilerin kişisel menfaatleri ve parti içinde ya da dışında hesaplaşmalarıyla gelişiyor. Oysa iktidar ve muhalefetin pozitif çatışması yalnızca milletin menfaatine olmalıdır. Bunun için de gerçek anlamda proje yönetimi uygulanmalıdır.
Proje yönetimi nedir ve nasıl çalışır?
Ülkenin tüm sorunları, ihtiyaçları ve hedefleri beyin fırtınası yöntemiyle teknokratlar tarafından tartışılır ve bulgular kamuya açık olarak halkın görüşüne sunulur ve anketle belirlenir. 100 yıllık planlar yapılır. Bu planlarda hedefler, kaynaklar, strateji, plan, program, takvim, denetim veya raporlama söz konusudur. Bu planların içinde mevcut durum, ideal yapı ve 100 yıl içerisindeki değişimin dinamik yapısının da öngörüldüğü sistematik bir ilerleme söz konusudur. Buna göre tarım, teknoloji, sanayi, eğitim, milli güvenlik, uzay, ekonomi, sağlık, deprem, barınma, nüfus vb. tüm konular birbiriyle bağlantılı şekilde çalışan bir sistem geliştirilir. Sonuç olarak böyle bir yapının siyasi parti ideolojisi ya da kişisel hesaplaşmalar gibi herhangi bir şekilde kimsenin keyfine bırakılmadığı bilinir. Seçimi kazanarak göreve gelen devlet görevlileri sadece halka hizmetle geçici görevlendirilen kişiler olarak programı uygular! Çünkü kimse ortak akıldan üstün değildir.
Türkiye'nin yaşadığı en büyük sorun yukarıda izah ettiğim yönetim yaklaşımının devlet, şirketler veya toplum için uygulanmamasıdır. Bunun öğrenilmesi, talep edilmesi ya da uygulanması önünde çıkarılan engeller arasında ekonomik krizler, futbol, magazin, bayram tatilleri veya sahte gündemlerle hedef saptırma sıralanabilir. Bir ülke bu şekilde günden güne eriyor.
Diyebilirsiniz ki "hocam, ülkede iktidar ya da şirketler tarafından hiç mi iyi bir şey yapılmıyor?" ve ben de şöyle yanıtlarım:
Türkiye'de Aselsan gibi harikulade başarılı şirketler var. Hükümetin başarılı olduğu işler de var. Ancak yönetim bilimleri yaklaşımıyla değerlendirdiğimde "bilgi asimetrisi" dediğimiz şey öne çıkar. Devletin ya da şirketlerin ortaya koyduğu performans yani etkinlik ve verimlilik incelendikten sonra yabancı ülkelerin hükümetleri, uluslararası örgütler veya küresel şirketlerin faaliyetleri incelendiğinde korkunç bir fark görüyoruz. Bu da eleştiri konusu oluyor.
Bunu anlamanız için tek bir örnek vereceğim: Hollanda'nın yüzölçümü Konya kadar ama dünyanın en büyük üçüncü tarım ekonomisine sahiptir. Bu malumatı sosyal medyada çok gördünüz. Ancak yüzölçümü ile kıyaslamak sizi kasten yanılmak amaçlıdır. Çünkü Hollanda bu başarısını kendi topraklarında üretim yaparak değil, uluslararası ticaret üzerinden sağlar. Peki Türkiye cennet bir vatan, yetişmiş işgücü ve her türlü imkanı olmasına karşın bir kilo ihracatına karşın ancak iki kilo domates alabiliyorsa burada korkunç sorunlar var demektir. Bu sorunlar ise kesinlikle yüz milyar dolar kaynağa ihtiyacımız olduğuyla ilgili değil, sıfır maliyetli yönetim bilimleri ihtiyacına işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle idarede görevli olanların korkunç bir bilim, deneyim, liyakat ve etik sorunu olduğunu gösterir.
Danışman isimli kitabımda bunların 20. yüzyıl başında ABD, İngiltere, Almanya, Fransa vs. ülkelerde nasıl sıfır maliyetle uygulanarak bugün dünyanın en güçlü ülkeleri olduklarını ve onların yolunu izleyerek Çin, Hindistan, Tayvan ve hatta Bangladeş, Vietnam gibi ülkelerin nasıl yarıştıklarını anlayabilirsiniz.
Son olarak şu önemli bilgiyi de eklemek istiyorum: Dünyada servet transferi ve yoksullaşma ciddi bir dalga olarak geliyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde on binlerce kişi yeni dolar milyarderi olacak ama bu serveti çaldıkları yüzlerce milyon kişinin sorunu yalnız onların şahsını değil, tüm dünyayı etkileyen büyük bir sorun olacak. Türkiye ise gelişmiş ülkelerin parlamentolarında bilim insanlarının ciddi araştırmalarına dayanan bunun gibi sürdürülebilirlik bilimi tartışmalarından bihaber şekilde içsel hesaplaşmalar ve kısır tartışmalar yürütüyor.
NASIL KURTULURUZ?
Çok çocuklu, güçlü ve dayanışmacı aile idealini yeniden yüceltmeliyiz.
Servetin yalnızca servet doğurduğu; faizin, mülk istifinin ve para yığmanın toplumsal adaleti boğduğu bir düzeni sorgulamalıyız.
Mevcut hakları gasp etmeden; büyük servetlerin, vakıf ahlakıyla millete, eğitime, bilime, yetime, yoksula ve vatana hizmet eder hâle gelmesini sağlamalıyız.
Türk’ün örfü, töresi, ahlakı ve devlet terbiyesi; vatandaşlık bilincinin temel dersi olmalıdır.
Dini değerleri istismar ederek toplumu aldatan, milleti parçalayan, inancı menfaate çeviren kim olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir. Yabancı ise hukuk içinde sınır dışı edilmeli; vatandaş ise en ağır meşru yaptırımla karşılaşmalıdır.
Yolsuzluğa, rüşvete, kayırmacılığa, kamu malını talana ve millete tepeden bakan her zümreye sıfır tolerans göstermeliyiz.
Bu vatan yalnızca sınırlarıyla değil; ailesiyle, diliyle, ahlakıyla, emeğiyle, hafızasıyla ve istikbaliyle korunur.
Türemeliyiz.
Titremeliyiz.
Demiri tavında dövmeliyiz.
Dilde birlik.
İşte birlik.
Mefkûrede birlik.
Millet için, devlet için, gelecek için.
@ICanAdvisory Can hocam. Denizin içinde olmayanlar ise çeşme isimli olanlar. Deniz içinde değilse de su içindeler. Söğütlü çeşme, Ayrılık çeşmesi, Kazlı çeşme...
Bakanlık, “orta gelirliye” 18 bin TL taksitle konut satacağını açıkladı.
Açlık sınırı 35 bin TL, çalışanların yarısının aldığı asgari ücret 28 bin TL, İstanbul’da ortalama kira ise 36-40 bin TL.
Rakamlar böyleyken, ortada ciddi bir konut politikası ve gelir çarpıklığı var.
Türkiye gerçekten çok ilginç bir ülkedir.
Ülkenin ekonomik felakete sürüklenmesinden en az siyasetçi ve diğer idari görevliler kadar sorumlu olan +65 yaş iş adamları, tekstil, inşaat, sanayi vb sektörel zirvelerde boş boş konuşuyor. Bunun üstüne bir de ödül ve tebrik alıyorlar.
Konuşmaların özüne bakarsanız; Dolar artsın, kurumlar vergisi alınmasın, asgari ücret düşük kalsın, ihracat teşvikleri artsın, yeşil pasaport ve çakarlı araç yetkisi yedi sülalemize verilsin…
Bu taleplerin içinde asıl para kazanmayı ve kalkınmayı sağlayan finans, yönetim ve sürdürülebilirlik bilimleri ya da hukuk ve etik asla yok! Zaten kamu yararı da yok! Rab bana, hep bana anlayışı var.
Bir ülkenin başına bundan daha büyük bir felaket gelemez. Zaten bu nedenle savaş olan ülkelerden bile kötü bir ekonomik ve toplumsal sorunlar yumağı ile milletin ömrü çalındı.
Reklamda 4 kız eve pizza söylüyor ve ödemeyi telefonu QR kod okutarak yapıyor. Buna “yeni nesil bankacılık” diyorlar.
Bunlara maruz bazı gençler, üniversitede Fintech ~ AI dersimin final sınavı yerine girişimcilik projesi istediğimde reklamdaki aynı fikri “proje” diye yapay zeka sunumuyla paylaşıyorlar.
Böyle bir fikir için sermaye, hukuk, algoritma, model vs sorduğumda “fatal error” yaşanıyor. Bazı öğrenciler proje kapsamında 4 kişi ortak şirket kuruyor ve kendilerine yazdıkları maaşın 10 bin TL olduğunu tespit ediyorum: Bu akıl ve mantıkla bağdaşıyor mu? diye soruyorum ama gülüyorlar.
İşletme biliminin muhasebe, denetim, finans, pazarlama, üretim, insan kaynakları, hukuk, bilişim, lojistik, kalite, yönetim, strateji vs dalları ülkemizde çok hafife alınıyor. Öyle ki, kamu veya özel sektör ya da patron, yönetici, çalışan veya öğrenci fark etmeksizin “uygulamalı bilimler” hak ettiği itibarı göremediği için bu ülke varlık içinde yokluk çekiyor. Bütün sorunların kaynağında bu var.
Tyson,
İslâm’a giriş sebebini anlatıyor (etkileyici ve anlamlı):
"Eğer hapse girmeden önce bana İslâm'dan bahsetselerdi, ona ikna olmam imkânsız olurdu; çünkü hayatım gürültülüydü, zevkler, kadınlar, içkiler ve hazlarla doluydu... Hapse girdiğimde gururum kırıldı, içim arınmaya başladı ve yalnızlık ile ıssızlığı hissetmeye başladım; beni bundan kurtaran tek şey İslâm oldu...
Her farzı farzıyla kılmaya başladım ve her farzı kıldığımda ıssızlığın gittiğini hissediyordum...
Bazen kendime diyorum ki hapishane bir azap ve ceza, ama İslâm'a girmek karşısında çok küçük bir bedel... Ve eğer bana hapishane ile İslâm'ı ya da eskisi gibi İslâm'sız lüks içinde yaşamayı seçmek arasında bir tercih yapsalardı, hapishaneyi seçerdim...
Amerikalılara çok önemli bir şey söylemek istiyorum... Müslüman olmak, melek olduğum anlamına gelmiyor; ama bu beni daha iyi bir insan yapacak, çünkü kendimi kötülüklerden uzak tutmak için nefsiyle cihad ediyorum; eğer bir günah işlersem, bu İslâm'ın eksikliğinden değil, benim zayıflığımdan dolayıdır; İslâm ise eksikleri tamamlamak için gelmiştir..."