Bu fotografı bilirsiniz. Ve hep sorulur; "kimdir, yaşıyor mudur? Yeğeni olarak biraz anlatabilirim. Fotograftaki takım elbiseli beyefendi merhum amcam Hasan Güven. @KesalErcan ve Enis Rıza ortak imzalı Zamanın İzinde eserinin de kapağidır bu fotoğraf. Yer Nevşehir.
Gazeteciliğin yapay zekâyla sınavı
Yapay zekâ haber ve bilgiye erişim alışkanlıklarını değiştiriyor. Uygulamayla “sohbet” ya da Google’da arama yerine yapay zekâ ile hazırlanan yanıtlar, birincil kaynakların yerini almaya başladı. Yaşanan sadece basit bir teknolojik dönüşümün ötesinde gazetecilik pratiklerini ve haberle kurduğumuz ilişkiyi yeniden tanımlayabilecek bir süreç
https://t.co/gt4KXUxcfq
Can Ertuna yazdı
Sevgili dostlar, adını ne burada ne yayınlarımda anmaya tenezzül ettiğim bir şey(!) "CHP'den para aldığımı ve bunun için yaşanan kayyım rezaletini eleştirdiğimi" yazmış. Gazeteci görünümlü çantacı- iş takipçileri de bunu alıntılamış. Elbette dava açıp hesabını çatır çatır soracağım.
Hayatım boyunca hiçbir siyasi partiden, partiliden, para almadım. Bu, bunu iddia eden paralı ahlaksızların asla anlayamayacağı ama benim için olmazsa olmaz bir kuraldır: Çünkü, siyasiden para alan, talimat da alır. Bana o talimatı verecek kişi daha doğmadı!
Çıtayı daha da yükseğe koyayım hatta; bırakın para almayı bir tane -herhangi bir siyasi görüş ya da partiden- siyasetçi "Ben O'na yemek ısmarladım" desin ve ispatlasın gazeteciliği bırakırım!
Haysiyetimi, adımı sokakta bulmadım kimseye de çiğnetmem!
Hukuk önünde hesap vereceksiniz!
ÖNEMLİ NOT: Okuyan sevgili dostlarım, bu pek yaptığım bir şey değil ama hepinizden bu açıklamayı RT yapmanızı rica ediyorum.
Medyada, özellikle bugünkü düzende dayanışma göstermek hiç de kolay değil.
Sendika gibi örgütlü bir baskı gücü olmadan -ki Türkiye’de gazetecilerin sendikalaşma oranı çok düşük- bu patronla müzakere değil, kendini feda etme eylemine dönüşür.
Artık sabır taşmıştır, kaybedecek bir şey kalmamıştır, bilemeyiz. Ancak özellikle ekranda gözükenler için seçenekler bu kutuplaşmada çok kısıtlı. “Muhalif ekran yüzü” olarak damgalanınca, gazeteciliğinizden bağımsız olarak, medyada kapıların çoğu baştan size kapalıdır (oysa muhalif olarak anılan kanallara iktidar cenahından geçiş garip bir şekilde daha kolay, tarafsız görünebilmek için eskinin pek de muhabbetle anılmayan isimlerine koltuk, konukluk, ekran, kısacası prestij bol keseden verebiliyor buralarda).
Düşen reytingler, ucuzlayan, sayısı azalan reklamlar, siyası baskılar nedeniyle sponsorluk, reklam engelleri nedeniyle istihdam oranlarının da sürekli azaldığı bir sektör medya.
Bunu bilen patronlar büyük bir rahatlıkla “daha iyisini buluyorsan git” der; kapıdaki yedek iş gücüne güvenir. Meslektaşlar arasında içten içe “haklısın aslında da işte biz de ekmek parası için katlanıyoruz” diyen sessiz çoğunluğun yanında ortada daha iyi bir seçenek yokken dayanışma sergilemek, çıkıp gitmek çok zor iştir. Aslında bu zorluğu göze alabilecek ekiplerle çalışmak bir kuruluşun şansıdır ama çoğu zaman patronlar bunu bilmezler.
Yazıp yazmamak arasında gidip geldim. Ama gazetecilere yönelik baskıların her geçen gün arttığı bu dönemde susmak, kendime de çocuğuma da mesleğime de haksızlık olurdu. Bu yüzden en iyi yapmayı bildiği şeyi yapmaya karar verdim.
Aylar önce bir sabah kapım çalındı. Gelen polisti. Tesadüf bu ya, o gün kızım yüksek ateşle kıvranıyordu. Memurlara rica ettim, önce çocuğumun ateşini düşürmek istedim. Sağ olsunlar beklediler. Ben onlarla konuşurken kızım kapıya dikildi. Yüzü ateşten kıpkırmızıydı. Polisleri görünce, küçücük dudaklarından şu sözler döküldü:
“Siz Çaki’siniz.”
O günden sonra kızım on beş gün boyunca altını ıslattı. Ne zaman o gün üzerimde olan kıyafetleri görse, “Polisler geldiğinde bunu giymiştin” dedi. Dayanamadım, o kıyafetleri yok ettim. Pedagog dostum, “Islatma zamanla geçer” demişti. Öyle de oldu, ya da ben öyle sandım.
Dün gece kızımı 21.30’da yatağa yatırdık ama bir türlü uyuyamadı. Gün içinde çalışma arkadaşlarımızla sık sık kurduğumuz bir cümle dudaklarımdan yine döküldü:
“Anneciğim, çalışmam lazım. Hata yaparsak polislik oluveririz.”
Benim için sıradan, gülüp geçilen bir sözdü bu. Ama o an odada ağır bir sessizlik çöktü. Dakikalarca sustu. Sonra bir hıçkırık sesiyle irkildim. Kızım hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
— Ne oldu anneciğim, dedim.
— Hani daha önce kapıya polis gelmişti ya, aklıma o geldi. Unutamıyorum…
O anda karşımda bir çocuk değil, bir yetişkin vardı sanki. “Unutamıyorum” dediğinde içim parçalandı. Dün gece, kendi çocuğumun taşıdığı travmayla yüzleştim.
Oysa ben, kızım ve bütün çocuklar daha güzel bir dünyada yaşasın diye mücadele ettiğime inanıyordum. Ama demek ki bazen, en çok sevdiklerimizi de incitebiliyoruz.
Bu fotoğrafı UNUTMA!
Bu ananın yüreğini sızlatan ceberrut iktidar düzenini ve hesapsızca destek verenleri, sessiz kalanları UNUTMA!#MuratCalıkSerbestBırakılsın
BİR TANE YOK MU?
Artık, şu soruları sormaktan yorulduk.
"Bir tane yürekli, onurlu, kendini Cumhuriyet'in savcısı olarak gören savcı kalmamış mı bu ülkede?"
"Savcı" sözcüğünün yerine "hâkim"i koyun.
Ya da, Adli Tıp'ta hasta tutuklu ve hükümlülerin durumlarına ilişkin raporlarda imzaları olan"doktor"u koyun.
Herhangi bir fahiş skandalda, örneğin sınav sorusu hırsızlıklarında, büyük kamu ihale yolsuzluklarında. Bırakınız belgelere bizzat imza atmayı, tanık olan bir tane bile onurlu bürokrat kalmadı mı bu devletin içinde? Neden çıkıp anlatmaz biri bile?
İşkence ve kötü muameleye katılmadığını çıkıp açık açık beyan edecek ve "çürük elmaları" alenen ihbar edecek ve hem kendi adını hem de devletin itibarını temize çıkaracak bir tane yürekli polis?
Hani şu İngilizlerin "Whistle-blower" dedikleri, "kötüleri faş edecek o ıslığı - düdüğü çalacak" insan kalmadı mı?
Yahu, nasıl bir ülke oldu burası?
🚨 Bunlar SAHTE videolar! Yapay zekâ uygulamasına çok basit komutlar girerek dakikalar içinde ürettirmek mümkün. Dikkatli bir göz, normal olmayan ögeleri kolaylıkla fark eder (bomba isabeti alan binanın çevresindeki yaya ve araç trafiğinin normal akışı, füze saldırısı sırasında elinde telefon çok sayıda kişinin gökyüzünü görüntülemesi vs.) Ancak her gün benzeri onlarca görüntüye maruz kalan uzman olmayan kişiler için tehlikeli "yemler". Artık günümüzde dezenformasyon herkesin dahil olabildiği kirli bir "oyun" halini aldı. Nitelikli doğrulama filtrelerine artık çok daha fazla ihtiyaç var.
Depremden sonra İstanbullular sokaklara döküldü ama bir afet durumunda toplanma alanı olabilecek yeterli sayıda yer artık yok. Bir belgesel için o dönem Şehir Plancıları Odası’nda olan Tayfun Kahraman ile konuşmuştuk. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman şu anda tutuklu…
Mememleketin ceberrutları, kötünün daha da kötüleri altına sıça sıça yaşarken, hayatımızın en güzel abileri soldan hızlıca geçip gidiyorlar ya, zoruma gidiyor arkadaş zoruma gidiyor. Canımın yarısı abim 10 yıl önce gitmişti bugünlerde. Sanki bugün bir daha gitti...#volkankonak