Haksız yere ceza alan pediatri uzmanı meslektaşımız, şimdi de tek evini kaybetmemek için mücadele ediyor.
Tartışmalı bilirkişi raporları ve adaletsiz kararlarla bir hekimin sadece mesleği değil, evi, ruh sağlığı ve geleceği de elinden alınmak isteniyor.
Bugün bir meslektaşımızın yaşadığı bu tablo, yarın tüm hekimler için ağır bir emsal olabilir.
Toplumsal şiddetin giderek artan ve yaygınlaşan bir olgu haline geldiği bir dönemde, bu süreci tersine çevirmek yalnızca bireysel müdahalelerle mümkün değildir.
Şiddetin önlenmesi; şiddeti meşrulaştıran ya da yücelten tutumlardan açık biçimde uzak durulması, toplumsal eşitsizliklerin azaltılmasına yönelik yapısal adımların atılması ve sosyal düzeni belirleyen kuralların yeniden, tutarlı ve işlevsel bir biçimde inşa edilmesi ile mümkündür
Özgüven; sınırla, sorumlulukla ve saygıyla birlikte anlamlıdır.
Sınırın olmadığı yerde özgüven değil, kontrolsüzlük büyür.
Şiddeti sadece sonuçta değil, kaynağında konuşmak zorundayız.
Şiddet bulaşıcıdır. Görülür, öğrenilir, tekrar edilir. Özellikle de yüceltildiğinde. Bugün geldiğimiz noktada şiddet artık sadece bireysel bir sorun değil, açık bir toplumsal mesele. Dilimizde, ekranlarda, gündelik hayatın içinde normalleştikçe, bir sonrakine zemin hazırlıyor.
Bir de kendimize dönüp sormamız gerekiyor:
“Çocuğum özgüvenli olsun” derken, sınır koymayı ihmal mi ettik?
Kural tanımayan, otoriteyi reddeden, öğretmene saygıyı gereksiz gören bir kuşak mı yetiştiriyoruz?
Kime üzüleceğimizi şaşırdık.
Her gün bir başka şiddet haberiyle uyanıyoruz. Eğitimde, sağlıkta, sokakta.
Şiddet artık münferit bir olay değil; bir salgın haline geldi.
Şiddeti meşrulaştıran dili, öfkeyi besleyen kültürü ve cezasızlık algısını birlikte sorgulamak zorundayız.
Adli Tıp'ta dosyaları ilgili, ilgisiz birbirinden çok farklı branşlardan hekimlerin değerlendirmesi uygulaması Modern tıbbın gereklerine uymamaktadır. Bundan yıllar önce bir cerrah cerrahinin her dalında (çocuk cerrahi de dahil), dahiliye dahili branşların her dalında fikir beyan edebiliyordu. Ancak artık Modern Tıp neredeyse her dalında branşlaşmıştır. Dolayısıyla bu durumun tıbbi hukuka da yansıması gerekir. İhtisas daireleri hep aynı kişilerden oluşmamalı. Dava konusu dosya Adli Tıp uzmanlarıyla birlikte ilgili branşın/branşların hekimleri tarafından değerlendirilmelidir. Bazen aynı konuda bile farklı tıbbi yaklaşımlar olabiliyor.
(2016 öncesi Adli Tıp'ta benim davada Ortopedi hocası Prof. Dr. "Ben ROP diye bir hastalık bilmiyorum. Çocuk dr bana imzala dedi imzaladım. Herkes kendine yakın olan branşların dosyasını alıyor, biz de ona göre imzalıyoruz, başka türlü dosyalar yetişmez" demişti. Milyonluk tazminatların konuşulduğu bir dava sürecinde böyle saçmalık olabilir mi?
Bunları neden yazıyorum? Hekim tabii ki her yaptığı tıbbi işlemin/değerlendirmenin hesabını vermeli. Bunun tartışması olmaz. Ancak modern Tıbbı standart hukukun mantığıyla değerlendirmek hekimi inisiyatif/risk almaktan çekinir hale getiriyor. Mevcut hukuk tıbbı tedavinin başarısız ya da başarılı olması ikilemine indiriyor. Hekimi mevcut koşullarda yaptığı tıbbi değerlendirmesinden dolayı "potansiyel suçlu" olarak değerlendiriyor. Dava süreci hekimi psikolojik, sosyal ve mesleki olarak yıpratıyor. Bu durumun hekime ve hastalara faydası yok.
Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğrencilerimiz Sevgili Duru ve Teoman'ın hazırladığı, şizofrenide farkındalık temalı bu değerli belgesele Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz Hastanesi olarak katkı sunmaktan memnuniyet duyduk.
İzlemek için
👇
https://t.co/H4Stt9cUfp
📱 Aşklar artık sosyal medya videoları kadar kısa…
🏥 Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Ali Erdoğan’a göre, dijitalleşmeyle birlikte “aşk” ve “sevgi” hızla tüketilen bir araca dönüşüyor.
💔 Aşk artık bir bağ değil, bir tüketim malzemesi.
🔍 İlişkilerde derinlik azaldıkça yalnızlık artıyor.
🌙 Ve bu yalnızlık, depresyon gibi ruhsal sorunları beraberinde getiriyor.
Esrar (kenevir vb.) zehirdir. Son günlerde medyada yer alan bazı yanlış bilgiler çok tehlikeli boyuttadır. Bu yanlış bilgilerle maddelerin romantize edilmesi gençlerimize yapılan bir kötülüktür.
Esrar ciddi bir halk sağlığı sorunudur ve ciddi psikiyatrik hastalıklara sebep olur.
🎲 Sanal kumar oyunları çocukları hedef alıyor
Dijitalleşmeyle kumara erişimin kolaylaşması, bağımlılığın 12–13 yaşlara kadar inmesine yol açıyor. Uzmanlar, aileleri "yakın takip ve erken tedbir" konusunda uyarıyor
▪️ Sanal kumar, cep telefonu ve bilgisayarlarla her ortamdan erişilebilir hale geldi
▪️ 12–13 yaş grubunda dahi sanal kumar davranışı görülüyor
▪️ Ekranlar ve dijital ödeme sistemleri kumarı “normalleştiriyor”
▪️ Belirtiler: Kontrolsüz para harcama, öfke, aileden uzaklaşma, depresyon
▪️ Kaybettiğini geri alma isteği bağımlılığı derinleştiriyor
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ali Erdoğan ⤵️
❝Kumar bağımlılığında tedavi başarımız oldukça yüksek. O yüzden kişiler tedaviye başvurmaktan kesinlikle çekinmesin❞
https://t.co/XXku2vxBml
Hekimlere yönelik açılan Malpraktis davalarının temel amacı ilk derece mahkemede tazminat kararı çıkmasıdır.
Hekimin itiraz sürecini başlatması hacizi durdurmaz. Bölge İdare ve Yargıtay süreci ortalama 3-4 yıldır.
Borçlar kanunu devreye girer. Hekimin üzerinde ne kadar maddi varlığı varsa haczedilir.
Adli Tıp Bilirkişiden gelen "şu tetkik yapılsa iyi olurdu" "şu tedavi yöntemi düşünülebilirdi" gibi ifadeler bile hekim aleyhine değerlendirilir.
Sonrasında;
Hekim sadece mesleki değil ağır bir maddi ve psikolojik travma yaşar. Üstelik hasta bakmaya, mesleğini icra etmeye devam etmek yani aynı riski tekrar tekrar almak zorundadır.
Malpraktis yargılamaları hekimi mesleki ve sosyal açıdan ölü haline getirecek bir süreç haline gelmemelidir.
Hekimlik pratiğine çok farklı yönlerden ciddi zararlar veren, hekimleri çekinik tıp yaklaşımına zorlayarak halk sağlığını da tehdit eden "HİZMET İLİŞKİLİ ZARAR" (MALPRAKTİS) meselesine acilen bir çözüm bulunmalı. Kaybeden sadece hekimler değil halk sağlığı olacak @ttborgtr
En üzüldüğüm nokta; hekim - hasta ilişkisi artık karşılıklı güvene dayalı insani bir ilişki olmaktan çıkıp hukuki yorumların soğuk klişeleri ile tanımlanan, güvensizlik üzerine kurulu potansiyel davalı/davacı ilişkisine döndü maalesef.
Diyarbakır'da bebekleri Down sendromlu doğan aile, kadın hastalıkları ve doğum uzmanına dava açtı. Doktor yaklaşık 78 milyon lira tazminat ödemeye mahkum edildi. Aile tarama testleri konusunda yeteri kadar bilgilendirilmediğini iddia etti. Doktor ise tarama testlerini ailenin kabul etmediğini öne sürdü, mahkemeye epikriz raporlarını sundu. Karara itiraz edildi ancak doktor icralık durumda... Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Mete İtil: "Sözlü onam bile yeterli. Bunun sömürü alanı olmaktan çıkarılması, hekim ve hasta güvenliğinin sağlanması için düzenleme yapılmasını istiyoruz."
Amerika’da Down sendromlu doğum sonrası açılan davalarda
milyonlarca dolarlık tazminatlar görülüyor.
Ama kritik fark şu:
Bu tazminatlar,
günde max 8-10 gebe bakan bir jinekologun geliri, yapılan işlem ve verilen hizmetle orantılı.
Sigorta sistemi var.
Üst sınırlar belli.
Risk bireye değil sisteme paylaştırılmış
Bizde ise tablo bambaşka.
Acil serviste 2–3 dakikada,
poliklinikte 4–5 dakikada baktığınız bir hastada atladığınız bir ayrıntı ya da eksik kalan bir onam…
Sonuçta verilen tazminatlar öyle ki;
hekim kendi ömrü boyunca,
hatta ailesi de ömür boyu çalışsa
ödeyemez.
Bu adalet değil.
Bu caydırıcıl��k hiç değil.
Sormak gerekiyor:
Amaç gerçekten hataları azaltmak mı,
yoksa hekimin çalışma koşullarını görmezden gelip
mesleğini ve hayatını sürdürülemez hâle getirmek mi?