🔴 İBB Davası’nda savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker:
📌 Polis 'Altımı indirip çamaşırımı da indirmemi söyledi. "Cinsel organını aç, arkanı dön ve eğil'' dendi bana.
📌İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum!
https://t.co/bitsGUgC2l
ATEŞİ DÜŞÜREMEYEN DOKTOR DERECEYİ KIRARMIŞ
TÜİK Başkanı Erhan Çetinkaya görevinden alındı.
Yerine Gelir İdaresi'nden Mehmet Arabacı atandı.
Eski başkana "enflasyonu eksik açıklıyorsun" dediğim için beni mahkemeye vermişti. Ancak kendisi, Nisan enflasyonunu yüksek açıkladı diye koltuğundan oldu.
TÜİK: Türkiye'yi Üzmeyen İstatistik Kurumu ne de olsa...
#TÜİK #enflasyon #kamuflasyon @serefoguz
@rblgokdemir "Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni, yatma tilki gölgesinde ko yesin aslan seni.." şiirini okuyan İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, onurlu yaşamayı ve kimseye (ABD) minnet etmemeyi tercih etti sanki!! Oysa bir Alman çok farklı düşünür, bunu gösterdi de..
@rblgokdemir Sonuç cümlesini okuduktan sonra, "Son Samuray" filmi geldi hatırıma. Orada da geleneksel samuray onuru ve Bushido kodunun, Batı tarzı modernleşme ve sanayileşme karşısında kaçınılmaz yok oluşu senarize edilmişti. Dış dünyada şehirler kurmak belki işin kolay tarafı..
@rblgokdemir "Türkiye güvenliğini tahkim ederek mi bütünleşecek, yoksa hukuk ve refahı derinleştirerek mi?!" Her ne kadar jeopolitik ilkine yolları açık hale getiriyorsa da milletin ve devletin geleceği için asıl gerekli olan hukuk ve refahta derinleşmektir. Doğrusu bu..
@rblgokdemir Seküler dogma, ayna önündeki put: Kendi aklına tapmak, sorgusuz körlük doğurur. Astronomi gibi gökleri fethetmek basit; psikoloji gibi iç mağarayı aydınlatmak ise dehşet verici. Tehlike burada: Herkes kendi "ışık"ını tanrılaştırırken, gerçek özgürlük ise karanlıkta kayboluyor..
Onlarca yıldır, yolsuzluk, usulsüzlük ve hukuksuzluk iç incelemeleri yürütürüm. Bildiğim bir şey varsa, o da Epstein dosyasının en berbat tarafının o dosya içindeki cehennemin ta kendisi olmadığıdır.
Kurulması olağanüstü uzun süre ve ilişki zinciri gerektirecek böylesi bir ağın zerre sızıntı ve ihbar olmaksızın bu kadar gelişkin bir noktaya kadar ilerleyebilmesi, bu cehennemin binlerce insan tarafından mükemmelen hazmedilebildiğini ve korunabildiğini gösterir.
Konu, Epstein'i var edenler konusu. Konu, gücün ve güçlünün canı ne isterse onu alabilmesi konusu.
Epstein, bir seri katilden veya canavarca hislerle insanlara kötülük yapan bir ruh hastasından çok daha farklı bir konu. Bir tek kişinin nasıl olup da bu noktaya gelmiş olabileceğini tartışmıyoruz. Nazi Almanyası konuşurken nasıl yüz binlerce insanın birden böylesine sapkın bir yola girebildiğini tartışıyorsak, Epstein dosyası yönünden de binlerce insanın nasıl olup da bu korkunç düzeni kurup koruyup yürütebildiklerini tartışmak zorundayız.
Dünya düzeninde paraya ve güce dizgin vuran hiçbir yapı olmamasının bu gösterişli örneğini, bizlere yabancı bir Epstein meselesi olarak değil, bir gücün suistimali zirvesi olarak masaya yatırmak durumundayız.
Sessiz kalanın, göz yumanın, izin verenin, yataklık edenin, esas fail olduğu esasına göre hareket edilmedikce ve korkaklar ile yardakçılar asil ile denk seviyede sorumlu tutulmadıkça, bu konuların içinden çıkmaya da Epstein'lerin sonunu getirmeye de imkan yoktur.
Senelerdir bu kadar içimi acıtan bir öğrenci yorumu duymamıştım. Yerden göğe kadar haklıdır. Buyrun:
Geçen Cuma Londra'daki Imperial College'da İngiltere'nin dört bir tarafından benimle sohbet etmek için gelen Türk öğrencilerle buluştum. Dertleştik. UCL'deki hocalık tecrübeme ve zamanında ABD'de ve Ingiltere'de kendim öğrenci olarak edindiğim tecrübelere dayanarak onlara akademik olarak yol göstermeye ve öğrenci hayatından maksimum fayda elde etmelerini hedeflemeye çalıştım. Gelen yorumlardan biri, içimi bu kadar acıtanı, şuydu:
"Ben en çok hiç tanımadığım insanların göz teması durumunda bana gönül dolusu gülümsemelerine karşılık vermekte zorlandım", dedi bir öğrenci. "Ilk aylarda hep arkamdaki başka birisine gülümseniyor zannedip dönüp arkama baktım, tanımadığım alakasız insanın spor salonunda veya yemekhanede yahut asansörde göz göze geldiğimiz zaman bana gözlerinin içi gülerek tebessüm ederek başıyla selam vermesine anlam veremedim. Sonra yanlış anlamlar verdiğim ve mahcup olduğum da oldu. Alışıp da temiz tebessüme temiz tebessümle karşılık verebilene kadar aylar geçti."
Bunu diyen 20'li yaşlarının ortasına gelmemiş tertemiz bir Türk genci. Bu durumu yaşaması da son derece normal. Kendi yaşıtı gençlerin dünyanın başka yerlerindeki rahatlığını, pozitif bakışını, rahat tebessümünü, temiz ve plansız gönül açıklığını, biz Türkiye'de ona veremedik; yaşatamadık.
Bizim gencimiz gardını yukarıda tutmayı, yanlış anlaşılmamayı, eleştirilmemeyi, risk almamayı, dışa pek sinyal vermemeyi öğrenerek bu yaşına geldi. Şimdi başka başka diyarlardaki sakin tebessümler deryasında sudan çıkmış balığa dönmesi doğaldır; hazindir.
Eine kleine Wohnung in Hamburg:
Kaufpreis: 450.000 €
Finanzierung: 100 % Kredit
Zinssatz: 3,74 % p. a.
Laufzeit: 35 Jahre
Zunächst zahle ich 22.500€ Grunderwerbsteuer.
Für Notar & Grundbucheintrag nochmal 9.000€.
Über die 35 Jahre zahle ich (sofern sie binnen der Zeit nicht noch 5 mal erhöht wird) 36.700€ Grundsteuer.
Die Zinsen betragen 360.600€.
Gesamtlast: 878.800€
Fast 430.000€ also nahezu der gesamte Kaufpreis nochmal reine Nebenkosten.
Instandhaltung etc. Jetzt mal außen vorgelassen.
Um die Summe bezahlen zu können, muss ich aufgrund von Steuern & Sozialabgaben knapp 1.800.000€ verdient haben.
1.800.000€ um eine 450.000€ Wohnung zu finanzieren.
Lisedeyken bir edebiyat öğretmenimiz vardı: "Benim sözüm güdümlü mermi gibidir, gider adresini bulur.."
FED Başkanının bu açıklamasına, Türkiye'deki muhatabı da, adresi de çok net. Umarım az ders alınır!!
Avukat Baver Karakuş, Silivri'de aracının anahtarlarını alıp giden ve geri getirmeye tenezzül etmeyen Ruşen Çakır ile arasında geçen olayı sosyal medya hesabından paylaştı:
Marmara Kapalı Ceza infaz Kurumu 9 No’lu (Silivri) Cezaevinde Mercedes arabamın anahtarı çalındı. 3 saat boyunca eksi derecede soğukta nasıl mahsur kaldım oynat bakalım misali okuyun bakalım.
Çarşamba günü Marmara Ceza İnfaz Kurumu 9 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevindeydim. En son X-Ray noktasında görevli memur; “Araç anahtarı içeri alınmaz.” dedi. Normalde de X-ray üstüne koyuyoruz. İçeri geçiyoruz.
Aracımın anahtarını X-Ray cihazının üstüne koydum, müvekkillerimle görüşmelerimi yapmaya gittim.
Saat 17.00’de çıktım. Anahtarımı almak için döndüm. Ve anahtarım yok. Bildiğin anahtarım yok. Şoktayım.
Her yer arandı. Dip köşe, alt-üst, sağ-sol. Ve asla anahtarım yok. Mesai bitmiş. Dışarısı buz. Montum arabada. Sonunda rica minnet yalvar yakar kameralara bakıldı.
Kamera kayıtlarında şu net biçimde görülüyor.
Ben çıktıktan sonra, İsmail Saymaz diye birinin yanında Ruşen Çakır denilen şahıs X-Ray’in üzerinden benim anahtarımı alıp gidiyor.
Çantam arabada, telefonlarım arabada, param, kartlarım her şeyim arabada. Silivri buz gibi, bildiğin ellerim buz falan. İki küçük çocuğum var (1 ve 3 yaşında)
Tam bu sırada “başkanım, vekilim” sesleriyle bir grup çıkıyor. Dedim aha vallahi bunlar da CHP’li. Kesin birbirlerini tanıyorlardır. Seslendim.
“Pardon beyefendi bakar mısınız dedim?” “Buyrun” dedi.
“Ruşen Çakır denilen bir şahıs varmış. Tanıyor musunuz?” dedim.
Neden dedi, başladım durumumu anlatmaya, herhalde bilmeden aldı. Kendi aracının anahtarıyla karıştırdı, rica etsem arar mısınız dedim.
Sonra CHP İzmir Milletvekili olduğunu ve adının da Mustafa Balbay olduğunu öğrendiğim milletvekili Ruşen Çakır’ı aradı.
Mustafa Balbay sormaya başladı;
“Sende başka yabancı bir anahtar var mı Ruşen” dedi.
Ruşen Çakır gayet rahat bir şekilde “Evet” dedi.
Peki neden aldın? Ve geri getirmedin.
“Çıkarken aldım İsmail Saymaz'ın zannettim. Aşağı inince ona uzattım al diye sonra o da benim değil diyince devam ettim gittik.”
Peki kadın burda anahtarsız, parasız, montsuz, havada buz gibi biliyorsun. Nasıl olacak? Dedi Balbay.
Çakır “Banane. Maslaktayım, çok istiyorsa gelsin burdan alsın kanaldan.” dedi
“Olur mu öyle şey kameralardan aldığın görünüyor. Getirmelisin.”
Getirmem. Uğraşamam sakın numaramı da verme dedi.
Silivri’de anahtarsız ve parasız, kartsız, montsuz kalan ben, Maslak’a gideceğim,
anahtarımı kendisinden rica ederek alacağım, sonra tekrar Silivri’ye döneceğim. Arabamı alacağım.
oradan da tekrar evime gideceğim. Güler misin ağlar mısın?
Üstelik telefon numarası da vermiyor. Bir taksiciye verecekmiş, taksici beni bulacakmış.
Gel gör ki her gün ekranlarda, köşe yazılarında, hak-hukuk-adalet isteyen bu şahıslar;
bir kadının o soğukta, evde 2 küçük çocuğum var demesine rağmen,
bırakın bir kusura bakma demeyi, ayaklarına köle gibi çağırıp, rezilliklerini kapatmak yerine kendilerini padişah zannediyorlar.
4 saat boyunca anahtar bekliyorum. İsmail Saymaz komik bir şekilde bana kanal çalışanının numarasını veriyor. “Siz birilerinden arayıp ulaşın diyorlar.”
Anahtar nihayet geliyor. Saat 21.00’den sonra.
Şimdi soruyorum; “Hak, hukuk, adalet” diye bağıranlar,
bir kadını bu durumda bırakırken hiç mi utanmıyor?
👉Kaşınırsan, sonucuna katlanırsın‼️
Bugün ABD devlet aklı ve dilinin düşürüldüğü seviye işte bu. "Öküz saraya çıkınca kral olmaz, ama saray ahır olur." Çerkez atasözünün doğruluğunu bir kez daha net şekilde görmüş olduk.
"Aptal olma" söyleminin, küresel yeni bir versiyonu bu‼️🤠
“İstanbul’da üniversiteli kız öğrencileri gece kulüplerine yönlendiren çeteler, nasıl tuzak kuruyor” haberi yapılmış…
@TC_icisleri Bakanlığı ve @EmniyetGM@istanbul_EGM gibi kurumlara sormak lazım:
https://t.co/daE7aeWqju
Yıllardır gözünüzün önünde 14-15 yaşındaki çocuklar nasıl içkili bar ve klüplere girebiliyor?
Bu çocuklara rezervasyon yapabilmek için şişelerce içki şartı getirilmesine kimler göz yumdu/yumuyor?
Öyle bir ülke olduk ki, 19 yaşına gelen çocuklar “orası çok çoluk çocuk dolu” diyerek gittikleri klüpleri değiştiriyor.
Bakkala gönderilmeyen çocuklar saat 04:00-05:00’e kadar klüplerde.
Neden şimdiye kadar gereği yapılmadı?
Toplumda yaşadığımız çürümeye neden şaşırıyoruz?
@AliYerlikaya@yilmaztunc@gul_davut@TC_istanbul@AnkaraValiligi@RTErdogan@tcbestepe
@rblgokdemir Eski (ECB) Başkanı-İtalya Başbakanı da olan M. Draghi'nin hazırladığı önemli bir AB raporu vardı: "Avrupa'nın Rekabetçiliği Üzerine". Bu rapor, AB'nin küresel rekabet gücünü artırmak için 800 milyar €'luk (GSYİH'nın %5'i) yıllık ilave yatırım çağrısı yapmıştı. Şimdi de bu belge!
KİMSE AKLIMIZLA ALAY ETMESİN !
Bu coğrafyada yüzlerce yıldır zenginliğin ve servet yığmanın tek kaynağı vardır; siyaset yoluyla devleti ele geçirmek ve kamu kaynaklarına musallat olmaktır.
Kamu kaynaklarına musallat olan yolsuzlar arasındaki fark siyasi görüşleri değil, bazılarının daha beceriksiz olması veya konjoktür gereği hukukun örümcek ağına takılması, ötekilerin ise o ağı yırtıp geçmesinden ibarettir.
Bakın etrafınıza; serbest ekonomi ve rekabetçi piyasa kurallarıyla izah edemeyeceğiniz, her dönemin nevzuhur servet sahiplerini göreceksiniz.
Bu ülkenin düştüğü bu yolsuzluk sarmalı öylesine büyük bir beladır ki, topluma tek zararı kamu kaynaklarının yağmalanması değildir.
Daha da kötüsü yolsuzluk, alın ve akıl teriyle çalışan, yenilikçilik peşinde üretim ve ticaretle katma değer yaratmaya çalışan kesimler aleyhine rekabetçiliği bozarak, o kesimleri de yanaşma düzeninin kurallarına uymaya zorlamasıdır.
Unutmayalım ki, kamu veya özel kesim hiç fark etmeksizin, elimizde bulunan kaynakların iktisadi rasyonalite kuralları yerine, YANAŞMA DÜZENİNİN yolsuzluk kriterlerine göre kullanılması ve kaynakların toplum aleyhine heba edilmesi, verimsiz şekilde tüketilmesi demektir.
Özetle; YANAŞMA DÜZENİNİN en büyük zararı bütün kaynakların kötüye kullanılmasıdır.
Bundan daha büyük yolsuzluk olabilir mi?